Bartın’daki İstismar Davası Münferit Değil, Sistematik Çürümenin Sonucudur

Bartın’da 13 yaşındaki bir kız çocuğunun çok sayıda erkek tarafından sistematik biçimde cinsel istismara maruz bırakıldığına ilişkin ortaya çıkan olay hepimizi derinden sarsmıştır. Açılan davada, 12 Mayıs 2026 tarihinde görülen duruşma sonucunda 33 kişinin tutuklu yargılanmasına karar verilmesi, yaşananların boyutunu açıkça göstermektedir.

Bu olay yalnızca birkaç failin işlediği adli bir suç olarak görülemez. Çocukları korumayan, şiddeti ve istismarı olağanlaştıran, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren ve kamusal sorumluluğu zayıflatan siyasal düzenin ağır bir sonucuyla karşı karşıyayız. İddialarda yer alan faillerin bir kısmının çocuk olması ve istismarın uzun süre ortaya çıkarılamamış olması, çocukların korunmasında yaşanan sistematik ihmali ve kurumsal çürümeyi gözler önüne sermektedir.

Çocukların yaşam hakkını, bedensel ve ruhsal bütünlüğünü, eğitim hakkını ve sağlıklı gelişimini korumak devletin en temel sorumluluklarından biridir. Çocuğun üstün yararı, bütün kamu politikalarının merkezinde yer alması gereken bağlayıcı bir ilkedir. Çocukları koruyacak mekanizmalar olay gerçekleştikten sonra değil; ihmal, şiddet ve istismar riski ortaya çıkmadan önce işletilmelidir.

Ancak yıllardır çocuk koruma mekanizmalarının zayıflatıldığı, kamusal sosyal hizmetlerin geriletildiği, kamusal, bilimsel eğitimin tasfiye edilmeye çalışıldığı; toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan eğitim politikaları yerine ayrımcı, cinsiyetçi ve itaat odaklı uygulamaların yaygınlaştırıldığı bir süreç yaşanmaktadır. Yoksulluk, güvencesizlik, çocuk işçiliği, çocuk yaşta zorla evlilikler, çocukların tarikat ve cemaat yapıları içinde denetimsiz ilişkilere mahkûm bırakılması; çocukları her türlü şiddet, sömürü ve istismara açık hale getirmektedir.

Çocukların korunması yalnızca ailelerin sorumluluğuna bırakılamaz. Okullarda psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin yetersiz bırakıldığı, öğretmenlerin ve eğitim emekçilerinin çocukların yaşadığı risklere karşı yeterince desteklenmediği, sosyal hizmetlerin etkisizleştirildiği koşullarda istismar ve şiddet vakalarının görünmez hale gelmesi kaçınılmazdır.

Bu olay, yanıtlanması zorunlu olan çok temel soruları gündeme getirmektedir: Çocuğun eğitim süreci düzenli biçimde izlenmiş midir? Devamsızlık, okuldan kopma, sosyal risk, ihmal ya da şiddet ihtimali hangi aşamada fark edilmiş, buna karşı hangi kurumlar ne zaman harekete geçmiştir? Okul yönetimi, ilçe milli eğitim müdürlüğü, psikolojik danışma ve rehberlik birimleri, sosyal hizmetler arasında etkin bir koruma ve izleme mekanizması kurulmuş mudur? En önemlisi, çocuğun yaşamını ve güvenliğini korumakla yükümlü kurumlar, önleyici sorumluluklarını neden zamanında yerine getirmemiştir?

Kadına ve çocuğa yönelik şiddet ile istismar birbirinden bağımsız değildir. Kadın düşmanı politikaların, cezasızlık kültürünün ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinleştiği koşullarda çocuklar daha büyük risk altındadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadınlar ve çocuklar için önemli bir hukuksal güvencenin ortadan kaldırılması anlamına gelmiş; cezasızlık, iyi hal ve tahrik indirimleri ise failleri cesaretlendiren bir yargı pratiği yaratmıştır.

Eğitim Sen olarak açıkça ifade ediyoruz: Çocuk istismarını önlemenin yolu göstermelik politikalardan değil; bilimsel, laik, kamusal, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan ve hak temelli bir çocuk koruma sisteminden geçmektedir. Aileyi kutsarken çocuğun haklarını görünmez kılan, karma ve laik eğitimi aşındıran, toplumsal cinsiyet eşitliğini hedef alan politikalar çocukları korumaz; istismarın üzerini örten sessizlik kültürünü büyütür.

Bu dosya tüm yönleriyle aydınlatılmalıdır. Yargılama süreci çocuğun üstün yararı gözetilerek, mağdur çocuğu yeniden örselemeyecek biçimde yürütülmelidir. Faillerin ve sorumluluğu bulunan herkesin etkin ve şeffaf biçimde yargılanması sağlanmalı; kurumsal ihmaller, denetimsizlikler ve çocuk koruma sistemindeki yapısal eksiklikler açığa çıkarılmalıdır.

Başta Milli Eğitim Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olmak üzere ilgili tüm kurumlar kamuoyuna açık, şeffaf ve hesap verebilir bir bilgilendirme yapmalıdır. Çocukların okuldan kopmasını önleyecek erken uyarı sistemleri güçlendirilmeli; her okulda yeterli sayıda psikolojik danışman, sosyal hizmet uzmanı ve çocuk koruma konusunda yetkin personel görevlendirilmelidir.

Kadını ve çocuğu her türlü şiddet, sömürü ve istismardan korumayı hükme bağlayan uluslararası sözleşmelerin gerekleri yerine getirilmeli; çocuğun üstün yararı esas alınarak Türk Ceza Kanunu’nun koruyucu hükümleri etkili biçimde uygulanmalıdır. Faillerin cesaret aldığı yargı kararlarına bir yenisi daha eklenmemeli; tüm sorumlular bağımsız, etkin ve şeffaf biçimde yargılanmalıdır.

Medya başta olmak üzere herkes, çocuğun kimliğini açığa çıkarabilecek, çocuğu yeniden travmatize edebilecek, olayı magazinleştirecek ve istismarı teşhir diliyle yeniden üretecek her türlü yayın ve paylaşımdan kaçınmalıdır.

Eğitim Sen olarak çocukların yaşam hakkını, eğitim hakkını, bedensel ve ruhsal bütünlüğünü savunmaya devam edeceğiz. Çocukları korumayan, istismarı önlemeyen, ihmalleri görünmez kılan hiçbir politikayı kabul etmiyoruz.

Çocuklar susmaz, biz de susmayacağız!
Çocuk istismarının, ihmallerin ve cezasızlığın karşısında mücadelemizi sürdüreceğiz!

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu