Türkiye’de son dönemde eğitim emekçilerinin hayatına mal olan saldırılar, okul güvenliği sorununun artık ertelenemez bir boyuta ulaştığını göstermektedir. İstanbul’da öğretmen Fatma Nur Çelik’in yaşamını yitirmesi, Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan silahlı saldırılar, okulların sadece öğrenciler için değil, öğretmenler ve tüm eğitim emekçileri için de güvenli alanlar olmaktan uzaklaştığını acı biçimde ortaya koymuştur.
Eğitim kurumları; çocuğun zihinsel, sosyal ve duygusal gelişimini destekleyen, karşılıklı saygının, dayanışmanın ve ortak yaşam değerlerinin güçlendiği alanlardır. Ancak yoksulluk, sınav baskısı, kalabalık sınıflar, dijital mecralarda denetimsiz şiddet içerikleri, toplumsal kutuplaşma ve öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılması okul iklimini olumsuz etkilemektedir.
Bu rapor, okul güvenliğini teknik bir güvenlik meselesi değil, eğitim hakkı ve çocuk haklarının ayrılmaz bir parçası olarak ele almaktadır. Kamera, polis, tel örgü ve cezalandırma merkezli yaklaşımlar şiddeti doğuran sosyal, ekonomik, psikolojik ve pedagojik nedenleri ortadan kaldırmamaktadır. Gerçek güvenli okul; rehberlik hizmetlerinin, sosyal destek mekanizmalarının, demokratik katılımın ve onarıcı disiplin anlayışının güçlendirildiği okuldur.
Raporun amacı, okulda şiddet ve akran zorbalığının küresel ve Türkiye’ye özgü görünümünü ortaya koymak; uluslararası iyi uygulama örneklerinden yararlanarak Türkiye eğitim sistemi için eşitlikçi ve demokratik bir güvenli okul politikası önermektir.
- Türkiye’de Okulda Şiddet ve Akran Zorbalığının Güncel Görünümü
Türkiye’ye ilişkin güncel veriler, okulda şiddet ve akran zorbalığının münferit disiplin olaylarından ibaret olmadığını; eğitim sisteminin yapısal sorunlarıyla, dijitalleşme biçimleriyle, yoksullukla, okul aidiyetiyle ve rehberlik hizmetlerinin yetersizliğiyle birlikte ele alınması gereken yaygın bir sorun olduğunu göstermektedir.
PISA 2022 verilerine göre Türkiye’de 15 yaş grubundaki öğrencilerin %26,6’sı ayda en az birkaç kez zorbalık içeren davranışlardan birine maruz kaldığı anlaşılmaktadır. OECD ortalamasının %20,1 olduğu dikkate alındığında Türkiye’de zorbalığa maruz kalma oranının OECD ortalamasının üzerinde olduğu görülmektedir. Aynı veriler, Türkiye’de bu oranın 2018’e göre 5,8 yüzde puan arttığını göstermektedir.
TIMSS 2023 sonuçları, sorunun erken yaşlarda başladığını göstermesi bakımından önemlidir. Türkiye’de 4. sınıf öğrencilerinin %16’sı haftada yaklaşık bir kez zorbalığa maruz kaldığını bildirmiş; “neredeyse hiç zorbalığa uğramadığını” belirten öğrencilerin oranı %43 düzeyinde kalmıştır. Bu tablo,
akran zorbalığının ilkokul çağından itibaren okul iklimini ve öğrencinin okula bağlılığını etkileyen ciddi bir risk haline geldiğini ortaya koymaktadır.
TÜİK ve UNICEF tarafından yayımlanan Türkiye’deki Çocuklar 2024 çalışması, 6-17 yaş grubundaki çocukların %13,8’inin birden fazla kez akran zorbalığına maruz kaldığını göstermektedir. Bu oran, yaklaşık her yedi çocuktan birinin tekrar eden zorbalık davranışlarıyla karşılaştığı anlamına gelmektedir. Özel gereksinimli çocukların akran zorbalığına maruz kalma riskinin daha yüksek olması, güvenli okul politikalarının engelli çocukları ve dezavantajlı grupları merkeze alan kapsayıcı bir yaklaşımla kurulmasını zorunlu kılmaktadır.
MEB’in 2025 yılında lise öğrencileri arasında yürüttüğü Şiddet Algısı Araştırması ise şiddetin dijital ortamlarda yoğunlaştığını göstermektedir. Araştırmaya katılan öğrencilerin %37,1’i şiddet olaylarının en yaygın görüldüğü alan olarak dijital ortamı işaret etmiştir. Öğrencilerin %92,3’ü özel bilgi veya fotoğrafların internet ortamında paylaşılmasıyla tehdit edilmeyi şiddet olarak tanımlamıştır. Bu bulgular, siber zorbalığın okul duvarlarını aşarak öğrencinin evine, telefonuna ve gündelik yaşamına yayılan kesintisiz bir baskı biçimine dönüştüğünü göstermektedir.
Türkiye açısından bu verilerin ortak sonucu açıktır: Okul güvenliği sadece okul kapısı ve çevresine ilişkin bir denetim sorunu değildir. Zorbalığın azaltılması için sınıf mevcutlarının düşürülmesi, rehberlik ve sosyal hizmet birimlerinin güçlendirilmesi, siber zorbalıkla mücadele içeriklerinin müfredata eklenmesi, öğretmenlerin mesleki itibarının korunması ve her okulun bulunduğu bölgenin sosyal risk haritasına göre desteklenmesi gerekmektedir.
| Kaynak / yıl | Türkiye’ye ilişkin temel bulgu | Politika anlamı |
| PISA 2022 / TEDMEM-OECD | Türkiye’de ayda en az birkaç kez zorbalığa maruz kalan 15 yaş öğrenci oranı %26,6; OECD ortalaması %20,1. 2018’e göre artış 5,8 puan. | Zorbalığın Türkiye’de OECD ortalamasının üzerinde olduğunu gösterir. |
| TIMSS 2023 / MEB | 4. sınıf öğrencilerinin %16’sı haftada yaklaşık bir kez zorbalığa maruz kaldığını; %43’ü neredeyse hiç zorbalığa uğramadığını bildirmiştir. | Sorunun erken yaşlarda başladığını ve okul iklimini etkilediğini gösterir. |
| TÜİK-UNICEF 2024 | 6-17 yaş çocukların %13,8’i birden fazla kez akran zorbalığına maruz kalmıştır. | Tekrarlayan zorbalığın çocuk hakları boyutunu güçlendirir. |
| MEB 2025 Şiddet Algısı Araştırması | Lise öğrencilerinin %37,1’i şiddetin en yaygın görüldüğü alan olarak dijital ortamı belirtmiş; %92,3’ü özel bilgi/fotoğrafla tehdit edilmeyi şiddet olarak görmüştür. | Siber zorbalık ve dijital güvenlik politikalarının zorunlu olduğunu gösterir. |
- Küresel Görünüm: Okul Şiddeti ve Akran Zorbalığı
Dünya genelinde çocuklara yönelik şiddet ve akran zorbalığı, yüksek kaliteli ve kapsayıcı eğitimin önündeki en büyük engellerden biridir. UNICEF verileri, beş yaşın altındaki yaklaşık 400 milyon çocuğun evlerinde düzenli olarak şiddetli disipline maruz kaldığını göstermektedir. Avrupa ve Orta Asya’da yatılı bakım kurumlarında yaşayan çocuk oranının küresel ortalamanın iki katından fazla olması, çocukların fiziksel, duygusal ve cinsel şiddete açık hale geldiği kurumsal riskleri büyütmektedir.
UNESCO, her yıl Kasım ayının ilk perşembesini siber zorbalık dahil okullarda şiddet ve zorbalıkla mücadele günü olarak kabul etmiştir. Buna karşın dünyada sadece sınırlı sayıda ülkede okullardaki şiddetle mücadeleye yönelik kapsamlı yasal çerçeve bulunmaktadır. Dünya genelinde her üç öğrenciden birinin yıl içinde en az bir kez fiziksel saldırıya uğradığını, her üç öğrenciden birinin ise ayda en az bir kez zorbalıktan etkilendiğini gösteren veriler, sorunun küresel ölçekte yaygın olduğunu ortaya koymaktadır.
Okullardaki şiddet, tüm öğrencileri aynı biçimde etkilememektedir. Cinsiyet, cinsel yönelim, sosyoekonomik durum, engellilik, göçmenlik ve diğer kimlik belirleyicileri bazı öğrenci gruplarını daha kırılgan hale getirmektedir. Kız çocukları, LGBTİ+ öğrenciler, engelli çocuklar, göçmen öğrenciler ve yoksul ailelerden gelen çocuklar zorbalık ve dışlanmaya daha fazla maruz kalmaktadır.
