Merkez Kadın Sekreteri Gülçin İsbert‘in 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü Basın Açıklaması Metni:
Kadına Yönelik Şiddet Artarak Devam Ediyor! 2008 yılı ülkemizde kadına yönelik şiddet açısından kara bir yıl olmuştur. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, AB sürecinin zorlamaları ve kadın hareketinin yürüttüğü mücadele kısmen sonuç vermiş ve yeni Medeni Kanun‘un çıkartılması, Ceza Kanunu‘na kadına yönelik şiddeti önleyici maddelerin eklenmesi ve Anayasa‘ya pozitif ayrımcılık ilkesinin konması gibi hukuksal düzeyde kimi olumlu düzenlemelerin yapılması umut vermişti. Ancak bu yıl cinsiyet eşitliği ve kadına yönelik şiddete ilişkin bir ilerlemeden söz etmenin imkanı yoktur. Aksine bu konuda birçok açıdan gerileme yaşanmıştır. Başbakan daha Mart ayında, kadınlardan en az üç çocuk doğurmalarını isteyerek gerilemenin sinyalini vermiştir. Kadına yönelik şiddetin kaynağında erkek egemen sistem vardır. Bu sisteminden beslenen ve onu pekiştiren her türlü eylem ve uygulama, kadına yönelik şiddeti de arttırmaktadır. Bu doğrultuda, ülkemizde giderek yükselen ırkçı şovenist linç kültürü, artan çatışmalar, militarist değerlerin yüceltilmesi ve bireysel silahlanmanın artması kadına yönelik şiddeti de arttırmaktadır. Adana‘da emekli bir özel harekat polisinin kendisinden ayrılmak isteyen karısı ile 20 yaşındaki oğlunun kaldığı eve el bombaları ve lav silahıyla saldırı düzenlemesi, bu gidişatın acı örneklerinden birisi olarak hafızalarımızdaki yerini koruyor. Barışa duyduğumuz özlemin arttığı bir dönemde, “barış yürüyüşçüsü” İtalyan sanatçı Pippa Bacca‘nın, bindiği aracın sahibince tecavüze uğrayarak katledilmesi hepimizi derinden yaraladı. Araç sürücüsünde cisimleşen erkek şiddeti, barış kelebeğini hunharca katletmişti. Doğubeyazıt‘ta eşinden şiddet gören bir kadının baba evine kabul edilmemesi ve daha sonra bir derede cesedinin bulunması yine bu yıl gelişen olaylardan biridir. Vakit gazetesi yazarlarından 76 yaşındaki Hüseyin Üzmez‘in 14 yaşındaki kız çocuğuna defalarca cinsel saldırıda bulunması kadar, düzmece bir adli tıp raporuyla serbest bırakılması da şiddetin farklı biçimlerini içinde taşıyan başka bir örnekti. Kadına yönelik şiddet bu dehşet verici olaylarla sınırlı kalmadı. Gazetelerin üçüncü sayfalarında her gün eşinin, babasının ya da kardeşinin silahından çıkan kurşunlarla yaşamını yitiren kadınların haberleri yer alıyor. Kadınlar en yakınlarının şiddeti ile hayatlarından olmaya, sakat kalmaya devam ediyorlar. Bu olumsuz gidişat, AKP hükümetinin ideolojik olarak muhafazakar, ekonomik olarak neo liberal politikalarıyla doruk noktasına ulaşmıştır. AKP Hükümeti Bir İleri Beş Geri AKP hükümetinin demokratikleşme ve reform balonu, en başta cinsiyet eşitliği konusunda sönmüştür. Kadınların yoğun mücadelesi sonucunda istemeye istemeye Anayasa‘nın 10. maddesine “pozitif ayrımcılık” ilkesini ekleyen hükümet, daha sonraki icraatlarıyla nasıl bir eşitlik yaklaşımına sahip olduğunu açıkça göstermiştir. AKP hükümeti bizzat kendi yaptığı reformlardan rahatsızdır ve bunları geriye almanın yollarını aramaktadır. En son Yargıtay‘ın isteği ile harekete geçen Adalet Bakanlığı, evlenme yaşını 15‘ten 14‘e indirmeyi de içeren değişikliklerle daha ilk öğretim çağındaki kız çocukların evlendirilmesinin önünü açmaya; çocuk tacizinde şikayete bağlı dava yaşını düşürmeye çalışmaktadır. Tacizci Hüseyin Üzmez‘in tahliyesi kamuoyunda bu denli tepkiye yol açmasaydı belki de Adalet Bakanlığı bu