2007 Yılı Eğitimde Sorunlar ve Skandallarla Geçti!

Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer’in basın toplantısı metni:

Eğitim sisteminin, eğitim ve bilim emekçilerinin geçtiğimiz yıllarda karşı karşıya kaldığı sorunlar, 2007 yılında ve 2007-2008 eğitim-öğretim yılının ilk yarısında artarak devam etti. Geçtiğimiz dönemde, eğitimin ve eğitim emekçilerinin sorunlarını çözme noktasında hemen hemen hiçbir somut adım atılmadığı gibi, yeni sorunlar ve skandallar yaşandı.

İşsizlik ve yoksulluğun sürekli artması, devletin kamu hizmetlerini büyük ölçüde gözden çıkarmış olması, geniş halk kesimlerini olduğu kadar eğitim sistemini ve bileşenlerini de doğrudan etkilemiştir. Bu anlamda eğitim sisteminde yaşanan sıkıntılar elbette Türkiye`de yaşanan diğer sorunlardan bağımsız değildir.

Öncelikle eğitim sisteminin yaşadığı sıkıntılar dün ortaya çıkmamış, yıllardır sürdürülen bilinçli politikaların bir birikimi olarak bugünlere gelmiştir. Ancak AKP iktidarı, bu olumsuz birikimi daha da arttırmak için elinden geleni yapmaktadır. Eğitimin ve eğitim emekçisinin bir türlü çözüme kavuşturulmayan sorunları, özellikle AKP iktidarı ile birlikte daha da artmıştır. Kamusal eğitimin zayıflatılması, eğitimin tamamen paralı hale getirilmek istenmesi, cinsiyet ve mezhep ayrımcılığına ilişkin uygulamalar, siyasi kadrolaşma uygulamaları, öğretmenlerin ek ders ücretlerindeki haksız kesintiler ve daha birçok sorun ve skandallar 2007 yılına damgasını vurmuştur.

Geçtiğimiz dönem, derslik, okul, öğretmen, memur ve hizmetli açıklarına çözüm getirilmemiş, okulların araç gereç ihtiyaçları giderilmemiş, eğitim emekçilerinin ekonomik, demokratik, sosyal ve özlük haklarında iyileştirme yapılmamış, üniversite kapılarındaki yığılmayı önlemek için gerekli adımlar atılmamıştır. Kısacası her yıl yaşanan sorunlar geçtiğimiz yıl içinde daha da artarak devam etmiştir.

Eğitimde Ayrımcı Uygulama ve Politikalar Arttı

AKP, iktidara geldiği günden bu yana eğitim alanına yönelik özel uygulamaları ile dikkat çekmektedir. Mevcut siyasi iktidar, fiili ve hukuki müdahalelerle eğitim sistemini kendi ideolojisi çerçevesinde yeniden şekillendirmek noktasında oldukça mesafe almıştır. Örneğin Okullarda peş peşe mescitlerin ortaya çıkması, özellikle alevi öğrencilere yönelik ayrımcı ve baskıcı uygulamalar, cami imamlarının okullarda din kültürü ve ahlak bilgisi dersine sokulması, öğrencilere ve öğretmenlere yönelik şiddet olayları gibi skandal uygulamaların sadece bir bölümü basına yansımıştır. Oysa yaşayanlar basına yansıyanlardan çok daha fazladır.

Geçtiğimiz yıl eğitim-öğretim kurumlarında yaşananlar, laiklik iddiasında olan bir ülkede asla yaşanmaması gereken olayların, siyasi iktidarın göz yumması ile nasıl yaşanabildiğini göstermiştir. Okullarda mescitlerin ortaya çıkması, Cuma günleri öğrencilerin toplu olarak namaza yönlendirilmesi, alevi öğrencilere yönelik yoğunlaşan baskı ve şiddet olayları, sadece buz dağının görünen yüzüdür. Eğitim sistemine egemen kılınmak istenen ırkçı-gerici  ideoloji, ders kitaplarından başlayarak tüm eğitim politikalarında egemen hale getirilmek istenmekte, bu tür girişim ve uygulamalara tepki gösteren eğitim emekçileri soruşturma ve sürgünlerle baskı altına alınmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı, bu tür olaylar ancak basına yansıyınca harekete geçmekte, ancak göstermelik soruşturmalar yaparak “soruna müdahale ediyormuş gibi” görünmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı`nın öğrenciler, veliler, öğretmenler ve basınımız tepki göstermedikçe harekete geçmemesi anlamlıdır. Çünkü eğitimde ayrımcı uygulamaları benimseyenler bu cesaretlerini Başbakan`ın söylemlerinden ve Bakanlığın uygulamalarından almaktadır. Eğitim sisteminin sorunlarını daha da derinleştiren ayrımcı uygulamalar sistemi her yönden olumsuz etkilediği gibi, çocukların gelişimi üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır.