PISA 2022 ve OECD analizleri, zorbalığın öğrenciler arasında homojen biçimde dağılmadığını; öğrencinin sosyoekonomik düzeyinin okul ortalamasından keskin biçimde ayrışmasının hedef alınma ihtimalini artırabildiğini göstermektedir. Bu bulgu, zorbalıkla mücadelenin sadece bireysel davranışları düzeltmeye indirgenemeyeceğini; okul içindeki sosyoekonomik ve kültürel çeşitliliğin demokratik, kapsayıcı ve eşitlikçi biçimde yönetilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Siber zorbalık, geleneksel zorbalığın dijital ortamlara taşınmış biçimi olarak giderek yaygınlaşmaktadır. Okulda zorbalığa uğrayan öğrencilerin önemli bir bölümü dijital mecralarda da benzer saldırılara maruz kalmaktadır.
- Okulda Şiddetin Bireysel, Sosyal ve Ekonomik Etkileri
Okulda şiddet ve akran zorbalığı, sadece okul duvarları arasında kalan bir davranış sorunu değildir. Çocuğun ruh sağlığını, akademik başarısını, okula aidiyetini, toplumsal ilişkilerini ve yetişkinlik yaşamını etkileyen çok boyutlu bir insan hakları ihlalidir.
Zorbalığa maruz kalan çocuklarda kaygı, depresyon, düşük öz saygı, uyku bozuklukları ve çeşitli bedensel yakınmalar daha sık görülmektedir. Zorbalığa uğrayan öğrencilerin devamsızlık yapma olasılığının artması, okulun bir öğrenme alanı olmaktan çıkıp tehdit alanı olarak algılandığını göstermektedir. Bu durum, çocuğun eğitim hakkını doğrudan zedelemektedir.
Şiddet sadece mağdur öğrenciyi değil, şiddete tanık olan tüm okul topluluğunu etkiler. Sürekli şiddet içeren bir ortama tanıklık eden öğrencilerde güvensizlik, kaygı, mutsuzluk ve düşük yaşam doyumu gelişebilir. Bu nedenle okulda şiddet, fail ve mağdur arasındaki bireysel bir olay değil; bütün okul iklimini zehirleyen sosyal bir süreçtir.
Çocuklukta yaşanan şiddetin etkileri yetişkinlik dönemine de taşınmaktadır. Erken yaşta şiddete maruz kalmak, ileriki yaşlarda işsizlik, düşük gelir, madde bağımlılığı, şiddet içeren ilişkiler ve kamu sağlığı sistemleri üzerinde artan maliyetler gibi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle zorbalıkla mücadele, sadece pedagojik bir görev değil, aynı zamanda toplumun geleceğine yapılan bir yatırımdır.
Engelli çocuklar, kurumsal bakım altında bulunan çocuklar ve yoksulluk koşullarında yaşayan çocuklar daha yüksek risk altındadır. Güvenli okul politikaları bu grupların ihtiyaçlarını görünür kılmadığı sürece, eşitsizlikleri azaltmak yerine yeniden üreten bir eğitim düzeni oluşturur.
- Uluslararası İyi Uygulama Örnekleri
Olweus Zorbalığı Önleme Programı – Norveç
Olweus Programı, zorbalığı bireysel bir sorun olarak değil, okul iklimi içinde yetişkinlerin tutarlı müdahalesiyle değiştirilebilecek sistemik bir mesele olarak ele alır. Program; öğrencilerle olumlu bağ kuran yetişkinleri, kabul edilemez davranışlara karşı net sınırları, fiziksel olmayan tutarlı yaptırımları ve okul genelinde ortak kuralları merkeze alır.
Programın önemi, sadece zorbalığı azaltmayı değil, okulun genel iklimini iyileştirmeyi hedeflemesidir. Uygulama kalitesi ve süreklilik sağlandığında zorbalık vakalarında ciddi düşüşler görülebilmektedir.
KiVa Programı – Finlandiya
KiVa Programı, zorbalığın yalnızca fail ve mağdur arasında yaşanmadığını, izleyicilerin tutumlarıyla güçlenen veya zayıflayan sosyal bir süreç olduğunu kabul eder. Bu nedenle program öğrencilerin empati, dayanışma ve müdahale becerilerini geliştirmeye odaklanır.
