BASIN AÇIKLAMASI
2 KASIM 2000 8 Mart 2000 tarihinde başlayan ve 17 Ekim 2000 tarihinde BM Genel Merkezinde son bulan “Dünya Kadın Yürüyüşü” çerçevesinde 8 Ekim 2000 tarihinde Ankara‘da gerçekleştirilen mitinge Türkiye‘nin dört bir yanından binlerce kadın katıldı. Türkiyeli kadınlar “Yoksulluğa, Şiddete, Savaşa, Tacize, Tecavüze ve Irkçılığa Karşı Dünyayı Değiştirmek için Yürüyoruz” sloganıyla yürürken, 159 ülkede kadınlar yoksulluğa, şiddete ve savaşlara son vermek için kitlesel eylemler düzenledi ve desek kartları topladılar. Kadınların adil, barışçıl bir dünya kurma ve yeryüzü servetinin Kuzeyle Güney, Doğuyla Batı, erkekle kadın, zenginle yoksul, kırla kent arasında eşit paylaşılması talebiyle başlattıkları girişim ve barışçıl eylemler dünyanın hiçbir ülkesinde engellemeyle karşılaşmazken, Türkiyeli kadınların kart postalarken ve Ankara‘ya yürürken Düzce‘de maruz kaldıkları şiddet ülkemiz adına utanç vericidir. Dünya Kadın Yürüyüşü Uluslar arası Koordinasyonu tarafından Cumhurbaşkanına ve İç İşleri Bakanına yazı gönderilerek kadınların barışçıl eylemlerine müdahale edilmemesi istenmişti. Son olarak, Eğitim, Bilim ve Kültür Emekçilerinin örgütlü gücü Eğitim Sen Diyarbakır Şubesi üyesi ve Ankara‘daki Kadın Mitingine katılan 12 kadın hakkında Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından izinsiz il dışına çıktıkları bahanesiyle soruşturma başlatılmıştır. Devlet memurlarının izin alarak il dışına çıkmaları çağın gerisinde kalmış bir uygulamadır ve çoğunlukla uygulanmamaktadır. Bunun gerekçe gösterilerek Kadın Mitingine katılan Diyarbakır Eğitim Sen üyesi; Ayşe Çiçek, Rojda Yel, Figen Aras, Müzeyyen Akıncı, Emine Gül, Şivezat Işık, Cahide İnal, Tenzile Karakuş, İlknur Gümüş, Meryem Demir, Devrim Beyaztaş, Zemzem Fedai hakkında açılan soruşturma kadınların demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesine karşı yöneltilmiş bir tehdittir. Eğitim emekçileri olarak kadınların eşitlik, barış ve özgürlük mücadelesini destekliyor ve bu haksız idari soruşturmanın derhal durdurulmasını istiyoruz.
KADINLAR 17 EKİMDE BM ÖNÜNDEYDİ
Yoksulluğa ve Şiddete karşı Dünya Kadın Yürüyüşünün final eylemi, Uluslar arası Yoksullukla Mücadele Günü olan 17 Ekim 2000 tarihinde York‘ta gerçekleşti. Dünya çapında toplanan milyonlarca destek kartı bisikletlerle BM Genel Merkezine taşındı. Yürüyüşe katılan 159 ülke birer bisikletle temsil edildi. BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile görüşen 200 kadın delege, 20 sayfadan ibaret uluslar arası taleplerini BM ileterek, beş kıtadan kadınların bu taleplerin takipçisi olduğunu dünya kamuoyuna deklere etti. Talepler listesinin “yapısal uyum değil, yapısal değişim istiyoruz” başlığı altında şu tespitler yer almaktadır: “Sayın Annan, Dünya Yürüyüşü bir kadın gösterisi değildir. Yeryüzündeki milyonlarca kadının politik eylemi ve yurttaşlık eylemidir. Yoksulluk ve kadına yönelik şiddetin çok sayıda sonuçlarından ziyade, yapısal nedenleri dile getirmek istiyoruz. Yürüyüş açıkça neo-liberal kapitalizmi ve erkek egemenliğini birbirini