Eğitimin Bütün Yükü Velilerin Sırtına Yıkıldı

Devletin sorumluluğunda olması gereken eğitimin yükü, siyasi iktidarların bilinçli politikalarıyla birlikte büyük oranda velilerin omuzlarına yıkılarak kamusal, parasız eğitim hakkı büyük tahribata uğratılmıştır. Kamusal eğitim, bizzat AKP eliyle paralı eğitime dönüştürülmektedir. Bölgeler, iller, okullar ve toplumsal kesimler arası eşitsizlikler düşünüldüğünde, toplumdaki gelir grupları açısından orta ve üst sınıfların lehine, yoksulların aleyhine bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Ailelerin bir çocuğa eğitim-öğretim yaşamı boyunca yaptığı harcama yaklaşık 50 bin YTL olarak hesaplanmaktadır. Bu hesaplama içerisine; servis, etüd (kurs) özel ders, dershane harcamaları dahil değildir. Eğitim hizmetinden toplumun tüm kesimlerinin yararlanması uzun bir süredir hak olmaktan çıkarılmış, sadece ekonomik gücü olanlar için bir “fırsat” haline getirilmiştir. Eğitim sisteminde son altı yıldır benimsenen politikalar, yoksul öğrencilerin eğitim hakkından daha fazla yararlanmasını değil, en alt ve en üst gelir grupları arasındaki uçurumun daha da artmasını beraberinde getirmiştir.

Eğitim sistemi, her geçen yıl daha fazla paralı hale getirilirken bu durum, milyonlarca öğrenci velisi için de önemli bir sıkıntı kaynağıdır. Veliler çocuklarını okutabilmek için bütçelerine göre çok yüksek oranlarda harcama yapmak zorundadırlar. Öğrenciler arasındaki eşitsizlikleri derinleştiren paralı eğitim uygulamaları nedeniyle her yıl çok sayıda çocuk ve genç eğitim sisteminin dışına itilmektedir. Öyle ki ücretliler çocuklarını okutabilmek ve masraflarını karşılayabilmek için bankalardan tüketici kredisi kullanarak borç batağına saplanmaktadırlar.

2002-2003 eğitim öğretim yılında ilköğretimde bir öğrenci velisinin yaptığı eğitim harcaması 720 YTL iken, aradan geçen beş yıllık dönemde bu rakam 2.460 YTL`ye ulaşmış, başka bir ifade ile sadece velilerin cebinden çıkan para 3 kattan fazla artmıştır. Eğitimin finansmanına katkı sadece öğrenci velilerinden toplanan paralarla da sınırlı değildir. Her yıl kayıt dönemlerinde “bağış” adı altında toplanan paralar yanında, öğrenci velilerinden kağıt, temizlik malzemesi, duvar boyası vb ihtiyaç maddelerinin de toplandığı bilinmektedir. Çeşitli adlar altında velilerden 60`ın üzerinde bahaneye yaslanılarak para istendiği de önemli bir gerçekliktir.

Özel Okul ve Dershanelerin Sayısı Arttı

Geçtiğimiz dönemde bir süredir benimsenen ve hayata geçirilen eğitimde ticarileştirme adımlarını dershane ve özel okul sayıları üzerinden, buralara devam eden öğrenci sayılarına bakarak görmek mümkündür. 2002-2003 eğitim öğretim yılında özel öğretimde 20.730 okul, 217.930 öğrenci ve 2900 öğretmen varken, 2006-2007 eğitim öğretim yılında okul sayısı % 73.6 artışla 36.003`e, öğrenci sayısı % 65 artışla 359.131`e, öğretmen sayısı ise 25 bine çıkmıştır. Özel öğretim istatistiklerinin bu kadar hızlı artmasının ardında, özellikle AKP Hükümeti dönemindeki doğrudan ve dolaylı teşviklerin etkisinin olduğu açıktır.

Dershanelere giden öğrenci sayısı son yıllarda sürekli artış göstermiştir. 2002 yılında özel dershane sayısı 2.122 iken, 2007 yılında bu rakam 3.986`ya ulaşmıştır. Aynı dönemde öğretmen sayısı ise, 19.881`den 47.621`e yükselmiştir. Bu dönemde dershaneye giden öğrenci sayısı da 1 milyonun üzerine çıkmıştır. Dershane sisteminin gelişmesiyle birlikte eğitim sisteminin nitelik olarak daha da gerilediği söylenebilir. Eğitimin niteliği düştükçe özel ders ve dershane sistemi büyümüştür. Bu durumun doğal sonucu olarak, eğitim sistemi ve veliler, bir anlamda dershanelere çalışmaya başlamış, ekonomik gücü olan veliler astronomik rakamlarla çocuklarını dershaneye gönderirken, ekonomik gücü olmayan velilerin çocukları doğrudan sistemin dışına itilmiştir. AKP iktidarı, öğrencileri sınava ve dershane sistemine iten bu sistemi pekiştirmekte ısrarcı davranmayı sürdürmüştür. Nitekim Ortaöğretime geçiş için gündeme getirilen Seviye Belirleme Sınavı (SBS) ile mevcut sistem, ilköğretim düzeyindeki çocukları da dershane sistemine mahkum etmekte ve borçlu toplum resmine daha da katkı yapmaktadır.

Bütçeden Eğitime Ayrılan Pay Hala Yeterli Değil!

1980 sonrası oluşturulan merkezi bütçeler, giderek piyasa mekanizması ile bütünleşmeyi sağlayacak şekilde oluşturulmuş ve kamu kaynakları sosyal hizmetler dışındaki alanlara kaydırılarak, piyasaya terk edilmiştir. Bütçenin toplam ekonomi içindeki payının yetersizliği, yeterli vergi kaynağının olmaması, ekonomik gelişme sürecinin istenen düzeyde gerçekleşememesi nedeniyle başta eğitim ve sağlık olmak üzere, kamu hizmeti uygulamalarının geliştirilmesi bilinçli olarak engellenmiştir.

Son 6 yılın rakamlarına bakıldığında, artan öğrenci sayısına karşın Milli Eğitim Bütçesinin, ortaya çıkan ihtiyacı karşılayacak kadar artmadığı görülecektir. İktidarı döneminde Türkiye`ye “çağ atlattığını” iddia edeler, borç almak hariç, diğer tüm alanlarda olduğu gibi, eğitim politikalarında da sınıfta kalmıştır. Eğitime bütçeden ayrılan paylar bu durumun en açık kanıtı niteliğindedir.

Son yıllarda eğitime bütçeden ayrılan pay rakamsal olarak artmakla birlikte eğitimin Milli Gelir içindeki payı fazla değişiklik göstermemiştir. Öyle ki, Türkiye`den sadece Eğitim Sen`in üyesi olduğu 30 milyon üyeli Eğitim Enternasyonali`nin verilerine göre, Türkiye`de Gayri Safi Milli Hasıla`dan (GSMH) eğitime ayrılan pay, sosyo-ekonomik yapısı itibariyle ülkemizin çok gerisinde olan ve çoğunun haritadaki yerini bile bilmediğimiz Barbados Adaları (%7.1), Brunei Sultanlığı (%4.8), Fildişi Sahilleri (%4.6), Kiribati (%11.4), Fiji (%5,2), Vanuatu (%7.3), Honduras (% 4) gibi ülkelerin bile gerisindedir.

Özellikle 1990 sonrası ülke ekonomisini alt-üst eden krizlerin sıklaşması, ekonomide olduğu gibi eğitim hizmetlerinde de büyük yapısal sorunlara neden olmuş, çözüm olarak eğitimin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi uygulamaları gündeme getirilmiştir.