Sınıf içi tartışmalar, grup çalışmaları, rol yapma egzersizleri, çevrimiçi uygulamalar ve velilere yönelik rehberlerle okulun tüm bileşenleri sürece dahil edilir. Okullarda düzenli anketlerle durum izlenir ve müdahaleler elde edilen verilere göre güncellenir.
SEHER Programı – Hindistan
SEHER Programı, düşük ve orta gelirli ülkeler açısından önemli bir örnektir. Program, cezalandırıcı yaklaşım yerine okulun sosyal dokusunu güçlendirmeyi hedefleyen bütünsel okul yaklaşımına dayanır.
SEHER Mitra adı verilen, genç ve eğitimli danışmanlar okul ortamına dahil edilerek öğrencilerle güvene dayalı bağ kurmakta; çatışma çözme, toplumsal cinsiyet eşitliği ve şiddeti önleme konularında atölyeler yürütmektedir. Araştırmalar, bu tür okul temelli sosyal destek modellerinin zorbalığı azaltmada etkili olduğunu göstermektedir.
Bu örneklerin ortak noktası açıktır: okul güvenliği polis merkezli değil, pedagojik, ilişkisel ve bütüncül bir yaklaşımla sağlanmaktadır. Başarılı modellerin tamamı rehberliği, sosyal-duygusal öğrenmeyi, öğrencilerin katılımını, ailelerle işbirliğini ve okul ikliminin düzenli izlenmesini merkeze almaktadır.
- Güvenli Okul Bir Güvenlik Sorunu Değil, Eğitim Hakkı Meselesidir
Okul güvenliği, teknik bir güvenlik sorunu değil, demokratik eğitim hakkının temel koşuludur. Okulları polis, kamera, tel örgü ve cezalandırma mekanizmalarıyla kuşatmak; öğrenciyi potansiyel suç öznesi olarak gören, yabancılaşmayı ve güvensizliği derinleştiren bir anlayıştır. Güvenli okul, baskının arttığı değil, çocuğun kendini değerli, görünür ve güvende hissettiği okuldur.
Bu nedenle okul güvenliği, şiddet ortaya çıktıktan sonra devreye giren cezalandırıcı uygulamalarla değil, şiddeti doğuran toplumsal, ekonomik, duygusal ve pedagojik süreçlerin bütünlüklü biçimde ele alınmasıyla sağlanabilir. Rehberlik servisleri ve sosyal hizmet birimleri bu sürecin merkezinde yer almalıdır. Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik normlarının yalnızca öğrenci sayısına göre belirlenmesi yetersizdir. Her okul için bulunduğu bölgedeki yoksulluk, göç yoğunluğu, suç oranları, parçalanmış aile yapısı, engellilik, dilsel ve kültürel farklılıklar ile diğer sosyal riskleri dikkate alan yerel risk analizleri yapılmalı; uzman desteği bu ihtiyaçlara göre planlanmalıdır.
Sınav ve rekabet odaklı eğitim sistemi, çocuklarda gelecek kaygısını, yabancılaşmayı, başarısızlık korkusunu ve akran hiyerarşisini derinleştirmektedir. Eğitim sürecinin merkezine çocuğun bütünlüklü gelişimini değil, ölçme-sıralama-eleme mekanizmalarını yerleştiren bu anlayış, okul iklimini dayanışma, güven ve birlikte öğrenme zemininden uzaklaştırmaktadır. Öğrenciler çok erken yaşlardan itibaren birbirlerinin kolektif öğrenme arkadaşı değil, rakibi olarak konumlandırılmakta; bu durum okullarda dışlanma, etiketlenme, zorbalık, özgüven kaybı ve şiddet eğilimlerini besleyen bir zemin yaratmaktadır.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla yapılan müfredat değişiklikleri bu açıdan ciddi kaygılar yaratmaktadır. Söz konusu değişikliklerle eğitim programlarında bilimsel, eleştirel ve özgür düşünceyi güçlendiren içerikler yerine; itaat, kadercilik, tekçi kimlik anlayışı, milliyetçi-muhafazakâr değer aktarımı ve ideolojik yönlendirme öne çıkarılmaktadır. Müfredatta çocukların hak temelli, demokratik ve barışçıl bir yaşam kültürüyle buluşmasını sağlayacak içerikler güçlendirilmek yerine; “kahramanlık”, “fedakârlık”, “milli-manevi değerler” gibi kavramlar çoğu zaman sorgulayıcı düşüncenin önüne geçirilmekte, eğitim programları çocukların çok yönlü gelişiminden uzaklaştırılmaktadır.
Oysa okulda şiddetin, akran zorbalığının, dışlanmanın ve ayrımcılığın önlenmesi, yalnızca disiplin yönetmelikleriyle değil, çocukların nasıl bir bilgi, değer ve ilişki dünyası içinde yetiştirildiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Irkçı, ayrımcı, mezhepçi, cinsiyetçi ya da tekçi içeriklerin müfredatta açık ya da örtük biçimde yer alması, öğrenciler arasında eşit ilişki kurma kültürünü zayıflatmakta; farklı kimlik, inanç, dil, cinsiyet, yaşam tarzı ve kültürlerden gelen çocukların okulda kendilerini güvende hissetmesini engellemektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliğini yok sayan, kadınları ve kız çocuklarını geleneksel rollerle sınırlayan, farklılıkları görünmez kılan bir müfredatın güvenli okul iklimi yaratması mümkün değildir.
Benzer biçimde sanat, spor, müzik ve resim derslerinin azaltılması ya da ikincil hale getirilmesi de güvenli okul iklimini olumsuz etkilemektedir. Çocukların kendilerini ifade edebilecekleri, duygularını dönüştürebilecekleri, kolektif üretim deneyimi yaşayabilecekleri, bedenlerini ve yaratıcılıklarını özgürce geliştirebilecekleri alanların daraltılması; okul yaşamını daha mekanik, baskıcı ve tek boyutlu hale getirmektedir. Spor, müzik, resim, drama, edebiyat, oyun ve kültür-sanat etkinlikleri yalnızca “tamamlayıcı” faaliyetler değildir; çocukların özgüven geliştirmesi, dayanışmayı öğrenmesi, çatışmaları barışçıl yollarla çözmesi ve aidiyet duygusu kazanması açısından eğitimin asli bileşenleridir.
Okullarda güvenli, kapsayıcı ve demokratik bir iklimin inşa edilmesi; eğitim sisteminin çocukları birbirleriyle yarıştıran, farklılıkları bastıran ve tek tip yurttaşlık kalıplarına sıkıştıran anlayışlardan arındırılmasıyla mümkündür. Bu nedenle müfredatın tüm ayrımcı, cinsiyetçi, ırkçı, gerici ve militarist içeriklerden temizlenerek bilimsel, laik, demokratik ve pedagojik ilkeler temelinde yeniden yapılandırılması zorunludur. Eğitim, her çocuğun eşit, özgür, yaratıcı ve güvende hissedebileceği; kendi kimliği, kültürü ve anadiliyle var olabileceği bir anlayışla düzenlenmelidir. Çünkü eğitimde eşitlik ve kapsayıcılık yalnızca okula erişim hakkıyla sınırlı değildir; çocukların eğitim sürecine kendi kimlikleriyle, kültürleriyle ve anadilleriyle etkin biçimde katılabilmelerini de gerektirir.
Anadilinde eğitim hakkından yoksun bırakılan çocuklar, eğitim yaşamına dezavantajlı koşullarda başlamakta; kendilerini ifade etme, öğrenme süreçlerine etkin katılım sağlama ve akademik potansiyellerini ortaya çıkarma konusunda ciddi engellerle karşılaşmaktadır. Dilsel ve kültürel farklılıkların yok sayılması, çocukların dışlanma ve ayrımcılık deneyimlerini artırırken okul aidiyetini zayıflatmakta ve eğitim hakkından eşit biçimde yararlanmalarını engellemektedir. Bu nedenle demokratik, çoğulcu ve barışçıl bir eğitim sistemi; bütün çocukların anadilinde eğitim hakkını güvence altına almalı, dilsel ve kültürel çeşitliliği bir tehdit değil, toplumsal yaşamı zenginleştiren temel bir değer olarak görmelidir.
Geleneksel disiplin yönetmelikleri çoğu zaman suç ve ceza eksenine sıkışmaktadır. Uzaklaştırma, kınama ya da okul değiştirme gibi cezalar, sorunu çoğu zaman okul dışına itmekte; çocuğun öfkesini büyütmekte ve mağdurun ihtiyaçlarını görünmez kılmaktadır. Onarıcı disiplin mekanizmaları ise verilen zararın farkına varılmasını, mağdurun güçlendirilmesini ve failin sorumluluk alarak okul topluluğuna yeniden katılmasını hedefler. Bu yaklaşım, korkuya değil aidiyet, sorumluluk ve dayanışmaya dayalı bir okul iklimi yaratır.