güçlendiren ve besleyen sistemler olarak tanımlar. Bu hakim sistemler kadınların çoğunluğunu kültürel olarak aşağılık, toplumsal olarak değersiz, ekonomik bakımdan marjinal, varlığımızın ve çalışmamızın gözle görülmediği ve bedenlerimizin metalaştırıldığı bir konumda tutmak için işbirliği yapıyor. Egemen ekonomik sistemi ismiyle anmaktan korkmamalıyız: neo-liberal kapitalizm. Bu gayri insani yüz taşıyan, mutlak rekabet tarafından idare edilen ve özelleştirmeye, liberalleşmeye, kuralsızlaştırmaya dayanan bir sistemdir. Yalnızca pazarın üstünlüğü ilkesine boyun eğen, temel insan haklarının ekonomik özgürlüğe feda edildiği, nüfusun büyük bir kesiminin dışlandığı, dünya barışını ve gezegenin geleceğini tehdit eden bir sistemdir” Yürüyüşün başlıca uluslar arası talepleri ise şunlardır;
· Üçüncü Dünya Ülkelerinin borçlarının iptali,
· Yapısal uyum politikalarına son verilmesi,
MAI ve çok taraflı yatırım anlaşmalarının reddedilmesi,
· Tobin vergisinin uygulanması,
· Endüstrileşmiş ülkelerin GSMH‘nın %0,7‘sinin kalkınma yardımı olarak kullanılması,
· Uluslararası bağış yapan ve alan ülkeler arasında 20/20 formülünün uygulanması[1]
· Devletlerin kadınları ve kız çocuklarını kontrol altında tutan politik, dini, ekonomik ve kültürel otoritenin her türünü mahkum etmesi ve kadınların temel haklarını ihlal eden rejimlerin teşhir edilmesi,
· Kadınlara yönelik şiddetin her biçiminin temel insan hakları ihlali olduğunu ve hiçbir gelenek, din, kültürel pratik veya politik güç tarafından mazur gösterilemeyeceğini Devletlerin kabul etmesi,
· Birleşmiş Milletlerin, kadın ve çocuk hakları ile ilgili anlaşma ve sözleşmeleri (özellikle Uluslar arası Sivil ve politik Haklar Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Her Tür Irk Ayırımcılığının Önlenmesi Sözleşmesi, Göçmen İşçilerin ve Ailelerinin Korunması için Uluslar arası Sözleşme) çekincesiz kabul etmeleri ve uygulanmaları için devletleri zorlamak üzere özel olarak baskı yapması,
· Devletlerin, tecavüz ve cinsel tacizin savaş suçu ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar olarak ve Uluslar arası Suç Mahkemelerinin yasal olarak tanıması,
· Bütün Devletlerin konvensiyonel, nükleer ve biyolojik silahlara karşı silahsızlanma politikalarını benimsemesi…
Dünya Kadın Yürüyüşü çerçevesinde kamu emekçisi kadınların sorun ve taleplerine yönelik KESK Merkez Yönetim Kurulu Üyesi kadınların, 07.05.2005 tarihli basın açıklaması metni:
Değerli basın mensupları; Toplumsal adaletsizliğin her geçen gün arttığı ülkemizde, kadın-erkek eşitsizliğini daha da derinleşiyor. Kadının yasal haklarının korunmasını ve ayrımcılığın önlenmesini içeren kısmı yasal düzenlemeler de pratikte yaşam bulmuyor. Ülkemizde kadınların büyük bölümü ekonomik, sosyal, psikolojik şiddete uğramaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre kadınların %57‘si şiddete uğramaktadır ve bu oran Türkiye‘yi dünyada en fazla kadının şiddete uğradığı ülkelerden birisi yapmaktadır. 2000-2004 döneminde namus cinayetlerinde ölen kadın sayısı 54‘e ulaşmıştır. Yeni Türk Ceza Kanunu‘nda doğrudan yaşama hakkıyla ilişkili olan “namus cinayetleri”ni engelleyecek düzeyde caydırıcı bir hüküm yer almamıştır. Türkiye‘de 15 yaşından büyük kadın nüfusun işgücüne katılma oranı erkeklerin yaklaşık yarısı kadardır. Bu fark, ayrımcılığın ne denli ciddi olduğunu göstermektedir. Kadının işgücüne katılım oranı 1980‘lerde %40 iken, şimdi dramatik biçimde % 23‘e düşmüştür. Ayrıca ev-içi emek işgücü dışında tanımlanmakta, 12 milyonu aşkın ev kadını işgücünün tamamen dışında görülmektedir. İşe almada ayrımcılık devam ediyor. Çalışma hayatında ücret eşitsizliği derinleşmekte, eşit değerdeki işe eşit ücret ilkesi uygulanmamakta, bu farklılık % 40‘lara kadar ulaşmaktadır. Aynı biçimde, erkekler tüm mülklerin % 92‘sine ve gayri safi milli hasılanın yaklaşık %84‘üne sahiptir. Kadın emeğinin GSMH‘deki değeri %40 civarında olmasına rağmen, kadınların ev içi emeği görülmemektedir. Erkek mesleği sayılan, inşaat, maden, petrol gibi mühendislik alanlarında, inşaat teknikerliğinde diplomalı kadınlar ya işe alınmayarak ya da masa başında çalışmaya zorlanarak ayrımcılığa uğramaktadır. Eğitimde Eşitsizlik devam ediyor. İlköğretim çağında okula gidemeyen kız çocuğu sayısı 2003-2004 öğretim yılında 640 bine çıkmıştır. 15 yaş ve üstü kadınların % 22,8 i hala okuma yazma bilmiyor. Oysa Türkiye Pekin Konferansı‘nda 2000 yılına kadar kadın okuryazarlığını %100‘e çıkarmayı taahhüt eden ülkeler arasında yer almıştı. Türkiye‘de geleneksel siyaset tarzı kadının siyasete katılımını engellemekte, kadın siyasetin öznesi olamamaktadır. Parlamentoda 2002 Genel Seçimi sonucu kadın temsil oranı % 4,36‘dan ileri geçememiştir. Bu kadın temsil oranıyla, Türkiye 119 ülke arasında 103. sıradadır. Yerel meclislerde ise durum daha vahimdir. Siyasi Partiler ve Seçim Yasaları kadın erkek eşitliğini sağlamaya yönelik herhangi bir geçici özel önlem içermemektedir. Bizler yüzyıllar boyu ezildik, yok sayıldık, emeğimiz görünmez oldu, sömürüldük, şiddete uğradık. Savaşların ve çatışmaların mağduru olduk. Tecavüze uğradık, göç ettirildik. Siyasette ve karar organlarında temsilimiz için gereken önlemler alınmadı. İstihdam politikaları kadınlardan yana yapılandırılmadı, sosyal ve ekonomik yaşamdan dışlandık. Neo liberal politikalar ve uygulamalar ile Eğitim, Sağlık, Sosyal Güvenlik gibi temel haklarımıza ulaşamaz olduk. Artık daha çok kadın düşük ücretli, güvencesiz işlerde sendikasız olarak çalışıyor. Artık daha çok kadın fuhuşa sürükleniyor, bedeni metalaşıyor. Tüm yaşadığımız bu sorunların çözümü için biz kamu emekçisi kadınlar hükümetten;
Çalışma yaşamına ilişkin yürürlükte olan yasalarda kadına yönelik negatif ayrımcılık taşıyan hükümlerin kaldırılmasını,
Performans Sistemi gibi bireysel rekabeti esas alan ve kadınlara yönelik ayrımcılığı derinleştiren uygulamalardan vazgeçilmesini,
· Cinsiyetçi iş bölümüne hizmet eden yasal düzenlemelerin kaldırılmasını; cinsiyetçi iş bölümünün pekişmesine hizmet eden erkek egemen anlayışa karşı bilinç yükseltici eğitim çalışmalarının yapılmasını, kadına yönelik pozitif destek politikalarının oluşturulmasını,
· Kadınların bilgi, mesleki yeterliliklerini geliştirmelerini sağlayacak hizmet içi ve mesleki eğitimden daha fazla oranda yararlanmaları ve dolayısıyla terfi olanaklarının sağlanmasını; kadın haklarının, meslek içi eğitimlerin bir konusu haline getirilmesini,
· İşe alımlarda, yükselme ve terfilerde kadınlara %30 oranında pozitif destek sağlanmasını, · ILO‘nun; Analığın Korunmasına ilişkin 183, çalışan kadına izin olanağı için 140, iş ve aile sorumluluğunun paylaşılmasına ilişkin 156, sosyal güvenlik haklarının korunmasına yönelik 157, istihdamın teşviki ve işsizliğe karşı korunmaya ilişkin 168 sayılı sözleşmelerinin onaylanmasını ve iç hukuka yansıtılmasını,
· Sağlık görevlileri, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, çocuk gelişim uzmanları, polisler gibi meslek gruplarına hizmet içi eğitim ve seminerleriyle şiddete karşı duyarlılığın sağlanmasını; şiddet kurbanı kadınlara yönelik ücretsiz tıbbi yardım, yasal destek ve danışmanlık sağlayabilecek özel birimler ve prosedürlerin oluşturulmasını talep ediyoruz.
Çeşitli kadın kurumlarından, sendikalardan ve demokratik kitle örgütlerinden kadınlar olarak dünya kadınlarıyla seslerimizi birleştirerek yola çıktık. Eşitlik, adalet, barış, özgürlük ve dayanışma talepleriyle sesimizi, sözümüzü ve mücadelemizi büyütüyoruz. Buradan tüm dünyaya ve ülke hükümetlerine sesleniyoruz. Bizler artık yoksulluğu ve şiddeti yaşamak istemiyoruz. Bereketli topraklar, tertemiz gökyüzü, karşılığı verilmiş emek, silahların sustuğu, insanların konuştuğu, dayanışma ve barışın hakim olduğu eşit ve adil bir dünya ve Türkiye‘nin umudunu büyütüyoruz. Bizler eşitlik, özgürlük, adalet, dayanışma ve barış için 10 Mayısta İstanbul da dünya kadınlarıyla sesimizi birleştireceğiz. Tüm KESK‘li ve diğer kesimlerdeki tüm kadınları Dolmabahçe deki şenliğimize bekliyoruz.
2005 YILI DÜNYA KADIN YÜRÜYÜŞÜNÜN TÜRKİYE AYAĞININ BAŞLATILMASI
8 MART 2006
Değerli basın mensupları;
Dünyadaki ekonomik ve siyasal gelişmelerin doğrudan etkisi altında olan ülkemiz, 1980‘li yıllardan itibaren ciddi bir dönüşüm yaşıyor. Sermayenin küreselleşmesi sürecinin getirdiği yapısal dönüşümler, üretim süreçlerinde ciddi değişimler yaratırken; emekçilerin kazanılmış haklarını budamaya ve emek örgütlerini olumsuz etkilemeye devam ediyor. Kitlelere sunulan alternatifsizlik ve çaresizlik modeli, yoğun bir ideolojik ve politik kampanyayla birlikte sürdürülüyor. Sosyal devleti aşındıran neo-liberal politikalar çeşitli şekillerde kadınlara yönelik şiddeti arttırdığı gibi, yeniden başlayan çatışmalı ortamın yol açtığı toplumsal/psikolojik yaraları sarmayı da engellemektedir. Ülkemizin tarihinde hiç görülmemiş düzeyde yükselen ırkçı dalga, sokaklarda gerçekleştirilen linç girişimleri ile halkları karşı karşıya getirmekte, ülkeyi bir kaosun eşiğine götürmenin emarelerini daha şimdiden vermektedir. Toplumsal adaletsizliğin her geçen gün arttığı ülkemizde, kadın-erkek eşitsizliğini daha da derinleşiyor. Kadının yasal haklarının korunmasını ve ayrımcılığın önlenmesini içeren kısmı yasal düzenlemeler de pratikte yaşam bulmuyor. Ülkemizde kadınların büyük bölümü ekonomik, sosyal, siyasal ve psikolojik şiddete uğramaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre kadınların %57‘si şiddete uğramakta ve bu oran Türkiye‘yi dünyada en fazla kadının şiddete uğradığı ülkelerden birisi yapmaktadır. 2000-2004 döneminde namus cinayetlerinde ölen kadın sayısı 54‘e ulaşmıştır. Yeni Türk Ceza Kanunu‘nda doğrudan yaşama hakkıyla ilişkili olan “namus cinayetleri”ni engelleyecek düzeyde caydırıcı bir hüküm yer almamıştır. Öte yandan küresel kapitalizmin dayattığı özelleştirmeler sonucu üretimin parçalanması, tarım politikaları ve çatışmaların yol açtığı göçler çok sayıda kadını kayıt dışı sektörde çalışmak zorunda bırakmıştır. Özellikle kamu sektörünün daraltılması ve tasfiyesine yönelik politikaları doğrudan kadın istihdamını etkilemiştir. Kadınların önemli bir bölümü güvencesiz ve kayıt dışı çalışıyor. Hem piyasa mekanizmaları içerisinde harcadığı emeği, hem de ev içi emeği ile iki ayrı kategoride birden sömürülen kadın, bu süreçte en uygun işgücünü oluşturuyor. Türkiye‘de 15 yaşından büyük kadın nüfusun işgücüne katılma oranı erkeklerin yaklaşık yarısı kadardır. Bu fark aslında, ayrımcılığın ne denli ciddi boyutlarda olduğunu gösteriyor. Kadının işgücüne katılım oranı 1980‘lerde %40 iken, şimdi dramatik biçimde % 23‘e düşmüştür. Ayrıca ev-içi emek işgücü dışında tanımlanmakta, 12 milyonu aşkın ev kadını işgücünün tamamen dışında görülmektedir. İşe almada ayrımcılık devam ediyor. Çalışma hayatında ücret eşitsizliği derinleşiyor, eşit değerdeki işe eşit ücret ilkesi uygulanmıyor. Ücret eşitsizliğinde yaşanan bu farklılık % 40‘lara kadar ulaşmaktadır. Erkekler tüm mülklerin % 92‘sine ve GSMH‘nın (Gayri Safi Milli Hasıla) yaklaşık %84‘üne sahiptir. Kadın emeğinin GSMH‘deki değeri %40 civarında olmasına rağmen, kadınların ev içi emeği görülmüyor. Erkek mesleği sayılan, inşaat, maden, petrol gibi mühendislik alanlarında, inşaat teknikerliğinde diplomalı kadınlar ya işe alınmayarak ya da masa başında çalışmaya zorlanarak ayrımcılığa uğruyorlar. Eğitimde Eşitsizlik devam ediyor. İlköğretim çağında okula gidemeyen kız çocuğu sayısı 2003-2004 öğretim yılında 640 bine çıkmıştır. 15 yaş ve üstü kadınların yüzde 22,8‘i hala okuma yazma bilmiyor. Oysa Türkiye Pekin Konferansı‘nda 2000 yılına kadar kadın okuryazarlığını %100‘e çıkarmayı taahhüt eden ülkeler arasında yer almıştı. Türkiye‘de geleneksel siyaset tarzı kadının siyasete katılımını engelliyor, kadınlar siyasetin öznesi olamıyor. Parlamentoda 2002 Genel Seçimi sonucu kadın temsil oranı % 4,36‘dan ileri geçememiştir. Bu kadın temsil oranıyla, Türkiye 119 ülke arasında 103. sıradadır. Yerel meclislerde ise durum daha vahimdir. Siyasi Partiler ve Seçim Yasaları kadın erkek eşitliğini sağlamaya yönelik herhangi bir geçici özel önlem içermiyor. Bizler yüzyıllar boyu ezildik, yok sayıldık, emeğimiz görünmez oldu, sömürüldük, şiddete uğradık. Savaşların ve çatışmaların mağduru olduk. Tecavüze uğradık, göç