değişikliği Meclisin gündemine getirmiş olacaktı. En son Beşiktaş‘taki bir kız öğrenci yurdunun resmi kamu görevlilerince gece yarısı basılarak kız öğrencilere hamile olup olmadıklarının sorulması, bizi, kız öğrencilerin bekaret kontrolüne götürüldükleri için intihar ettikleri ve zamanın Kadından Sorumlu Devlet Bakanının bu uygulamayı savunduğu yıllara geri döndürmüştür. AKP hükümetine göre kadının yeri evidir. Niketim Başbakan “hanım kardeşlerim en az üç çocuk doğurun yoksa milletimizin kökü kazınacak” diyerek bunu dile getirmiş oldu. Ama sanılmasın ki AKP, kadınların tümüyle evde olmasından yanadır. Belki ideolojik olarak bunu ister ama dayandığı sermayenin çıkarları bu isteği gerçekleştirmesini engellemektedir. AKP bunun yerine, kadının yerinin evi olduğu şeklindeki muhafazakâr cinsiyet yaklaşımını, sermayenin esnekleşme talepleri ile çok güzel birleştirmekte ve kadınlardan esnek çalışmayı kabul etmelerini istemektedir. Güvencesiz ve esnek bir şekilde istihdam edilecek olan kadınların emekleri daha fazla sömürülecek, işlerine daha kolay son verilebilecek, emeklilik hakları olmayacak. Başka bir ifade ile kadınlar, sermayenin gerek gördüğünde emeklerinin sömürülmesi için evden çıkacak, sermaye istemediğinde ise evlerine dönüp Başbakan‘ın istediği üç çocuğu doğurmakla meşgul olacaklar. Tabi bu arada da giderek yoksullaşan evlerinde tencereyi nasıl kaynatacaklarını düşüneceklerdir. Çünkü kadınlar bu dönem aynı zamanda yoksulluğun şiddeti altında da ezilmekteler. Son bir yıl içinde elektriğe, doğal gaza, suya, toplu taşıma, temel gıda maddelerine gelen zamlar, sabit gelirli aileleri eski hallerine göre üç dört kat daha yoksullaştırmıştır. Her zaman olduğu gibi artan yoksullaşma, kadınların ev içindeki yüklerinin de artması anlamına gelmektedir. Biz eğitim ve bilim emekçileri olarak tüm bunları kabul etmediğimizi ve kadına yönelik şiddete sessiz kalmayacağımızı ilan ediyoruz. 1993 tarihli Birleşmiş Milletler Viyana Deklarasyonu ile de kadın haklarının insan hakları olduğu evrensel olarak kabul görmüştür. Anayasa‘nın görevi, cinsiyet temelli doğrudan ve dolaylı her türlü ayrımcılığı yasaklamak ve kadınların en temel insan haklarından faydalanabilmeleri için fırsat eşitliği sağlamaktır. Mevcut Anayasa‘nın 90. Maddesi‘nde düzenlenen “Türkiye‘nin imzaladığı uluslararası sözleşmelerin üstünlüğü ilkesi” uyarınca CEDAW‘un ulusal mevzuatın üstünde görülmesi gerekir. Şiddet bir insan hakkı ihlalidir Kadına Yönelik Şiddete Son! Ulusal ve uluslar arası bağlayıcı hukuk düzenlemeleri uyarınca, kadına yönelik şiddeti önleyici düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. Ülkemizde toplumun şiddetten arındırılması, toplumsal barışın sağlanması için her tür ayrımcılık önlenmeli ve toplumsal sorunlara yönelik demokratik çözümü esas alan politikalar geliştirilmelidir. Başta eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik olmak üzere kamusal hizmetlere, kültürel ve çevresel kaynaklara bütçeden daha fazla pay ayrılmalıdır. İş Kanunundaki işyerinde cinsel taciz bölümü tanımı da eklenerek etkin bir şekilde uygulanmalıdır. Ayrımcılık da bir şiddettir ve kadınların işe giriş ile işyerinde karşılaştıkları her türlü ayrımcı uygulamaya son verilmelidir. 25 Kasım‘da bir kez daha kadınlara uygulanan her türlü şiddeti kınıyoruz! Ve geleceğin ellerimizde olduğu inancıyla, mücadelemizi bütün eşitsizlikler yok oluncaya dek sürdüreceğimizi bildiriyoruz! Kadına Yönelik Şiddete Son! Yaşasın Kadın Dayanışması!