Okul güvenliği, öğretmenin ve eğitim emekçilerinin güvenliği olmadan sağlanamaz. Öğretmene yönelen şiddet münferit öfke patlaması değil; mesleki itibarın aşındırılması, ekonomik hakların geriletilmesi, idari baskılar, güvencesiz istihdam ve eğitim sisteminin piyasalaştırılmasıyla bağlantılı yapısal bir sorundur. Eğitimcinin güvende olmadığı bir sınıfta öğrencinin de güvende olması mümkün değildir.
Bizim için güvenli okul; çocukların, öğretmenlerin, velilerin ve tüm eğitim emekçilerinin karar süreçlerine katılabildiği, ayrımcılığa, şiddete, yoksulluğa ve ötekileştirmeye karşı kamusal, bilimsel, laik, demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim hakkının güvence altına alındığı okuldur. Okul güvenliği; çocuk haklarının, eğitim emekçilerinin güvenliğinin ve demokratik bir toplum idealinin ayrılmaz bir parçasıdır.
- Öğretmene ve Eğitim Emekçilerine Yönelik Şiddet
Türkiye’de okul güvenliği tartışmasının en kritik boyutlarından biri öğretmene ve eğitim emekçilerine yönelik şiddettir. Son yıllarda öğretmenlerin, okul yöneticilerinin ve yardımcı personelin veli, öğrenci veya okul dışından gelen kişiler tarafından hedef alınması, eğitim kurumlarının güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir.
Öğretmeni hedef haline getiren dil, itibarsızlaştırıcı uygulamalar, CİMER ve benzeri mekanizmaların baskı aracına dönüşmesi, angarya görevler, güvencesiz istihdam biçimleri ve ekonomik hak kayıpları okul içindeki pedagojik otoriteyi zayıflatmaktadır. Bu zayıflama, yalnızca öğretmeni değil, öğrencinin eğitim hakkını da olumsuz etkilemektedir.
Eğitim emekçilerine yönelik şiddetin önlenmesi için düzenli ve şeffaf ulusal veri tutulmalı; fiziksel saldırılar, tehdit, hakaret, dijital linç, mobbing ve okul çevresinden kaynaklanan riskler ayrı ayrı izlenmelidir. Bakanlık, sendikalar, okul yönetimleri, veliler ve yerel yönetimler arasında şiddeti önlemeye dönük kalıcı mekanizmalar kurulmalıdır.
- Mesleki Güvencesizlik, İdari Baskı ve Psikolojik Şiddet
Ağrı’da görev yapan İrmak öğretmenin yaşamını yitirmesi, eğitim emekçilerinin maruz kaldığı şiddetin fiziksel saldırılarla sınırlanmadığını bir kez daha göstermiştir. Eğitim alanında şiddet; kimi zaman görünür fiziksel saldırılar biçiminde ortaya çıkarken, kimi zaman da mesleki güvencesizlik, idari baskı, mobbing, yalnızlaştırma ve psikolojik yıpratma süreçleri üzerinden yaşanmaktadır.
Özellikle göreve yeni başlayan, sözleşmeli çalışan öğretmenler, mesleki yaşamlarının ilk yıllarında yoğun bir baskı altında kalabilmektedir. Atama, yer değiştirme, sözleşme yenileme, ve idari uygulamalara ilişkin belirsizlikler, öğretmenlerin mesleki bağımsızlığını zedeleyen bir denetim mekanizmasına dönüşebilmektedir. Dört yıl boyunca yer değiştirme hakkından fiilen yoksun bırakılmaları, aile bütünlüklerinin bozulması, eş ve çocuklarından ayrı yaşamak zorunda kalmaları, çocuk bakımı ve diğer ailevi sorumlulukların tek başına üstlenilmesi gibi sorunlar ise bu baskıyı daha da ağırlaştırmakta; genç öğretmenleri hem mesleki hem de kişisel yaşamlarında bunaltıcı bir yalnızlıkla karşı karşıya bırakmaktadır.
Bu süreçlerde yaşanan baskılar okul yönetimiyle sınırlı kalmamakta; ilçe ve il millî eğitim müdürlüklerinden teftiş süreçlerine kadar uzanan çok katmanlı bir idari hiyerarşi içerisinde öğretmenler üzerinde ciddi bir psikolojik yük yaratabilmektedir. Eğitim yönetiminde liyakat ve tarafsızlık ilkesinin zayıflaması, kamu gücünün belirli sendikal ya da siyasal yakınlıklar doğrultusunda kullanıldığına ilişkin yaygın algı, öğretmenlerde adalet duygusunu zedelemekte; hak arama mekanizmalarına duyulan güveni azaltmaktadır. İdari süreçlerde eşitlik ve nesnelliğin ortadan kalktığı gerçeği, özellikle genç öğretmenlerin kendilerini korumasız, çaresiz ve yalnız hissetmelerine neden olmaktadır.
Bunun yanında birçok genç öğretmen görev yaptığı bölgelerde barınma, ulaşım, ekonomik yetersizlikler, sosyal izolasyon ve ailelerinden uzak yaşama gibi sorunlarla da mücadele etmektedir. Düşük ücretler, artan yaşam maliyetleri, güvencesiz çalışma koşulları ve gelecek kaygısı, idari baskılarla birleştiğinde ciddi psikososyal riskler ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle öğretmenlerin ruhsal iyilik hali bireysel dayanıklılık meselesi olarak görülemez; çalışma koşullarıyla, istihdam biçimiyle ve eğitim yönetiminin niteliğiyle doğrudan bağlantılı bir sorundur.
Öğretmene yönelik şiddetle mücadele, fiziksel saldırıların önlenmesine indirgenemez. Eğitim emekçilerinin psikolojik güvenliğinin, mesleki özerkliğinin ve çalışma güvencesinin sağlanması da okul güvenliği politikalarının ayrılmaz bir parçası olarak ele alınmalıdır. Kadrolu ve güvenceli istihdamın esas alınması, zorunlu hizmet ve yer değiştirme süreçlerinde aile bütünlüğünün korunması, idari işlemlerin şeffaf, tarafsız ve denetlenebilir hale getirilmesi, liyakat ilkesinin güvence altına alınması, mobbinge karşı bağımsız başvuru yollarının oluşturulması yaşamsal önemdedir.
Öğretmenin kendisini güvende ve değerli hissetmediği, gerektiğinde destek göremediği bir eğitim ortamında öğrencinin de kendisini güvende hissetmesi mümkün değildir. Bu nedenle okulda şiddet tartışmaları öğrenci davranışlarına ya da okul çevresindeki güvenlik önlemlerine indirgenemez. Eğitim emekçilerinin maruz kaldığı idari baskı, mobbing, güvencesizlik, aile bütünlüğünü bozan uygulamalar ve psikolojik şiddet de güvenli okul politikalarının temel başlıklarından biri olmalıdır.
- Okulda Şiddeti Önlemek İçin Temel Politika Önerileri
- Eğitim temel bir haktır. Piyasacı eğitim politikaları terk edilmeli; kamusal, eşit, ücretsiz, bilimsel, laik cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim güvence altına alınmalıdır.
- Eğitim politikaları demokratik ve katılımcı süreçlerle belirlenmeli; eğitim emekçileri, öğrenciler ve veliler karar süreçlerine etkin biçimde katılmalıdır.
- TYMM iptal edilmeli; bilimsel, demokratik, eşitlikçi ve çoğulculuğu esas alan yeni bir müfredat hazırlanmalıdır.
- Sınav ve rekabet odaklı eğitim sistemi terk edilmeli; öğrencilerin ilgi, yetenek ve ihtiyaçlarını esas alan bütünlüklü bir eğitim modeli kurulmalıdır.
- Sınıf mevcutları 20-25 kişiye düşürülmeli; her öğrencinin öğretmen tarafından görüldüğü ve desteklendiği pedagojik bir güvenlik eşiği oluşturulmalıdır.
- İkili öğretim, kalıcı yaz saati uygulaması ve fiziki yetersizlikler sona erdirilmeli; eğitim süreçleri çocuğun biyolojik ritmine, gün ışığına ve gelişimsel ihtiyaçlarına uygun planlanmalıdır.
- Okul mimarisi çocukların sosyal, kültürel, pedagojik ve fiziksel ihtiyaçları esas alınarak yeniden düzenlenmeli; okullar demokratik yaşam alanları haline getirilmelidir.
- Tüm öğrencilere günde en az bir öğün ücretsiz ve nitelikli yemek ile temiz içme suyu sağlanmalıdır. Bu uygulama sosyal yardım olarak değil, kamusal bir hak olarak sağlanmalıdır.
- Her okula yeterli sayıda psikolojik danışman ve sosyal hizmet uzmanı atanmalı; kadrolar öğrenci sayısına ek olarak yerel risk analizlerine göre belirlenmelidir.
- Okul güvenliği pedagojik ilkeler doğrultusunda sağlanmalı; öğrencileri kuşatan ve okulları güvenlikçi mekânlara dönüştüren uygulamalardan kaçınılmalıdır.
- Veliler; öfke yönetimi, bilinçli ebeveynlik ve çocuk hakları konularında sürekli eğitim süreçlerine dahil edilmelidir.
- Müfredata dijital yurttaşlık ve siber zorbalıkla mücadele içerikleri eklenmeli; güvenli raporlama mekanizmaları kurulmalıdır.
- Eğitim emekçilerine kriz yönetimi, akran arabuluculuğu, travma duyarlı pedagoji ve onarıcı disiplin konularında nitelikli hizmet içi eğitimler verilmelidir.
- Öğretmen ihtiyacı kadrolu ve güvenceli istihdamla karşılanmalı; ücretli ve sözleşmeli öğretmenlik uygulamalarına son verilmelidir.
- Öğretmenleri hedef haline getiren, mesleki saygınlığı zedeleyen ve asli görevlerinden uzaklaştıran angarya uygulamalara son verilmelidir.
- Bireysel silahlanmayı sınırlandıracak yasal ve idari düzenlemeler derhal hayata geçirilmeli; Türkiye Birleşmiş Milletler Güvenli Okullar Bildirgesi’ni imzalamalı ve uygulamalıdır.
Sonuç
Gerçek anlamda güvenli bir eğitim-öğretim ortamı; kameralarla izlenen, polisle kuşatılan, öğrenciyi ve öğretmeni denetim nesnesine dönüştüren soğuk binalarda değil; demokratik katılımın, pedagojik bağların, sosyal desteğin ve dayanışmanın güçlendiği yaşam alanlarında mümkündür.
Okul güvenliğinin merkezine PDR hizmetleri, sosyal hizmet birimleri, onarıcı disiplin mekanizmaları, sınıf mevcutlarının azaltılması, ücretsiz beslenme hakkı, dijital zorbalıkla mücadele, öğretmenlerin mesleki itibarı ve güvenceli istihdamı yerleştirilmelidir. Çocuğun ev, okul, sokak ve dijital dünya içinde karşılaştığı riskler bütüncül biçimde ele alınmalıdır.
Eğitim Sen olarak okul güvenliğini güvenlik değil, temel bir insan hakları meselesi olarak tanımlıyoruz. Okullarımızı denetim odaklı baskı mekanizmalarından, piyasacı hiyerarşilerden ve şiddet sarmalından kurtarıp; şiddetin yerini demokratik katılımın, onarıcı adaletin ve güçlü pedagojik bağların aldığı özgür, eşit ve güvenli alanlara dönüştürene kadar demokratik eğitim mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
Kaynakça
MEB (2024). TIMSS 2023 Türkiye Raporu. Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğü.
MEB (2025). Lise Öğrencileri Arasında Yürütülen Şiddet Algısı Araştırması Sonuçları.
OECD (2023). PISA 2022 Results, Country Note: Türkiye.
OECD (2026). Bullying in Education: Prevalence, Impact and Responses across Countries. OECD Education Working Papers.
Özbek, Mehmet Varol (2024). Zorbalık Müdahale ve Önleme Programları Üzerine Bir İnceleme.
TEDMEM (2024). PISA 2022 Türkiye İçin Neler Söylüyor?
TÜİK-UNICEF (2025). Türkiye’deki Çocuklar 2024: İstatistiklere Bakış.
UNESCO (2019). Behind the Numbers: Ending School Violence and Bullying.
UNICEF (2024). Ending Violence against Children.
Uysal Toraman, Aynur; Dağhan, Şafak; Kısa, Ökkeş (2021). Akran Zorbalığını Önlemede Okul Tabanlı Müdahale Programları: Sistematik Derleme.