ettirildik. Siyasette ve karar organlarında temsilimiz için gereken önlemler alınmadı. İstihdam politikaları kadınlardan yana yapılandırılmadı, sosyal ve ekonomik yaşamdan dışlandık. Neo liberal politikalar ve uygulamalar ile Eğitim, Sağlık, Sosyal Güvenlik gibi temel haklarımıza ulaşamaz olduk. Artık daha çok kadın düşük ücretli, güvencesiz işlerde sendikasız olarak çalışıyoruz. Artık daha çok kadın fuhuşa sürükleniyor, bedeni metalaşıyor. Tüm yaşadığımız bu sorunların çözümü için biz kamu emekçisi kadınlar hükümetten;
· Çalışma yaşamına ilişkin yürürlükte olan yasalarda kadına yönelik negatif ayrımcılık taşıyan hükümlerin kaldırılmasını,
Performans Sistemi gibi bireysel rekabeti esas alan ve kadınlara yönelik ayrımcılığı derinleştiren uygulamalardan vazgeçilmesini,
· Cinsiyetçi iş bölümüne hizmet eden yasal düzenlemelerin kaldırılmasını; cinsiyetçi iş bölümünün pekişmesine hizmet eden erkek egemen anlayışa karşı bilinç yükseltici eğitim çalışmalarının yapılmasını, kadına yönelik pozitif destek politikalarının oluşturulmasını,
· Kadınların bilgi, mesleki yeterliliklerini geliştirmelerini sağlayacak hizmet içi ve mesleki eğitimden daha fazla oranda yararlanmalarını ve dolayısıyla terfi olanaklarının sağlanmasını; kadın haklarının, meslek içi eğitimlerin bir konusu haline getirilmesini,
· İşe alımlarda, yükselme ve terfilerde kadınlara %30 oranında pozitif destek sağlanmasını, · ILO‘nun; Analığın Korunmasına ilişkin 183, çalışan kadına izin olanağı için 140, iş ve aile sorumluluğunun paylaşılmasına ilişkin 156, sosyal güvenlik haklarının korunmasına yönelik 157, istihdamın teşviki ve işsizliğe karşı korunmaya ilişkin 168 sayılı sözleşmelerinin onaylanmasını ve iç hukuka yansıtılmasını,
· Toplumsal sorunların savaş yerine, demokratik siyasal yöntemlerle çözümüne esas alan politikaların geliştirilmesini, demokratikleşmeye hizmet eden yasal düzenlemelerin yapılamasını,
· Savaşa ve silahlanmaya ayrılan kaynakların eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik başta olmak üzere kamusal hizmetlere, kültürel ve çevresel kaynaklara aktarılmasını,
· Sağlık görevlileri, öğretmenler, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, çocuk gelişim uzmanları, polisler gibi meslek gruplarına hizmet içi eğitim ve seminerleriyle şiddete karşı duyarlılığın sağlanmasını; şiddet kurbanı kadınlara yönelik ücretsiz tıbbi yardım, yasal destek ve danışmanlık sağlayabilecek özel birimler ve prosedürlerin oluşturulmasını talep ediyoruz.
Çeşitli kadın kurumlarından, sendikalardan ve demokratik kitle örgütlerinden kadınlar olarak dünya kadınlarıyla seslerimizi birleştirerek yola çıktık. Eşitlik, adalet, barış, özgürlük ve dayanışma talepleriyle sesimizi, sözümüzü ve mücadelemizi büyütüyoruz. Buradan tüm dünyaya ve ülke hükümetlerine sesleniyoruz. Bizler artık yoksulluğu ve şiddeti yaşamak istemiyoruz. Bereketli topraklar, tertemiz gökyüzü, karşılığı verilmiş emek, silahların sustuğu, insanların konuştuğu, dayanışma ve barışın hakim olduğu eşit ve adil bir dünya ve Türkiye‘nin umudunu büyütüyoruz.
