Dünya genelinde tırmanan çocuk emeği sömürüsüne karşı toplumsal bilinci harekete geçirmeyi ve çocukları emek sömürüsüne mahkûm eden düzeni değiştirmeyi hedefleyen 12 Haziran “Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü”; Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmiş sembolik bir tarih olmanın ötesinde, çocukların çalınan emeklerini savunmak adına bizlere sorumluluklarımızı hatırlatan önemli bir dönüm noktasıdır.
Çocuk işçiliği ve hak ihlalleri gibi yapısal sorunların sadece 23 Nisan ve 12 Haziran gibi sembolik günlerde gündeme gelmesi, konunun kalıcı bir toplumsal hafızaya dönüşmesini engellemektedir. Yılın bütününe yayılmayan bu geçici farkındalık, her geçen yıl tırmanan çocuk işçiliği gerçeğinin; çocukların eğitim, sağlık ve gelişim hakları üzerinde yarattığı yıkıcı ve kalıcı tahribatı görünmez kılmaktadır.
Temelinde yoksulluk, gelir adaletsizliği, eğitime erişimde yaşanan eşitsizlikler ve emek sömürüsü yatan çocuk işçiliği, ülkede derinleşen ekonomik krizle birlikte her geçen gün daha yakıcı bir sorun haline gelmektedir. Çok daha vahim bir boyuta ulaşmıştır. Maddi imkânsızlıklar nedeniyle düşük ücretli ve güvencesiz iş kollarında çalışmaya mecbur bırakılan çocukların sayısı hızla artarken bu tehlikeli süreç, onların hem fiziksel hem de zihinsel gelişimlerinde geri dönüşü olmayan ağır tahribatlar yaratmaktadır.
Eğitim, barınma ve sağlık gibi en temel hakları güvence altına alan Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne rağmen çalıştırılan her çocuk, bu haklarından zorla mahrum bırakılmaktadır. Tam da bu yüzden çocuk işçiliği, özünde çok ağır bir insan hakları sorunudur. Karşımızdaki tablo sadece ekonomik bir emek sömürüsü değildir; bu süreç, çocukların dünyasını istismar başta olmak üzere yapısal hak ihlalleriyle kuşatan çok daha büyük bir yıkımın adıdır.
12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü’nde, dünya genelinde 160 milyonu aşkın çocuk, çocukluğunu yaşaması gereken yaşlarda sömürü çarklarının dişlileri arasında ezilmektedir. Türkiye’de ise tablo her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. TÜİK’in dar kapsamlı istatistikleri bile yüz binlerce çocuğun emeğinin sömürüldüğünü haykırırken İSİG Meclisi verileri, iş cinayetlerinde hayatını kaybeden çocukların sayısındaki artışın yapısal bir krize dönüştüğünü göstermektedir.
Türkiye’de çocuk işçiliği artık sadece merdiven altı atölyelerde değil, Millî Eğitim Bakanlığının MESEM uygulamalarıyla bizzat devlet eliyle kurumsal bir yapıya kavuşturulmaktadır. Çocukları “çırak” veya “stajyer” etiketleriyle güvencesizliğe mahkûm eden; ailelerin yoksulluğunu, gelir adaletsizliğini ve geçim kaygısını istismar eden bu düzen, hak odaklı sendikal mücadelenin en öncelikli mücadele başlıklarından biridir. Uzlaşmacı ve bürokratik sendikacılık anlayışının aksine, çocukların geleceğini savunmak; çocuk emeği sömürüsüne, güvencesizliğe ve çocukları okuldan koparan politikalara karşı kararlı bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
MESEM adı altındaki uygulamalar, eğitim ortamı olmaktan tamamen uzak, sermayenin ucuz ve güvencesiz iş gücü ihtiyacını karşılayan birer emek sömürüsü üssü hâline gelmiştir. Millî Eğitim Bakanlığının, çocukların aile rızasıyla gece 22.00’ye kadar çalıştırılabileceğine dair açıklamaları, kamusal eğitim anlayışının nasıl terk edildiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, çocukların üstün yararını, eğitim ve yaşam hakkını yok sayarak onları sistemin dişlileri arasında birer üretim nesnesine dönüştürme çabasının açık bir kanıtıdır.
Yasal olarak çocukların “tehlikeli ve çok tehlikeli” işlerde çalıştırılması kesinlikle yasak olmasına rağmen MESEM bünyesinde okuldan koparılan en az 21 çocuk, ağır ihmaller ve denetimsizlik sonucu iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir. Bu ölümler birer kaza değil, çocukları patronların insafına terk eden sistemin doğrudan sonucudur.
ÇOCUK İŞÇİLİĞİ İNSAN HAKKI İHLALİDİR VE DERHAL YASAKLANMALIDIR!
Bugün ülkemizde eğitim; çocukları geleceğe hazırlayan kamusal bir hak olmaktan çıkarılmakta; çıraklık ve stajyerlik uygulamaları adı altında çocukların eğitimden koparılarak işçileştirildiği bir sömürü düzenine dönüştürülmektedir. “Çırak” ve “stajyer” kimliği arkasına gizlenen bu yapı, sayıları 2 milyona yaklaşan stajyer, kursiyer ve çırağın emeğini görünmezleştirerek çocuk emeği sömürüsünü meşrulaştırmaktadır.
Çocuk işçiliğinin çığ gibi büyümesinin temelinde, son yıllarda ülkede derinleşen ekonomik kriz, gelir adaletsizliği, tırmanan hayat pahalılığı ve alım gücünde yaşanan düşüş yer almaktadır. Yoksul nüfusun hızla artması, özellikle çok çocuklu ailelerde çocukların eğitimden uzaklaşarak çalışma hayatına katılmak zorunda kalmasına neden olmaktadır. Ekonomik krizin derinleştirdiği yoksulluk, sermayenin ucuz emek ihtiyacını karşılamak için bizzat iktidar eliyle bir fırsata dönüştürülmektedir.
Kendi seçimleri olmaksızın, zorla veya zorunlu olarak çalışan çocuklar;
- En temel hakları olan çocukluklarını yaşama hakkından,
- Sağlıklı beslenme ve güvenli barınma imkânlarından,
- Eğitim hakkından,
- Kendilerini özgürce var edebilecekleri bir geleceğe hazırlanma şansından tamamen mahrum bırakılmaktadır.
Eğitim Sen olarak bir kez daha haykırıyoruz: Çocukların yeri fabrikalar, karanlık atölyeler ve şantiyeler değil; okullar, parklar ve kütüphanelerdir. Çocuk emeğini sömüren MESEM çarkı derhal durdurulmalı, çocukları birer “üretim nesnesi” olarak gören politikalara son verilmeli ve her çocuğun anayasal eğitim hakkı devlet güvencesine alınmalıdır.
Çocukların emeklerinin sömürülmediği, düşlerinin kararmadığı bir gelecek için mücadelemizi kararlılıkla büyütüyoruz. Çocuklarımızı sermayenin kâr hırsına, bürokratik ihmallere ve bu sömürü düzenine teslim etmemek için mücadelemizi sürdüreceğiz.
ÇOCUKLAR İŞÇİ DEĞİL, ÖĞRENCİDİR!