Eğitim Emekçileri Daha da Yoksullaştı

Geride bıraktığımız yarıyılda, eğitim emekçilerinin sosyal ve ekonomik kazanımlarına dönük tehditler artarak sürdü. İktidar, gerçek enflasyon ve yoğun iş yükü karşısında eğitim emekçilerini korumasız bıraktı ve bu durum birçok eğitim emekçisini ayakta kalabilmek için ek iş yapmaya zorladı. 2007-2008`in birinci yarıyılının başlangıcında 640 YTL olan açlık sınırı Ocak ayında 700 YTL`ye, yoksulluk sınırı ise 2 bin YTL ‘den 2.300 YTL`ye dayanırken, eğitim emekçilerinin güvencesiz çalıştırılmaları, bayramlarda ücretlerinde kesintiye gidilmesi ve gerçek enflasyon karşısında ücretlerinin eriyip gitmesini amaçlayan AKP iktidarı bu da yetmezmiş gibi Dünya Bankası Türkiye Direktörü`nün “Türkiye`de öğretmen maaşları çok yüksek, düşürün” şeklindeki açıklamaları karşısında “evet yüksek, ama düşürmeyi düşünmüyoruz” diyerek açlık sınırında yaşayan eğitim emekçileri açısından mevcut ücretleri birer lütufmuş gibi yansıttı. Bu durum, geride bıraktığımız döneme damgasını vuran önemli olaylardan biri olarak not edildi.

Okullarda Şiddet Olayları Eksik Olmadı

Toplumsal-ekonomik olumsuzlukların ve gelir adaletsizliğinin bu denli derinleştiği ülkemizde, okullarda yaşanan şiddet, eğitim alanının en önemli sorunları arasında yer almaktadır. Şiddet, sosyo-ekonomik nedenlerin ortaya çıkardığı bir olgu olmasına karşın, sorunun çoğu zaman bir “güvenlik sorunu”na indirgenmiş olması, okullarda şiddet olaylarının azaltılmasının önündeki en büyük engeldir. Milli Eğitim Bakanlığı`nın sorunu “güvenlik sorunu” olarak algılaması, Türkiye ve eğitim sistemimiz açısından büyük bir talihsizliktir.

Bakanlığın açıkladığı resmi rakamlara göre geçtiğimiz yıl okullarda meydana gelen şiddet olaylarında 6 çocuk ölmüş, 77 çocuk yaralanmıştır. Bakanlığa göre, 2007-2008 eğitim-öğretim yılının ilk yarısında ise 2 öğrenci hayatını kaybetmiş, 5 öğrenci de yaralanmıştır. Öncelikle bu rakamların sadece basına yansıyanlar olduğunu belirtmek gerekir. Okulda şiddet basına yansıyanlardan çok daha fazladır. Üstelik sadece öğrenciler arasında değil, öğrenci-öğretmen, öğretmen-öğretmen arasında da şiddet olayları yaşanmaktadır.

Türkiye`de okullar büyük, sınıflar kalabalık, bahçeler yetersiz, laboratuvarlar, spor salonları ve kütüphaneler yok denecek düzeydedir. Bu koşullar altında öğrencilerin kendini gerçekleştirebileceği olanaklar azdır. Altyapı ve fiziki koşulların karşılanmasına yönelik tedbirlerin alınması şiddete yol açan stres kaynaklarını azaltabilir. Bunun yanı sıra “okullarda sivil polis görevlendirmek” gibi sorunu daha da arttıracak uygulamalar yerine, yeterli sayıda rehberlik ve sosyal hizmet uzmanlarının istihdam edilmesi sorunun daha bilimsel ve sağlıklı çözülebilmesini sağlayacaktır.

Eğitimde Siyasi Kadrolaşma Önemli Bir Sorun

AKP`nin eğitimi ırkçı-gerici öğelerle kuşatma altına alma çabalarının en somut göstergesi son dönemde daha da yoğunlaşan kadrolaşma çabalarıdır. Eğitim sisteminin tümünde, ilköğretimden üniversitelere kadar geniş bir alanda yoğun siyasi kadrolaşma yaşanmaktadır. Okul müdürlükleri ve müdür yardımcılarına kadar her alanda yoğun siyasi kadrolaşma yaşanmaktadır.

Bugüne kadar pek çok kadrolaşma uygulaması Eğitim Sen`in hukuksal girişimleri ile yargıdan dönmüş, ancak yargı kararları uygulanmayarak hukuksuzluğun başka bir hali uygulamaya konulmuştur. Sendikamızın çabalarıyla, lehte sonuçlanan yargı kararları olmasına karşın, en yoğun kadrolaşma çabalarını Milli Eğitim Bakanlığı`na bağlı okul ve kurumlarda görmek mümkündür. “Ben yaptım oldu” anlayışı, “Ben yasaları, yargı kararlarını tanımam” şekline bürünmüştür. Kadrolaşma ve özel okullara ilişkin girişimler, bu “yasa dışılığın” tipik örnekleridir.

Eğitimde Esnek İstihdam, Niteliği Daha da Düşürüyor

Anayasanın 128. maddesinde; “Devletin kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.

Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir” hükmüne yer verilmiştir.

Eğitim ve öğretim hizmetinin geçici olmadığı, kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler arasında yer aldığı açıktır. Dolayısıyla eğitim ve öğretim hizmeti veren öğretmenlerin, Devlet Memurları Yasasının 4/C maddesi kapsamında ve geçici olarak veya 4/B maddesi kapsamında sözleşmeli olarak çalıştırılmaları, Anayasanın 128. maddesine açıkça aykırıdır.

657 sayılı Devlet Memurları Yasasının 4/C maddesinde “Geçici”, 4/B maddesinde de “Sözleşmeli personel” tanımlanmıştır. Yasanın 4/C maddesi uyarınca geçici öğretmen alınmasına son verilmiş olsa da, bakanlıkça düzenli olarak sözleşmeli öğretmen atanmaktadır. Oysa Yasanın 4/B maddesi, “Kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere mahsus olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç gösteren geçici işlerde” sözleşmeli personel çalıştırılabilecektir. Oysa öğretmenler eliyle sunulan eğitim hizmeti, yukarıda da dile getirildiği gibi, geçici bir iş olarak tanımlanamaz. Öğretmenlerin, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okul ve kurumlarda sürekli görevleri yerine getirdiği açıktır.

Öğretmen gereksiniminin, sözleşmeli öğretmen yerine kadrolu öğretmenlerle karşılanması eğitimin niteliğinde yaşanan erozyonu tamamen durdurmasa da azaltacaktır.

Türkiye`de pek çok alanda olduğu gibi, eğitim sisteminde de yıllardır birikerek büyüyen ve artık yapısal hale gelmiş çeşitli sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunları ana başlıklar ve rakamlarla ifade etmek gerekirse;

  • Türkiye`de okullaşma oranı ilköğretimde net %90,13, ortaöğretimde net %56, 51`dir. İlköğretim zorunlu olmasına karşın ilköğretim çağ nüfusunun %9,87`si eğitim hakkından yararlanamamaktadır. Yine ortaöğretim çağ nüfusunun %43,49`u ortaöğretime devam etmemekte ya da edememektedir.
  • İlköğretim öğrencilerinin öğretim şekline göre %45`i normal eğitim yapan okullarda, %55`i ikili eğitim yapan okullarda okumaktadır. Öğretim şekline göre ilköğretim okullarının %77`sinde normal eğitim, %23`ünde ikili eğitim yapılmaktadır. Ancak şehir ilköğretim okullarının üçte ikisinde ikili öğretim yapılmaktadır.
  • Bugün Türkiye`de sınıf mevcutlarının 30 öğrenciye düşürülmesi için 85 bin dersliğe gereksinim bulunmaktadır. Şu anda var olan öğretmen açığı ise 60 bindir.
  • Eğitimin niteliğini yükseltmek için derslik yapımına paralel olarak her yıl en az 50 bin kadrolu öğretmen ataması yapılmalıdır. 30 öğrencili sınıflar için yılda 40 bin derslik yapılması durumunda derslik açıkları iki yılda bitirilebilir.
  • Okullarda araç-gereç, kütüphane, altyapı donatım yetersizlikleri hala giderilememiştir;
  • Sınıf mevcutları büyük kentlerde ortalama 45-50 civarındadır;
  • Ders kitaplarının içeriği bilimsel olmayan, ırkçı-gerici-cins ayrımcı öğelerle doludur;
  • Yoksulluk sınırının 2 bin YTL`yi aştığı Türkiye`de eğitim emekçileri ortalama 1075 YTL aylık almaktadır. Memur ve hizmetliler ise, açlık sınırının altında bir ücretle yaşamaya mahkum edilmiştir. Eğitim emekçilerinin neredeyse tamamı yoksulluk ve açlık sınırında yaşam mücadelesi vermektedir.
  • Çalışma yaşamında yaşanan antidemokratik uygulamalar devam etmekte, özellikle Eğitim Sen üyelerine yönelik baskı, sürgün ve cezalandırmalar yaşanmaktadır. Öğretmenlerin yer değiştirme ve sağlık giderleri gibi özlük sorunları devam etmektedir. 2007 yılına ait, öğretmenlerin sağlık ve tedavi giderlerinin ödenmesine yönelik sıkıntılar sürmektedir.
  • Sendikal örgütlenme önündeki yasal ve fiili engeller kaldırılmamış; ILO sözleşmelerine aykırı bir şekilde grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkı yönünde herhangi bir adım atılmamıştır. ,
  • Eğitime destek personeli açıkları (hizmetli-memur) eğitim sisteminin önemli bir sorunu olarak devam etmektedir.

Sonuç

Eğitim sisteminde yaşanan sorunlar tüm eğitim emekçilerini olumsuz etkilemektedir. Yıllardır grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı mücadelemizin ne kadar haklı olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Siyasi iktidarlar, kendilerini zorlayacak bir gücü karşılarında görmeyince sorunların çözümü için adım atmamaktadır.

Eğitim sisteminde yaşanan sorunların çözülmesi için, öncelikle eğitim felsefesinin değişimini öngörmek gerekir. Eğitim sistemine yeni bir bakış açısı kazandırmaksızın yapılan “yeniden yapılanma” çabaları anlamlı olmayacaktır. Yeniden tanımlanacak bir eğitim paradigmasında öncelikle eğitimin yeni görev ve amaçlarının ne olması gerektiği açıklanmalıdır.

Merkezden statükonun korunmasına yönelik yönetim yerine, katılımcı, özerk, demokratik yönetim anlayışı benimsenmeli ve uygulanmalıdır. Eğitim sisteminin içinde bulunduğu sorunların aşılması, Türkiye`de eğitimi hak ettiği noktaya taşımak, ancak gerçekleştirilecek köklü değişikliklerle olanaklı olabilir. Bu nedenle eğitim sisteminde yapısal değişiklikler gereklidir. Okul öncesi eğitimden başlayarak eğitim yatırımlarına, ders kitaplarının hazırlanmasından eğitim yöneticilerinin belirlenmesine; sınıf mevcutlarından eğitimin bilimsel, demokratik, laik yönünün geliştirilmesine; derslik, okul, öğretmen açıklarından eğitimin genel bütçe içindeki payına kadar, eğitimin hemen her alt konusunda köklü bir değişime gereksinim vardır. Bu değişiklikler yapılmadan atılacak her adım, eğitimin sorunlarını yarına havale etmekten öteye gitmeyecektir.

AKP iktidarı mevcut sorunları ve toplumsal eşitsizlikleri geride bıraktığımız dönemde daha da derinleştirerek karanlık bir gelecek tablosunun oluşmasına da neden olmuştur. Sorunlar artarak devam etmekte, çözüm için hiçbir yapıcı yaklaşım geliştirilmemekte ve aksine kamusal eğitimin yıkımı doğrultusunda çocuklarımızın geleceği karartılmaktadır. Geride bıraktığımız dönemin not edilmesi gereken özelliklerinden birisi de budur. AKP, yine kırıklarla dolu bir eğitim karnesini hak etmektedir.

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu