1 Eylül Dünya Barış Günü`nü her insanın barışçıl bir ortamda yaşamaya hakkı olduğu ve insanlığın binlerce yıllık tarihsel birikiminin, barış içinde bir arada yaşamayı başarabileceği inancıyla karşılıyoruz. Barışı istiyoruz ve bunu sağlayacak olanların başta biz emekçi sınıflar olmak üzere tüm ezilenler olduğunu biliyoruz.
Bireyleri, halkları, doğayı tahrip eden ve genel olarak toplumsal bir felaket olan savaşların temelinde, sınıflı toplumların iktidar ilişkileri yatmaktadır.
Sınıf çelişkisinin en fazla derinleştiği çağımız, savaşların da yıkıcı hale geldiği çağ olmuştur. 20. yüzyılda bir anda milyonlarca insanın yaşamına mal olan büyük “dünya savaşları” yaşanırken, 21. yüzyılda süreklileşen bölgesel gerginliklerle, teker teker ya da toplu insan ölümlerinin sıradanlaştırıldığı yerel çatışmalar baş göstermiştir. Çatışmalar biçim değiştirmiş olsa da öz aynı kalmıştır. İnsanlık sınıfa, etnik/ulusal kökene, cinsiyete, dine mezhebe dayalı ayrımcılıkları ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmadığı sürece de kapitalizm şiddet üretmeye devam edecektir. Savaş sonrasında egemenler dünyayı ve savaş ganimetlerini kendi aralarında paylaşırken, emekçilerin payına düşen de açlık, yoksulluk, barınaksızlık ve parçalanmışlık olmuştur. Bu nedenle 1 Eylül Dünya Barış Günü`nde de seslerini en fazla yükseltecek olanlar emekçiler, yoksullar, kadınlar ve gençlerdir.
Bilindiği gibi 1 Eylül, 2. Dünya Savaşı`nın başladığı gündür ve insanlığın bir daha böylesi felaketleri yaşamaması için “Dünya Barış Günü” ilan edilmiştir. Aradan yarım asrı geçmiş olmasına rağmen, barış halen dünyanın pek çok yerinde ulaşılmak istenen bir ideal, kimi yerlerde de hala uzak bir ihtimaldir. Ülkemizde ise yıllara yayılan, toplumu içten tahrip eden, binlerce insanımızın hayatına mal olan bir savaş sürecinin bitirilmesi gerekmektedir.
Bugün halen içeriği tam netleşmiş olmasa da barışa dair bir tartışma sürecinin başlamış olması önemlidir. Bu süreçte emekçilere düşen aralanan barış kapısını sonuna kadar zorlamak olmalıdır.
Emekçiler, doğal olarak ezilen halkların bütün haklarının tanınmasını isterler. Kirli bir savaşın yürütüldüğü yıllar boyunca yaşanan kayıplar, tahribatlar, acılar telafi edilmelidir. Başta anadilinde eğitim olmak üzere temel evrensel ilkelerden doğan haklar tanınmalıdır. Yeni bir barış dilinin oluşturulması zorunludur ve bunda biz emekçilere de görev düşmektedir.
Hükümetin çözüm konusundaki samimiyetin ölçütlerinden birisi 12 Eylül Anayasası`nı ortadan kaldırmak, onun yerine demokratik, özgürlükçü, kapsayıcı bir Anayasanın önünü açmaktır. Binlerle ifade edilen faili meçhul cinayetlerin açığa çıkarılması acil ihtiyaçlardan birisidir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün ve örgütlenme hakkının önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir.
Bu sürecin asıl mağdurları olan ve dünyada başka bir örneğine rastlanmayacak şekilde, taş attıkları gerekçesiyle Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanan ve başta eğitim hakları olmak üzere tüm yaşamları karartılan çocuklarımızın en kısa sürede özgürlüklerine kavuşmaları gerekmektedir. “Açılım” sürecinin en samimi pratik adımı bu olacaktır.
Bütün eksikliklerine ve barındırdığı risklere rağmen bu yola kapı aralanmış olmasını önemsiyoruz. Sürecin barış ve demokrasi güçlerinin mücadelesiyle gerçek çözüme kavuşacağına olan inancımızla bir kez daha vurguluyoruz;
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Yaşasın Barış!
Yaşasın emek, eşitlik ve özgürlük mücadelemiz!









