Eğitim Sen Başkanlar Kurulunu, Merkez Yönetim Kurulu adına selamlıyorum.
Son Başkanlar Kurulumuzdan bu yana hızla değişen ve bir o kadar da yoğun olan gündemler yaşadık. 27 Nisan muhtırası ve Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi ardından gelen 22 Temmuz seçimleri ve sonrasında ortaya çıkan tablo, uzun süredir ülke gündemini meşgul ediyor. Merkez Yönetim Kurulu olarak, sürece ilişkin genel değerlendirmemizi dönemsel çalışma raporumuzda yaptık. Burada birkaç noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Seçimler öncesinde yaşananlar hepimiz tarafından biliniyor. AKP`nin “başarısının” ardında yatan temel nokta nedir? diye sorduğumuzda, çok sayıda neden sıralamak mümkündür. Ancak ne kadar neden sıralarsak sıralayalım, ortaya çıkan tablonun temelinde AKP`nin halk tarafından alternatifsiz olarak algılanması olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Alternatif olarak ortaya çıkanlar, ülkenin temel sorunlarına çözüm üretmeye yönelik adım atacakları yerde, uzun süredir benimsedikleri milliyetçi-şoven söylemler üzerinden, gerginlik ve çatışma siyasetini sürdürmüşlerdir. Bu durum, iktidarın uygulamalarından rahatsız olan ve giderek ondan uzaklaşan yoksul halk kesimlerini yeniden AKP`ye yaklaştırmıştır. Bunlara AKP`nin seçim öncesinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında sözde “mağdur” görüntüsünün yarattığı avantajları iyi kullanması eklendiğinde, taşlar yerine oturmaktadır.
İktidar partisinin, beklentilerin üzerinde oy alması sonrasında emek örgütlerinin içinde bulunduğu suskunluğu, seçim sonrasında yaratılan ve tamamen AKP`den yana estirilen siyasal atmosferin etkisine bağlamak yanlış olmayacaktır. Seçim biteli iki ay olmasına rağmen, emek örgütlerinden, sendikalardan seçim sonuçlarına yönelik kapsamlı bir değerlendirme yapılmadığı gibi, önümüzdeki dönem nasıl bir strateji izleneceğine yönelik birkaç istisna dışında herhangi bir açıklama olmaması düşündürücüdür. İktidarda olmasına rağmen AKP`nin oylarını arttırarak parlamentoda çoğunluğu alması, parlamento içinde ve dışında bulunan partiler karşısında ciddi bir psikolojik üstünlük elde etmesini sağlamıştır. Bu üstünlüğünü daha da arttırarak, politikalarına itiraz eden bütün kurum, meslek örgütü ve sendikaları, “tek başına iktidar” olmanın verdiği güvenle “hizaya getirmek” için çalışacağı öngörülebilir.
AKP`nin “sivil anayasa” söylemiyle gündeme getirdiği ve hazırlattığı taslak, içinde yer aldığımız süreçte sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılmıştır. İçerik olarak bakıldığında ve içinde bulunduğumuz ekonomik ve siyasal koşullarla birlikte değerlendirildiğinde, kapitalizmin dönemsel koşullarına ve sermeye çevrelerinin istek ve beklentilerine cevap verecek bir anayasa ile karşı karşıya olduğumuz oradadır. Bunun en açık kanıtı, yeni Anayasa`yı hazırlatan siyasi kadronun iktidarda bulunduğu beş yılda ortaya koyduğu pratiktir. Geçmiş AKP iktidarı boyunca, Türkiye`de toplumsal sınıflar arasındaki uçurum, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar sermaye lehine artmış, yerli ve yabancı tekeller, AKP iktidarı döneminde, hiç olmadığı kadar korunmuş, kollanmıştır.
Türkiye`nin demokratikleşme, ifade özgürlüğü, sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması, din ve vicdan özgürlüğünü esas alan gerçek bir laiklik anlayışı, örgütlenme özgürlüğü, farklı dil, kimlik ve kültürleri yok saymayan, Kürt sorununun demokratik çözümü önündeki engelleri kaldıran, “Yurtta barış dünyada barış” ilkesini savunan eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle emek ve demokrasi güçleri, yeni anayasa tartışmalarında taraf olmak zorundadır. Demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırıldığı, Türkiye`nin barış ve kardeşlik temelinde, gerçek anlamda bağımsız ve demokratik bir ülke haline gelmesine dayanak olacak bir anayasa için mücadele kaçınılmazdır. Sadece bu noktada kalınmamalı, 12 Eylül döneminde çıkarılan tüm yasakçı-baskıcı yasaların değiştirilmesi talebi somut olarak ifade edilmelidir.
Anayasa tartışmalarında ve diğer yasakların kaldırılması konusunda ne sürecin dışında kalınmalı, ne de geniş halk kesimlerini çeşitli söylemlerle yedeklemeye çalışan statükocu güçlerin yedeğine düşülmelidir. Bu konuda başta KESK olmak üzere emek örgütlerine düşen sorumluluk büyüktür. Yaşanacak tartışmalara daha baştan müdahale etmek, egemenlerin kendi anayasalarını onaylatma manevralarını bozmak, başta sendikalarımız olmak üzere, tüm emek ve demokrasi güçlerinin Türkiye`nin nasıl bir anayasaya ihtiyacı olduğunu belirlemek için vakit geçirmeden bir ortaklaşma içine girmesi gerekmektedir.
Türkiye`de eğitim ve bilim emekçileri, öğrenciler ve öğrenci velileri, her eğitim yılında eğitim sistemin artan sorunları ile karşı karşıya kalıyor. Üstelik ülkemizde işsizlik ve yoksulluğun sürekli artması, devletin kamu hizmetlerini büyük ölçüde gözden çıkarmış olması, geniş halk kesimlerini olduğu kadar eğitim sistemini bileşenlerini de doğrudan etkiliyor. Kamu kaynakları faiz ve rantiye yerine, eğitime ve sağlığa aktarılmadığı sürece sorunların üstesinden gelmek de mümkün değildir. Ülkede yaşanan her krizin faturası ise yoksul halkımıza, eğitim hakkından mahrum kalan çocuk ve gençlerimize çıkıyor. Eğitimde yaşanan sıkıntılar elbette Türkiye`de yaşanan diğer sorunlardan bağımsız değildir. Ancak eğitim sisteminin yaşadığı sıkıntıların dün ortaya çıkmadığını, yıllardır sürdürülen bilinçli politikaların bir birikimi olarak bugünlere gelindiğini de biliyoruz.
Üniversitelerin, eğitimin, eğitim ve bilim emekçilerinin bir türlü çözüme kavuşturulmayan sorunları, kamusal eğitimin zayıflatılması, eğitimin her aşamasının ticarileştirilerek paralı hale getirilmesine yönelik girişimler, özellikle son yıllarda hızlanmıştır. Geçtiğimiz yıllarda, kalabalık sınıf mevcutlarını azaltmak, derslik, okul, öğretmen, memur ve hizmetli açığını kapatmak, okulların araç-gereç ve fiziki donanım ihtiyacını gidermek, eğitim emekçilerinin ekonomik, demokratik, sosyal ve özlük haklarında iyileştirme yapmak, ders kitaplarının içeriğini bilimsel hale getirmek ve üniversite kapılarındaki yığılmayı önlemek için gerekli adımların atılmadığı bir dönem olmuştur. Kısacası her yıl yaşanan sorunlar geçtiğimiz yıllar içinde birikerek bugünlere gelinmiştir.
Benzer bir durumu eğitim ve bilim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşulları açısından söylemek de mümkündür. Bu yıl yapılan toplu görüşmeler ibret vericidir. Hedeflenen enflasyon oranında (%2 + %2) zam ve denge tazminatındaki komik artışlar, baştan sona bir “oyalama mekanizması” olarak işleyen toplu görüşmelerin gerçek işlevini bir kez daha göstermiştir. Görüşmelere katılan konfederasyonların tutumu, yıllardır dillendirdiğimiz devlet güdümlü sendikacılığın ne anlama geldiğinin geniş kesimlerce görülmesi açısından önemlidir.
Yıllardır her türlü idari ve siyasi baskıya rağmen sürdürmeye çalıştığımız mücadelemizi, önümüzdeki dönemde daha da güçlendirmek durumundayız. Bunun için atılması gereken ilk adımın, kamu emekçileri hareketini canlandırmayı hedefleyecek kararlar alınması ve sendikal politikalarda daha güçlü ve etkin adımlar atmanın olanaklarını yaratmak olduğu ortadadır. Örgütsel süreçte yaşadığımız tüm eksikliklere karşın, içinden geçmekte olduğumuz zorlu dönemin, Eğitim Sen`e ve KESK`e örgütlülüğümüzü güçlendirmek ve emek hareketine önderlik etmek için yeni olanaklar sunduğu ve bu olanakları doğru değerlendirmek gerektiği açıktır.
Yıllardır devam eden, AKP iktidarı ile birlikte artan saldırılara ancak, eğitim emekçileri sendikal hareketinin işyerlerinden başlayarak yeniden örgütleyerek, diğer sendikalar ve emek örgütleriyle dayanışmayı güçlendirip birleşik bir mücadele cephesi yaratarak yanıt verebiliriz. Bu çerçevede işyeri çalışmalarımızı canlandırmak, işyerlerine yeniden hakim olabilmek, yerel örgütlülüklerimizin yeniden güçlendirilmesi gibi somut hedefler belirlemek öncelikli amacımız olmalıdır.
Eğitim Sen`in önünde, tüm eğitim ve bilim emekçilerini somut talepler etrafında birleştirip, sendikamız çatısı altında örgütlemek gibi ciddi bir görev vardır. Başkanlar Kurulumuzun, önümüzdeki zorlu sürecin ihtiyaçlarına denk düşen mücadele kararları alacağına inanıyor, hepinizi Merkez Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum.