Türkiye‘de Kadın Haklarına Yönelik Yasal Anlamda Elde Edilen Kazanımlar Ve Bu Kazanımların Yaşama Geçirilmeyişine İlişkin Tespitlerimiz
· Ocak 1998‘de yürürlüğe girmiş bulunan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun‘un uygulanmasında önemli görevleri olan kolluk kuvvetleri, bu görevleri yerine getirmekten hala uzaktır.
· Türkiye‘nin hala bir “kadına yönelik şiddetle mücadele ulusal eylem planı” yoktur. İhtiyaç duyulan zihniyet değişikliğini yaratmayı ve ülkede kadından yana bir ortam oluşturmayı da içerecek bir Ulusal Eylem Planı‘nın hazırlanması ve uygulanmasına ciddi ihtiyaç duyulmaktadır.
· Yeni Medeni Yasa‘nın getirdiği eşitlikçi düzenlemeler, ayrımcılığın yaşamın her alanında ortadan kaldırılması için yeterli değildir. · Türkiye‘nin hala bir “eşitlik çerçeve yasası” yoktur.
· Parlamento bünyesinde oluşması gereken “Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu” oluşturulmamaktadır.
· Yasa koyucu ve uygulayıcılar, çok dar bir tanımla açıkça kadın hakkı olduğunu düşündükleri yasa değişiklikleri dışında, örneğin kamu yönetimi reformu kanunu, yerel yönetimler kanunu gibi kanunların yapım sürecinde, kadın kuruluşlarının görüş ve önerilerine başvurmamaktadırlar.
· 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 7 yıldır yürürlükte olmasına rağmen, yaygınlaşamamıştır. · Şiddete uğrayan kadınları koruyucu devlet politikaları ve eylem planı üretilmeyerek, sığınma-evleri vb destekler komik düzeyde bırakılarak, Yasa‘nın caydırıcı etkisi de azaltılmaktadır.
· Yeni Medeni Kanun‘daki yasal mal rejimi Yasa‘nın yürürlüğe girdiği tarihte geçerli olan evliliklere uygulanamamaktadır. · Aile mahkemeleri ihtiyaca cevap verecek donanıma kavuşturulmamıştır.
· Siyasi partiler ve seçim kanunları başta olmak üzere, kadınların ayrımcılıktan korunmasını öngören kota vb düzenlemelerle diğer geçici özel önlemler henüz alınmamıştır.
· Devlet hizmet içi eğitimleri yeterli düzeyde yapmamakta, program geliştirdiği durumlarda da yaygın bir eğitim uygulaması gerçekleştirmemekte, ilgili personeli yetiştiren meslek okullarının eğitim müfredatlarında bu eğitim ihtiyaçlarını dikkate almamaktadır.
· Kadın Hareketlerinin, merkezi ve yerel yönetimlerin mağduriyete uğramış kadınlara sunduğu hizmetler yok denecek kadar azdır. DKY BASIN AÇIKLAMAMIZ NİSAN 2005 Biz Türkiyeli kadınlar, dünyadaki diğer bütün kadınlarla birlikte aynı kararlılığı ifade ediyoruz. Geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktık. Adil, eşit, özgür, dayanışmacı ve barış içinde yaşayacağımız bir dünyayı yaratmak için ellerimizi birleştirdik. Ne yasalar, ne de uygulama, kadınlara güvenli bir gelecek vaat etmiyor. Biz kadınlar, neo-liberal politikalardan, anti-demokratik uygulamalardan en fazla mağdur olanlarız. Bize dayatılan yoksulluğu ve şiddeti “doğal” kabul etmeyen; adaletsizliğe, baskılara, savaşa, işgale ve sömürüye boyun eğmeyen; ikinci sınıf görülmeye, cinsiyet ayrımcılığına, farklılıklarımızın yok sayılmasına karşı çıkan bir anlayışla yürüyeceğiz. Dünya kadın Yürüyüşü, yoksulluğu ve kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak ve kadınlarla erkeklerin adil ve eşit paylaştığı bir dünya yaratmak için çalışan Ulusal Arası Kadın Hareketi ağıdır. 163 Ülkeden 6000 katılımcı guruptan oluşan 2005 Dünya Kadın Yürüyüşü Katılımcıları oluşumun amaç ve hedefleri, Farklılıkların servetin, insanların ise zenginliğin kaynağı kabul edildiği; diyalogun geliştiği; yazılarla, şarkı ve hayallerle bezenen bir dünya kurmak istiyoruz. Böyle bir dünyayı yaratacak güce sahibiz. İnsanlığın yarıdan fazlasını kadınlar temsil eder. Yaşamı üretir, çalışır, sever, mücadele eder ve eğlenirler. Yaşamak için ve insanlığın varlığını sürdürmesi için gerekli işlerin pek çoğunu onlar yerine getirir. Bizim parçası olduğumuz Dünya Kadın Yürüyüşü ataerkil sistemi ve kapitalizmi; kadınları ezen, küçük bir azınlığın kadınlar ve erkeklerden oluşan büyük çoğunluğu sömürmesini sağlayan sistemler olarak görür. Her iki sistemin kökleri de ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, sömürgeciliğe, emperyalizme, köleliğe ve zorla çalıştırmaya dayanır ve onları güçlendirir. Kadınları ve erkekleri özgür olmaktan alıkoyan her türden gericiliğe hayat verir. Yoksulluk ve yoksunluğu açığa çıkarır; insanların ve özellikle kadınların haklarını ihlal eder ve dünyayı tehlikeye atar. Bu dünyayı reddediyoruz. Sömürünün, baskının, hoşgörüsüzlüğün ve yoksulluğun artık varolmadığı ve doğruluğun, farklılığın, hak ve özgürlüklerin saygı gördüğü başka bir dünyayı inşa etmeyi öneriyoruz. Bu yenidünyanın temelini oluşturan değerler ise eşitlik, özgürlük, dayanışma, barış ve adalettir. TALEPLERİMİZ Şartın Türkiye‘ye gelmesi öncesinde 6 Mayıs‘ta DKY(Dünya Kadın Yürüyüşü) Türkiye İnisiyatifi TBMM‘ye taleplerimizi içeren bir dosya sundu. Cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal eşitsizliklerle birlikte, insan hakları ihlallerinin her geçen daha da derinleştiğini, hükümeti bu eşitsizlikleri ortadan kaldıracak acil bir ulusal plan benimsemeye çağırdı. DKY İnisiyatifi Türkiye de kadınların yaşadığı temel sorunları kısaca şöyle sıraladı: · Türkiye‘de de kadınlar yoksulluğu, şiddeti ve cinsiyet ayrımcılığını çok yakıcı bir biçimde yaşıyorlar. IMF direktifleriyle hazırlanan borç ödeme bütçeleri, kamu hizmetlerini ve kadınları yok sayıyor. Kadınların yoksulluğu, tercih edilen politikalarla daha da derinleşiyor. · 6 milyon kadın okuma yazma bilmiyor, birçok kadın sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. · Ücretli ya da yevmiyeli çalışan kadınların oranı %24 olup, kadınların % 70‘i ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor. · Kadınların sadece %27‘si sosyal güvenlik kapsamında ve 4 milyona yakın kadın kayıt dışı çalışıyor. Üstelik daha ucuza, daha güvensiz ve daha çok sömürülmektedir. · Kadınlara yönelik kötü muamele, işkence, öldürme, intihara zorlama ülkemizde son bir yılda %25 oranında arttı. · Töre ve namus cinayetlerinde onlarca kadın kurban ediliyor; ama devlet caydırıcı önlem almıyor. Her gün kadına yönelik dayak, taciz ve tecavüz haberleri geliyor.










