Türkiye’de siyasi iktidar eliyle eğitimin ve toplumsal yaşamın “tek din, tek mezhep” anlayışı doğrultusunda dini kurallara göre biçimlendirilmesi uygulamaları eğitimin bütün kademelerinde ve toplumsal yaşamın her alanında etkilerini arttırmayı sürdürmektedir.
Siyasi iktidarın, eğitimde 4+4+4 dayatması ile daha da belirginleşen, eğitim sisteminde ve genel olarak toplumsal yaşamda kendi ‘inanç sistemi’ ve ‘dünya görüşü’ doğrultusunda bir nesil yetiştirme yönündeki uygulamaları, başta laik-bilimsel eğitim anlayışı olmak üzere, toplumun ve ülkenin geleceğine yönelik açık bir tehdit haline gelmiştir.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 4+4+4 düzenlemesiyle daha önce zorunlu yapılması hedeflenen okul öncesi eğitimin zorunlu olması projesinden vazgeçmiş, bunun üzerine devreye MEB ve dini vakıflarla çok sayıda ortak projeye imza atan Diyanet İşleri Başkanlığı girmiştir. Kur’an kurslarında yaş sınırının kaldırılmasının ardından Diyanet İşleri Başkanlığı, çocukların somut zeka gelişim sürecinin en önemli aşaması olan 4-6 yaş grubuna yönelmiş ve okul öncesi çağdaki çocuklara yönelik ‘dini eğitim’ için çalışma başlatmıştır. Bu doğrultuda ilk olarak 4- 6 yaş grubundaki çocuklara yönelik olarak hazırlanan “Kur’an Kursları Okul Öncesi Din Eğitimi Projesi” uygulamaya sokulmuştur. Proje, 2013-2014 eğitim öğretim yılında pilot olarak seçilen Ankara, İstanbul ve İzmir’de 10’ar, Adana, Kayseri, Diyarbakır, Gaziantep, Samsun, Erzincan ve Rize’de 5’er sınıfı geçmeyecek şekilde uygulanmıştır. Özellikle 4+4+4 sonrasında hızla çoğalıp, yaygınlaşan, Cumhurbaşkanından başbakanına, valisinden kaymakamına, belediye başkanından milli eğitim müdürlerine kadar herkesin açılışlarında yer alıp, teşvik ettiği 4-6 yaş Kur’an kursları sayısının önümüzdeki yıllarda MEB’e bağlı okul öncesi kurumlarının sayısını geçmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Türkiye’de okul öncesi eğitimin zorunlu olmaması nedeniyle özellikle köylerde velilerin büyük bölümü servis ücreti, yardımcı personel ücreti vb. nedenlerle çocuklarını okul öncesi kurumlara gönderememektedir. Veliler ücret ve olanaklar bakımından daha uygun olan ve bizzat devlet tarafından finanse edilen 4-6 yaş Kur’an kurslarını tercih etmek zorunda bırakılmaktadır. Devlete ait okul öncesi eğitim kurumlarında velilerden çeşitli adlar altında para talep edilirken, Diyanet’in açtığı kursların tamamen parasız olması dikkat çekicidir. Diyanete bağlı 4-6 yaş grubu Kur’an kursları fiilen sıbyan mektebi işlevi görerek, okul öncesi eğitime alternatif hale getirilmiştir.
Kur’an kurslarında yaş sınırının kaldırılmasının ardından, denetimlerin de yeterince yapılmaması nedeniyle bazen öğrenciler, denetimsizlik kurbanı olabilmektedir. Son olarak geçtiğimiz Aralık ayında Diyarbakır’da yatılı olmadığı halde fiilen yatılı kurs olarak faaliyet gösteren bir Kur’an kursunda meydana gelen yangında 6 öğrenci yanarak feci şekilde can vermiştir. MEB ve Diyanet işbirliği ile hayata geçirilen eğitimi dinselleştirme uygulamaları hiçbir kural tanımadığı gibi, Diyarbakır’da bazen öğrencilerin hayatlarına mal olan sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir.
Eğitimde 4+4+4 dayatması ile ‘dindar nesil’ yetiştirmeyi hedefleyen siyasi iktidarın, hedefini daha da büyüterek bilinçli ve programlı bir şekilde daha kolayca ‘şekil verebileceği’ 4-6 yaş gurubuna yönelmesi çocukların sağlıklı gelişimi açısından son derece tehlikelidir. Henüz oyun çağında olan, somut ve soyut düşünce yetileri gelişmemiş olan 4-6 yaş grubu okul öncesi eğitim çağındaki öğrencilere hangi neden ya da gerekçeyle olursa olsun “dini eğitim verilmesi”, Türkiye’nin de altında imzasının bulunduğu çocuk hakları sözleşmesinin “çocuğun üstün yararı” ilkesi ile temelden çelişmektedir. 4-6 yaş grubundaki çocukların zihinsel gelişim özellikleri dikkate alındığında son derece sakıncalıdır.
Eğitimin bütün kademelerinde eğitimin niteliğini yükseltmek ve çocukların özgür ve sağlıklı bireyler olarak yetiştirilmesi için en küçük bir adım atmayanların, din ve inanç alanı gibi son derece hassas bir konuda henüz gelişim çağının başında olan okul öncesi çağdaki çocuklara “tek din, tek mezhep” doğrultusunda eğitim vermesi, çocukların zihinsel gelişim süreçlerinde telafi edilmesi güç sorunlar oluşmasına neden olabilir. Bu durum, eğitim sistemini dini kurallara göre biçimlendirmeye çalışanların çocuk gelişiminin ve eğitim bilimlerinin en temel ilkeleri ayaklar altına alarak hiçbir sınır ya da kural tanımadıklarının kanıtı niteliğindedir.
Çocukların eğitiminden ve kişisel gelişiminden endişe duyan hiçbir öğrenci velisi, hiçbir eğitimci ileriki yaşlarda çocuklarda farklı kişilik sorunları ve davranış bozuklukları ortaya çıkarma ihtimali taşıyan bu tür uygulamalara onay vermemeli, çocuklarını 11-12 yaşlarına kadar bu tür kurslara göndermemelidir.
Türkiye’de yıllardır bizzat siyasi iktidar eliyle hayata geçirilen ve birbirinden ayrı olması gereken eğitim ve inanç alanları birbirine karıştırılmamalı, iktidar inanç alanını kendi ihtiyaçlarına göre düzenlemekten derhal vazgeçilmelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın okul öncesi dini eğitim projesi basit bir uygulama olmayıp, iktidarın hedeflediği “dindar nesil yetiştirme”nin eğitimin en temel alanı olan okul öncesinden başlatılmasıdır. 4+4+4 sonrasında bütün okulları fiilen imam hatibe çeviren ve zorunlu seçmeli din derslerinden beklediğini bulamayanlar, dini eğitimi okul öncesine hatta kreşlere kadar indirerek, hem çocuklarımıza hem de eğitim sistemine ileride telafisi mümkün olmayan zararlar vermektedir.
Türkiye’de uzunca bir süredir yapıldığı gibi eğitim sisteminin dini kurallara göre düzenlenmesi, dini eğitimin yaygınlaşmasının kaçınılmaz sonucu okullarda öğrencilerin inanan ya da inanmayan, dindar ya da dinsiz, ibadet eden ya da ibadet etmeyen gibi kategorilere ayrılmasına ve yeni gerilim alanları yaratılmasına neden olmuştur.
Devletin, inanç alanına girerek, şu ya da bu biçimde elindeki olanakları kullanıp, devleti belli bir dinin ya da inancın, Türkiye’de olduğu gibi belli bir mezhebin savunucusu ve destekçisi durumuna getirmek yönündeki girişim ve uygulamaların son örneği Diyanet’in “sıbyan mektebi” uygulaması olmuştur. Sendikamız, eğitim biliminin en temel ilkeleri ile çelişen bu projenin durdurulması noktasında dava açmak için gerekli hazırlıklara başlamıştır.
Devlet, bireylerin bir dine sahip olma ya da dini ihtiyaçlarını tatmin etmedeki tavır, davranış ve eylemlerinde mutlak anlamda özgür olduğunu kabul etmek, hiçbir dine ya da mezhebe diğerleri karşısında ayrıcalık tanımamak zorundadır. Bu nedenle “Dinlerin kuralları nelerdir, insanlar nasıl ibadet ederler, ibadetlerini nerede yaparlar” gibi tamamen kişisel olan inanç alanı ile ilgili olarak kural koyucu, düzenleyici ve yönlendirici olmamalıdır. Bir dine ya da inanca yapılacak en büyük kötülük, devletin denetimi altında devlet tarafından “tek din, tek mezhep” anlayışına dayalı olarak taraflı bir şekilde öğretilmesidir. Türkiye’de yıllardır yapılan tam da budur.
Değişik din, mezhep, inanç ve dünya görüşünden insanların gerçek anlamda “eşit yurttaş” olarak kabul edilebilmesi, devletin bütün inançlara eşit mesafede ve tarafsız olmasına, eğitimde farklı kimlik, inanç ve dünya görüşleri arasında ayırım yapılmamasına bağlıdır.
Eğitim sisteminde “tek din, tek mezhep” yaklaşımına dayanan bütün uygulamalara son verilmeli, halkın dini duyguları hiçbir kişi ya da kurum tarafından asla istismar edilmemelidir. Devlet bütün din ve inançlara eşit mesafede durmalı ve hiçbirisinin lehine ya da aleyhine düzenleme yapmamalıdır.










