Ekmek, Özgürlük, Adalet ve Kardeşlik İçin Barış

Savaş, ne “insan doğası”nın kaçınılmaz sonucudur, ne toplumların yaşamak için birbirine karşı uygulamak durumunda kaldıkları zorunlu bir kötülüktür, ne de rastlantısal gelişmeler neticesinde ortaya çıkan doğal bir felakettir. Aksine toplumsal bir felaket olan savaşların temelinde, sınıflı toplumların iktidar ilişkileri yatmaktadır. Nitekim, sınıflı toplumlar tarihi boyunca egemen sınıfların, kendi iktidarlarını kurma ve geliştirmede başvurdukları temel araç ve yöntem her zaman şiddet olmuştur. Şiddetin en yıkıcı ve sistematik boyutu ise savaştır. Sınıf çelişkisinin en fazla derinleştiği ve iktidarın en fazla merkezileştiği kapitalist çağın, savaşların da en yaygın ve yıkıcı hale geldiği çağ olması şaşırtıcı değildir. Milyonlarca insanın hayatına mal olan, ülkeleri yerle bir eden 1. ve 2. dünya savaşlarının tek bir nedeni bulunmaktaydı; o da sömürgeci ve emperyalist güçler arasındaki çıkar çatışmasından başka bir şey değildi. Bu savaşlar, emekçiler için pek çok açıdan felaket anlamına geldi. Her şeyden önce bütün savaşlarda olduğu gibi yine en ön saflara emekçiler sürülmüştü. Egemen sınıflar, ülkelerindeki yoksul emekçileri kendi çıkarları için başlattıkları savaşa seferber edebilmek için milliyetçi propagandayı alabildiğine yükseltmiş; milliyetçilik ve militarizm, emekçileri birbirine düşman haline getirmişti. Tüm bunlar olurken de fabrikalar işlemeye devam etmiş, üretime devam eden emekçiler, militarize edilmiş koşullarda iliklerine kadar sömürülmüşlerdi. Savaş sonrasında egemenler dünyayı ve savaş ganimetlerini kendi aralarında paylaşırken, emekçilerin payına düşen de açlık, yoksulluk, barınaksızlık ve parçalanmışlık olmuştu. İnsanlığın bir daha böylesi felaketleri yaşamaması için, 2. Dünya Savaşının resmen başladığı gün olan 1 Eylül tarihi “Dünya Barış Günü” ilan edilmiştir. Aradan yaklaşık yarım asır geçmiş olmasına rağmen, bu tarih ne yazık ki halen çok önemli. Belki artık egemenler, bir anda milyonlarca insanın hayatına mal olan ve kendi ülke topraklarını da kapsayan topyekün savaşlara girişmiyorlar ama savaşlar başka şekillerde devam ediyor. Ortadoğu‘da, Afrika‘da, Kafkaslarda yaşanan bölgesel savaşlar, büyük emperyalist güçler arasındaki çatışma ve çekişmelerin yansıması olarak devam ediyor. Ruanda‘da yaşanan ve yüzbinlerce insanın topluca katledilmesine yol açan kabile çatışmalarının kaynağında “medeni Batı”nın müdahalesi bulunmaktaydı. Ortadoğu geçmişte olduğu gibi günümüzde de dünya egemenlerinin hegemonya çatışmalarına kurban edilmektedir. En son Kafkasya‘da yaşananların ardındaysa dünyanın iki büyük gücü arasındaki dolaylı çıkar çatışması bulunmaktaydı. Sonuçta yöntemleri değişse de savaşlar halen, egemenlerin iktidarlarını sürdürmek için başvurdukları en temel araç olmayı sürdürüyor. En kötüsü de geçmişte olduğu gibi bugün de egemenlerin milliyetçiliği ve şövenizmi yoksul emekçileri birbirine düşman etmek için kullanmayı sürdürmeleri ve militarizmin geçmişte hiç olmadığı kadar toplumsal yaşamı şekillendirmeye başlamış olmasıdır. Bugün tüm dünyada barışın yolu, emperyalist müdahaleye, emek sömürüsüne, milliyetçiliğe ve militarizme karşı olmaktan geçmektedir. Bu durum, ülkemiz açısından da can alıcı bir öneme sahiptir. Çünkü Kürt sorunu karşısında demokratik barışçıl çözüme yanaşmayan egemenler, ülkemizin her geçen gün daha da artan bir şekilde şövenizme, milliyetçiliğe, militarizme ve linç kültürüne teslim olmasına yol açmaktadır. Sorunların çözümünde şiddetten başka yol tanımayan egemenler, bu politikalarını sürdürmek için de milliyetçiliği ve militarizmi körükleyerek emekçileri birbirine düşman etmeye çalışıyorlar. Bu onların işine geliyor. Çünkü toplum, şiddet ve gerilim politikalarına mahkum edilirken, emek düşmanı, halk düşmanı pek çok politika kolayca hayata geçirilebilmektedir. Toplum “vatan millet Sakarya” söylemiyle yönlendirilirken, bankalar hortumlanmakta, özelleştirmeler gerçekleştirilmekte, emek düşmanı yasalar kolayca çıkarılmaktadır. Ergenekon gibi iktidar güçleri arasındaki güç çatışmasının ürünü olan ve son derece yetersiz, eksik ve kısmi kalan bir soruşturma bile, yaşanan savaştan kimlerin nasıl nemalandığını göstermeye yetmektedir. Emekçilerin, egemen güçler arasındaki iktidar çatışmasının ürünü olan Ergenekon‘dan barış adına bekleyecekleri çok fazla bir şey olamaz. Çünkü egemenlerin iç çatışmaları bazı kirli ilişkilerin ortaya çıkmasına hizmet etse bile gerçek bir barışı getiremez. Susurluk‘u es geçen, Şemdinli‘ye uzanamayan, Fırat‘ın öte yanına geçemeyen bir girişimden barış beklenemez. Barışın ön koşulu, emekçilerin, egemenlerin milliyetçi, şövenist propagandalarının çizdiği sınırların dışına çıkarak, kendi dillerini, örgütlerini ve mücadele araçlarını yaratmalarıdır. Bugün ülkemizde, emek ve halk karşıtı bütün düzenlemeler savaşın gölgesine yaslanarak gerçekleştirilmektedir. Yaratılan kutuplaşma ve savaş ortamı, özgürlüklerin kısıtlanmasına, güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımına, 12 Eylül Anayasası‘nın devamına gerekçe yapıldığına göre, emekçilerin de işe ekmek, özgürlük ve adalet mücadelelerini barış mücadelesiyle birleştirerek, halkların kardeşliği şiyarını yükselterek başlamalarından daha doğal bir şey olamaz. Emekçiler barış istiyor; demokratik barışçıl yollardan çözülebilecek Kürt sorununun güvenlik sorununa indirgenmesini ve şiddetten başka yol tanınmamasını kabul etmiyor. Halkları birbirine düşman etme potansiyeli taşıyan şiddet politikalarına derhal son verilmeli ve demokratik çözüm yalları denenmelidir. Barışın yolu, 12 Eylül Anayasasından kurtulmakta ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin de yapımında yer alacakları demokratik, özgürlükçü ve sosyal bir Anayasa‘nın oluşturulmasından geçmektedir. Barışın yolu faili meçhul cinayetlerin açığa çıkarılmasından, Susurluk‘un, Şemdinli‘nin uzanabilecekleri en üst noktaya kadar çözülmesinden, toplumsal uzlaşma ve af yasasının çıkarılmasından geçmektedir. Barışın yolu, düşünce ve ifade özgürlüğünün ve örgütlenme hakkının önündeki engellerin kaldırılmasından geçmektedir. Yaşasın Barış! Yaşasın Halkların Kardeşliği Yaşasın emek, eşitlik ve özgürlük mücadelemiz!

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu