Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç‘ın “Üniversiteler Açılırken Yükseköğretim Sistemi Çıkmaz İçinde” başlıklı basın toplantısı metni:
Günümüzde yükseköğretim, gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Ancak konuya yıllardır ülkemizde benimsenen eğitim politikaları açısından bakıldığında, Türkiye‘deki üniversite sistemi, azgelişmişliğin bir resmi olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde üniversiteler, küresel çapta etkili olan bir dizi ekonomik, siyasal ve sosyal nitelikli politika ve bilimsel ve teknolojik alanlarda gerçekleşen bir dizi gelişmeyle birlikte, amaç, yapı ve işlev olarak değişime uğramaktadır. Üniversiteler kamusal hizmet yükümlülüklerinden uzaklaştırılmakta, “girişimci üniversite” adıyla piyasa koşullarına uygun hizmet üreten ve bu hizmeti başta öğrenciler olmak üzere “müşteri”lerine satan ticari kurumlar olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Öte yandan günümüz üniversiteleri, küresel kapitalizmin, maliyetleri sosyalleştirerek uluslararası alanda yoğunlaşan rekabet baskısını aşmaya dönük çabalarının sonucu olarak, sermayenin araştırma ve geliştirme ihtiyacını karşılayan kurumlar olarak da yeniden yapılandırılmaktadır. Üniversitelerin ticarileştirilmesi, yeni liberal paradigma bağlamında tanımlanan kalite, performans ve akreditasyon gibi kavramların üniversite stratejik planları üzerinden üniversite sistemine girmesi ile birlikte, piyasacı, sadece küresel sermaye ve onların uzantıları haline gelen büyük sermaye kuruluşlarının, holdinglerin hizmetinde olan, dolayısıyla kamusal hizmet sorumluluğundan ve özgür bilimsel üretimden uzaklaşmış bir üniversite yapısı doğurmaktadır. Eğitim kurumlarının kendi kendine kaynak yaratım süreçleri nedeniyle kamu okulları ve kamu üniversitelerinin kendi aralarındaki eşitsizlikler derinleşmiştir. Üniversiteler; nitelikli ve kamusal hizmet vermek açısından taşra-merkez üniversiteleri olarak farklılaşmıştır. Gelişmekte olan üniversitelerinin programları ve yürüttükleri faaliyetler kuruluş amaçlarıyla örtüşmemekte, bu üniversiteler içinde bulundukları kentin geleneksel anlayışına uyum sağlamakta, kenti demokratikleştirmede dönüştürücü bir özne olamamaktadır. Yeterli kadro ve altyapı olanaklarının bulunmadığı yerlerde sadece siyasal nedenlerle üniversiteler açılmaktadır. YÖK‘ün anti – demokratik, baskıcı, otoriter yapısı bugün de aynı ağırlığıyla sürdürülmektedir. YÖK sisteminin getirdiği anti – demokratik değerlerin yaygın olduğu günümüz Türkiye üniversitelerinde üniversite yönetimleri, baskı ve korku kültürünü üreterek ve sürdürerek kurumsal olarak “özgür düşünceyi” ortadan kaldırmakta; böyle bir ortamda özgür bilim üretimi olanaksız hale gelmektedir. Disiplin yönetmeliklerinin, öğretim elemanları ve öğrenciler üzerinde her türlü baskı ve korkunun bir aracı olarak çoğu kez hukuka aykırı hükümleri ile işletilmesine devam edilmektedir. Üniversiteler özgür tartışmanın olduğu kurumlar olmalıdır. Ne yazık ki üniversitelere yönelik her yeni düzenleme, karşıtını veya onu eleştireni tasfiye etmeyi hedeflemiş, bu durum da korku kültürünün üniversiteye hakim kılınmasını beraberinde getirmiştir. Yeni YÖK Başkanının atanmasından sonra başlayan ve yeni üniversite rektörlerinin atanması ile devam eden süreç de, karşıtını tasfiye etme anlayışının sadece piyasacılık üzerinden değil, aynı zamanda gerici, faşizan uygulamalar şeklinde ve bilim dışı doğmalara karşı alınan tavırla ilgili olarak da süreceğini göstermektedir. Akademisyenlerin, devletten, sermayeden, dinden bağımsız özgür akademisyen kimliği korunarak mesleklerini yürütmesi gereklidir. Özgür üniversite kavramı geçmişe değil geleceğe yönelik bir kavram olarak anlaşılmalıdır. Herhangi bir dönemde varolan modele dönüşü değil, üniversitelerin toplumsal sorumluluklarını öne çıkaran ve akademik özgürlüğü ve demokratik bir üniversiteyi hedeflemektedir. YÖK öğretim elemanı yetiştirme konusunda da başarısız olmuştur. Türkiye üniversitelerinde öğretim elemanları ağır bir ders yüküyle karşı karşıya bulunmaktadır. “Eğitim Sen Üniversite Araştırması”nın sonuçlarına göre, Üniversitelerde öğretim elemanı başına haftada yaklaşık 20 saat ders düşmektedir. Bu ders yükü, YÖK Strateji Raporu‘nda da ölçüt alınan 8 saat normunun dahi 2,5 katıdır. 8 saatlik norma göre, mevcut öğrenci sayısıyla bile, 2007-2008 öğretim yılında mevcut yaklaşık 100 bin öğretim elemanının 200 bine çıkarılması gerekmektedir. Öğretim elemanları içinde yaklaşık 39 binini öğretim üyeleri oluşturmakta, geleceğin öğretim üyesi olan araştırma görevlileri sayısı ise 35 bin civarında kalmıştır. Buna göre, sefalet ücretleri ile çalıştırılan araştırma görevlerinin durumu da, aslında ülkemizde geleceğin üniversitesine verilen değeri göstermekte, toplumun büyük kesiminin üniversite dışında kalacağını ya da öğretim üyesi olmayan üniversite binalarındaki kalabalık sınıflarda üniversite eğitimi aldıklarına inandırılmaya çalışılacaklarını göstermektedir. Oysa, ülkemizde bilimin geleceği, gençlerin öğretim üyeliği mesleğine kazanılmasına bağlıdır. Üniversitelerde yaşanan kan kaybı da göz önüne alınarak istihdam güvenceli araştırma görevlisi kadroları artırılmalı, gençlere kendilerini ve bilimi geliştirebilecekleri koşullar sağlanmalıdır. Araştırma görevlisi seçimlerinde uygulanan yabancı dil ve merkezi sınav (ALES) başarısı baraj puanları da araştırma görevlilerinin seçiminde, üniversiteler ve toplumsal kesimler arasında adil olmayan sonuçlar doğurmaktadır. YÖK sistemi, öğretim elemanlarının kendi gelişimlerini özlük hakkı olarak görmemekte; yabancı dil edinmeye ilişkin destek ve yeterli yurtdışı olanakları sunmamaktadır. Öğretim elemanları, özlük haklarındaki daraltmalar ve piyasacı rekabetin bir benzerinin yükseltmelerde kullanılması nedeniyle giderek daha çok toplumsal sorunlarla ilgisiz, gelir getirme amacına yönelen projelerde çalışmaya güdülenmektedirler. Eğitim Sen‘in Üniversite araştırması sonuçlarına göre, öğretim elemanları, ücret yetersizliği, araştırma altyapısının yetersizliği, akademik yönetim yapısının sorunları ve akademik yükseltme kriterlerinin yarattığı baskıyı temel sorunlar olarak görmektedir. Bilim topluluğu, geçimini bile sağlayamayacak kadar yoksullaştırılmıştır. Bununla birlikte üniversitelerin özerkleşmesi ve akademik özgürlüklerin genişletilmesi en genel beklentiyi oluşturmaktadır. Üniversite kadrolarının yaklaşık yarısını en mağdur kesim olarak idari personel oluşturmaktadır. Özlük hakları çok sınırlı olan idari personel üniversite olanaklarından bile bütünüyle yararlanamamaktadır. İdari personel sayısı az, idari personelin iş yükü ise son derece fazladır. Öte yandan; üniversite içinde şirketlerce istihdam edilen işçiler çok zor koşullar altında çalıştırılmaktadır. Üniversite sorunları tüm bileşenlerinin sorunlarından oluşur ve bir kısmını çözmeyi hedefleyerek üniversite sorunlarını çözmek olanaklı değildir. Raporun Tamamını PDF Formatında Okumak İçin Tıklayın









