Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç‘ın 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü dolayısıyla Eğitim Sen tarafından düzenlenen “Demokratik Eğitim, Nitelikli Öğretmen” konulu konferansın açılış konuşması:
5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü dolayısıyla Eğitim Sen tarafından düzenlenen “Demokratik Eğitim, Nitelikli Öğretmen” konulu konferansa hepiniz hoş geldiniz. Sizleri, Eğitim Sen Merkez Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Eğitim-öğretim kurumları merkezli olarak geliştirilen bilgi üretimi ve paylaşımı süreçlerinin büyük önem kazandığı bir çağda yaşıyoruz. Bu durum, bir taraftan eğitimin toplumsal ihtiyaçlara uygun olarak demokratik bir içerikte örgütlenmesini gerektirirken, diğer taraftan öğretmenlerin ve bir bütün olarak eğitim ve bilim emekçilerinin genel niteliklerini arttıracak düzenlemelerin hayata geçirilmesini öncelikli bir ihtiyaç olarak ortaya koyuyor. Kapitalist sistemin geçmişte çeşitli ekonomik-siyasal nedenlerle benimsemiş olduğu eğitim modeli ya da modellerinin bir zamanlar kabul edilen “herkese eşit-parasız eğitim” anlayışı, geçtiğimiz yıllar içinde ciddi bir dönüşüme uğradı. 1980‘li yıllarla birlikte eğitim sisteminin, genel sistemle paralel olarak yeniden yapılandırılması, bu anlamda eğitimin içeriğinin demokratikleşmesinden çok “piyasaya” açılması görüşleri ağırlık kazanmaya başladı. Hepimizin bildiği gibi, bir toplumun ekonomik-toplumsal üretim koşulları içinde eğitimin ve bilimin üretilmesi, yayılması ve kullanılmasında güncel gelişmelerin yakından incelenmesi zorunludur. Ancak 1970‘li yılların ortalarından itibaren etkisini arttıran neoliberal politikalar, kapitalizme yeni gelişme ufukları kazandırma amacıyla, özellikle eğitim alanında, hizmetin sunumundan işleyişine kadar kapsamlı bir “yeniden yapılanmayı” hedeflemiştir. Söz konusu yeniden yapılanma süreci sadece eğitim sistemlerini değil, eğitim hizmetinin yürütülmesinde hayati rolü olan öğretmenlik mesleğini de olumsuz etkilemiştir. Toplumların, gelişmesi ve kalkınması açısından en itici güçlerden birisi olarak kabul edilen eğitim, tüm ülke coğrafyasında örgütlenmiş, tüm insanları kapsayan özelliğiyle başlı başına örgütlü bir sistem olarak kabul edilmektedir. Eğitimin başlı başına bir sistem olarak ortaya çıkması, örgütlenmesinden işleyişine kadar geniş bir yelpazede değerlendirilebilecek bir yapıyı karşımıza çıkarmaktadır. Demokrasi kültürünün gelişmesi, eğitim sisteminin işlevsel olmasına ve işlerliğine bağlı olarak gelişebilir. Bir ülkede demokrasi bilincinin, demokratik kültürün yerleşmesi, o ülkenin aynı zamanda uygarlaşması için en önemli kriterdir. Hepimizin bildiği gibi demokrasi, her şeyden önce bilinçli insanların sahip çıktıkları haklar, özgürlükler ve sorumluluklar yönetimidir. Bir ülkede demokrasinin ve demokratik yaşamın hayata geçmesi, toplumun tüm bireylerinin örgütlü olması, demokrasi ve örgütlenme bilincinin tüm toplum kesimlerince benimsenmesi ile mümkündür. Uzun yıllar boyunca, ülke çapında yaşadığımız deneyler, ülkemizin demokrasi bilinci ve geleneğinden yoksun olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz demokratik eğitim anlayışı, genel siyasal sistemin demokratikleşmesinden bağımsız olarak ele alınamaz. Eğitimde demokratikleşme, toplumsal kalkınmanın ve ilerlemenin bütününü kapsadığı kadar, bireyin hiçbir kişiye veya kuruma bağlı olmaksızın özgürce gelişmesi, hareket etmesi ve eğitim yönetiminde söz ve karar sahibi olması açısından son derece önemlidir. Bu durum, genel olarak içinde yaşanılan ülkenin demokratikleşmesi içinde vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Demokratik eğitim, merkezinde insan olan, onu araç değil, amaç olarak gören, bireyin ilgi, bilgi ve yeteneklerine uygun bir eğitim anlayışını ifade etmektedir. Bu anlamda demokratik eğitimin ilk ve temel amacı bireyi özgürleştirmek, onun tek yönlü olarak değil, çok yönlü olarak gelişmesini sağlamaktır. Demokratik eğitim, yaşı ve öğrenim çağı ne olursa olsun, öğrenciyi yetişkin yerine koymalı, onu kişilik sahibi, onurlu bir birey olarak kabul etmelidir. Öğrencinin kendi özgür gelişimini olumsuz etkileyen tüm engelleri ortadan kaldırmalıdır. Bireyi çağ dışı, hurafe ve batıl düşüncelerden arındırarak, bilime ve akla dayalı bir anlayış kazandırmalıdır. Öğrenciler arasında cinsiyet, ırk ve milliyet farkı gözetmeksizin her insanın değerli olduğu düşüncesini aşılamaya çalışmalıdır. Bütün bunların gerçekleşmesinde en büyük sorumluluk kimdedir? diye bir soru sorduğumuzda ilk akla gelen sadece yılın belli günlerinde hatırlanan öğretmenlerimizdir. Öğretmenler, yaptıkları işin doğası gereği kendilerini çok yönlü olarak yetiştirmek durumundadır. Ancak Türkiye‘de ne öğretmenlerin, ne de yaptığı iş eğitim-öğretim işi olanların özellikle ekonomik bakımdan gerekli desteği bulamadıkları biliniyor. Son yıllarda ekonominin büyümesi ve milli gelirin artması ile övünenler, iş büyümeden elde edilenlerin paylaşımına gelince nedense eğitim ve bilim emekçileri unutulmuştur. Türkiye‘de eğitim sisteminin yıllardır çözülmeyen sorunları, öğretmenleri ve diğer eğitim emekçilerini, diğer ülkelerdeki meslektaşlarına göre çok daha olumsuz etkilemektedir. Türkiye‘de öğretmenlerin karşı karşıya oldukları güçlükleri, hangi şartlarda çalışmak zorunda olduklarını OECD raporları da doğrulamaktadır. OECD‘nin yayınladığı “Bir Bakışta Eğitim 2008” raporunda yer alan veriler, Türkiye‘de öğretmenlerin çalışma koşulları ve aldığı ücretler bakımından OECD ülkeleri içinde son sıralarda olduğunu göstermektedir. Türkiye‘de çalışan öğretmenler ile diğer OECD üyesi ülkelerde çalışan öğretmenleri yıllık toplam çalışma süreleri açısından karşılaştırdığımızda, ülkemizde öğretmenlerin içinde bulunduğu durumu somut olarak görmek mümkün. OECD ülkeleri içinde yıllık çalışma süresi en düşük olan ülke 1265 saatle İngiltere iken, Macaristan 1864 saatle çalışma süresi en uzun olan ülke. Türkiye‘de çalışan öğretmenler ise yıllık 1832 saatlik çalışma süresi ile sondan ikinci sıradadır. Alınan maaşları karşılaştırdığımızda karşımıza daha vahim bir görüntü çıkmaktadır. Eğitim emekçilerinin normal yaşam standartlarına ulaşabilmesi için yoksulluk sınırının üstünde bir ücret alması gerekirken, Türkiye‘de bir öğretmenin aldığı aylık maaş, 4 kişilik bir ailenin insanca yaşayabileceği miktardan oldukça geridedir. Öğretmenler, öğrenimleri ve yaptıkları görevin önemi ve niteliği düşünüldüğünde, diğer ülkelerdeki meslektaşlarına göre en düşük maaşı alıyorlar. Sosyal ve özlük hakları açısından da benzer bir durum söz konusudur. Öğretmenlerin ve diğer eğitim emekçilerinin özellikle son yıllarda belirginleşen ekonomik ve sosyal sorunları, öğretmenin ekonomik ve sosyal yaşamı yanında, eğitime yönelik verimliliklerini, verilen eğitim hizmetinin niteliğini de olumsuz yönde etkilemektedir. Tüm eğitim emekçilerini ekonomik ve sosyal açıdan ihtiyaçlarının karşılanması sağlanmadıkça, yaşanan sorunların artarak devam etmesi kaçınılmazdır. Eğitim sistemine bir bütün olarak demokratik bir içerik kazandıramayan, öğretmenin en temel ekonomik-demokratik haklarını güvence altına almayan toplumların kalkınmadan, demokratikleşmeden bahsetmesi mümkün değildir. Demokratikleşmenin yolu öncelikle laik, bilimsel, demokratik, parasız eğitim hakkından tüm bireylerin eşit olarak yararlanmasından geçmektedir. Demokratik bir eğitim ve nitelikli öğretmen için eğitim sisteminin, yönetiminden işleyişine kadar tam anlamıyla demokratik bir yapının üzerinde yükselmesi gerekir. Bu gerekliliğin zorunluluğa, eğitim emekçilerinin taleplerinin gerçeğe dönüşmesi, şimdiye kadar olduğu gibi hep birlikte yürüteceğimiz kararlı ve örgütlü mücadele ile mümkündür. Konuklarımıza ve değerli katılımcılara bir kez daha hoş geldiniz diyor, hepimize kolaylıklar diliyorum….









