Alaaddin Dinçer’in 6. Dönem 7. Başkanlar Kurulu Açılış Konuşması

Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin DİNÇER tarafından, 6. Dönem 7. Başkanlar Kurulu toplantısında yapılan açılış konuşması metnidir:

Ülkemizin Geleceğini Emperyalistlerin-Gericilerin Eline Bırakmayalım Demokrasi-Özgürlük Ve Barış İçin Mücadele Edelim

ABD`nin Ortadoğu müdahalesi sonrasında yaşanan gelişmeler, önümüzdeki dönemde dünyada yaşanacak gelişmelere damgasını vuracak gibi görünüyor.  Son olarak İsrail ile birlikte Lübnan`a saldıran, ABD, Ortadoğu`nun tamamını kapsayan bir planı parça parça hayata geçiriyor. Bu plan dahilinde önümüzdeki dönemde yeni saldırı ve işgallerin yaşama geçirilmesi söz konusu olacaktır.

ABD`nin saldırıları ile kaosa sürüklenen Irak ise etnik bir boğazlaşmanın eşiğindedir. Her tür mezhepsel-etnik farklılığı körükleyerek çatışmaların temelini hazırlayan ABD bu kaos ortamında ilerlemektedir. ABD Başkanı Bush, ilk kez Irak`ta yenildiğini kabul etmiştir. Ortadoğu`daki direnişin ABD`ye Vietnam Sendromu`nu hatırlatması, Amerikan toplumunun saldırı ve işgallere olan desteğini azalacağının bir göstergesi olarak okunabilir. Ancak bu veriler ışığında ABD`nin Ortadoğu`daki saldırı planlarından geri adım atacağını söylemek henüz mümkün değildir.

Ortadoğu`da yaşanan savaş ve işgal, emperyalizmin yönelimleri doğrultusunda önümüzdeki dönemde de sürecektir. Bush, Irak`ta yenilgiyi kabullenirken, aynı zamanda yeni bir strateji ile, daha geniş bir ittifak kurarak saldırıyı sürdürmek niyetini ortaya koymaktadır. Bu gelişmeler kuşkusuz Türkiye`yi de etkilemektedir. AKP, Lübnan`a asker göndererek ABD`nin bölgedeki çıkarlarına uygun adım atacağını göstermişti, önümüzdeki dönemde Türkiye`nin savaş ve işgale ortak olmaması, emperyalizmin dümen suyundan çıkması doğrultusunda, barış ve kardeşlik daha bir kararlılıkla savunulmalı, Türkiye`nin savaşa ortak olmasının önüne geçilmelidir.

Demokratikleşme Sorunu Sürüyor

Türkiye son aylarda baskıcı-otoriter dönemlerin izlerini taşıyan bir yönelim içerisine girmiştir. Ülkenin temel sorunlarının demokratik yollardan çözülmesine ilişkin her tür düşünce baskı altına alınarak, baskıcı-otoriter, şiddete dayalı yöntemler ön plana çıkartılıyor. Ülkenin demokratikleşmesi ve temel meselelere şiddet dışı çözümler üretilmesi, şiddetten beslenen çevreleri rahatsız ettiği artık gözle görünür bir durum haline geldi.

Demokratik tartışma zeminlerinin ortadan kaldırıldığı, şiddetin tek çözüm yolu olarak dayatıldığı bir süreç uzun süredir yaşanmaktadır. Bir yandan her tür demokratik talep değiştirilen Terörle Mücadele Yasası kapsamında ve 301. madde ile baskı altına alınmaya çalışılırken, toplumda yaratılan milliyetçi hezeyan ile her tür farklılığa karşı dışlayıcı bir tutum da gelişmektedir.

Yıllardır ülkemizin kanayan yarası olan Kürt sorununda yaşanan ateşkes süreci, barış sürecinin geliştirilmesi için önemli bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Bugün artık yaşanan acıların son bulması noktasında toplumsal bir talep açığa çıkmakta, cenazelerin artık son bulması istenmektedir. AKP, toplumun bu talebini, kamuoyunun bu çağrısını dikkate alarak sorunun çözümü noktasında adım atmalı, Kürt sorunun demokratik mekanizmalar içerisinde çözülmesi noktasında inisiyatif geliştirmelidir.

Kürt sorunun demokratik ve barışçıl yollardan çözümü noktasında, ülkemizin tüm demokrasi ve barış güçlerine önemli görevler düşmektedir. Kürt sorununda çözümsüzlük, halklar arasında bugün yaşanmaya başlayan düşmanlığın artması, etnik bir çatışmanın temellerinin de oluşması anlamına gelmektedir. Bu nedenle tüm demokrasi ve barış güçleri, sorunun demokratik çözüm imkanın güçlendirilmesi  noktasında adım atmalı, halkların eşit koşullarda bir arada yaşadığı bir Türkiye`nin yaratılması noktasında çözüme katkı sunmalıdır.

Türkiye`nin Eşitlikçi-Özgürlükçü Bir Sese İhtiyacı Var

Türkiye gerilimli bir süreçten geçiyor. Toplum laik-antilaik eksenindeki bir saflaşmanın içerisine çekiliyor. Bir yanında gericiliğin diğer yanıyla da milliyetçiliğin hakim olduğu kamplaşma nedeniyle, toplumu adeta abluka altına alıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla bugün yaşanmaya başlayan gerilimler önümüzdeki dönemde artacak, siyaset bu gerilim noktası üzerinden saflaştırılacak gibi görünmektedir. Yaşana bu sürece demokrasiden, eşitlikten, özgürlükten yana bir müdahale geliştirilemediği takdirde, Türkiye`nin geleceğinin bugünkünden dahi kötü olacağı ortadadır.

AKP eliyle toplumsal ve siyasal yaşamda yaygın bir muhafazakarlaşma yaşandığı artık bir gerçeklik haline gelmiştir. Bunun karşısında ise laiklik üzerinden milliyetçi-otoriter bir muhalefet cephesi de oluşmuş durumda. Yani kısaca özetlersek, gericiliğin alternatifin milliyetçilik olduğu bir Türkiye`de yaşıyoruz bugünlerde.

Türkiye`nin bu gidişatının önüne geçmek, özgür ve demokratik bir Türkiye yaratabilmek, bu karşıtlığın ötesinde eşitlikçi ve özgürlükçü fikirler doğrultusunda başka bir sesin ortaya çıkartılması ile mümkün olacaktır. Toplumdaki yaygın muhafazakarlaşma ve gericileşmeye karşı duran, milliyetçi-otoriter düşünceler arasına mesafe koyan bir alternatif geliştirilmesi ancak toplumu bu ablukanın dışına çıkartabilecek, Türkiye`yi bu cendereden kurtaracaktır.

Neo-Liberalizmin Tahribatına Son Verilmelidir

Türkiye AKP eliyle neo-liberal politikaların uygulama haline getirilmeye devam ediyor. AKP, ‘piyasa toplumu` yaratma amacı ile uyguladığı politikalarla, bütün alanları sermayenin etkinliğine açıyor. Özelleştirme, ticarileştirme yoluyla kamusal hizmet anlayışı ortadan kaldırılıyor.

Danıştay kararları ile kesintiye uğrasa da- TÜPRAŞ, Erdemir, PETKİM, Türk Telekom, TEKEL, Sümer Holding, THY gibi kuruluşlar ile birlikte liman, madencilik işletmeleri ve şeker fabrikaları gibi cumhuriyetin köklü kuruluşları sermayeye devredilmiştir. Eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesine yönelik adımlar atılmış, sosyal güvenlik ortadan kaldırılmıştır. AKP kamuya ait ne varsa ortadan kaldırmaktadır. AKP tarafından sosyal güvenliği piyasaya devretmek üzere hazırlanan, Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası yasa tasarısının memurlarla ilgili bölümü Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Biz, bu yasa tasarısının tamamen reddedilmesini, sosyal güvenliğe ilişkin düzenlemenin emekçiler ve onların örgütleri ile birlikte yeniden düzenlenmesini istiyoruz.

AKP`nin ekonomi politikaları son olarak en açık biçimde 2007 bütçesinde görülmektedir. 2007 bütçesinin kamu harcamaları bölümü ve yatırımlar dondurulmuştur. Devlet eğitim kurumlarına destek vermiyor, dolayısıyla veliler sınıf döşüyor, ayrıcalıklı, parası olan öğrenciler birer kişilik sıralarda oturuyor, gariban ve halktan öğrenciler kalabalık sınıflarda eğitim görmek zorunda bırakılıyor. Sağlık alanında  her türlü hizmet para karşılığında satılmaya çalışılıyor.

Bütçe IMF`nin Tercihlerine Göre Değil Halkın İhtiyaçlarına Göre Yapılmalıdır

Eğitim alanında yaşanan tüm sorunlara rağmen, 2006 yılında 16.5 milyar YTL ola eğitim bütçesi, artan okul, derslik ve öğrenci sayısına rağmen sadece 21,3 milyar YTL olarak belirlenmiştir. Üstelik bu rakamın 13,5 milyar YTL`sini (%63) personel harcamaları oluşturmaktadır. Yeni müfredatın uygulanmaya başlanması ile birlikte eğitim harcamalarında anormal bir artış yaşanmış ve Milli Eğitim Bakanlığı okullara yeterli ödenek ayırmadığı için eğitim harcamalarının önemli bir bölümü öğrenci velilerinin üzerinden karşılanmaya başlanmıştır.

Başbakan`ın ve diğer Hükümet yetkililerinin “bütçeden en çok pay eğitime ayrıldı” söylemlerine karşın, 2007 bütçesinden eğitime ayrılan pay, eğitim sisteminin zorunlu ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan uzaktır. Üstelik eğitime velilerin katkısının her geçen yıl daha çok artması, eğitimde yaşanan ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarının ne kadar yaygınlaştığını göstermektedir.  Eğitimin paralı hale getirilmesine karşı sendika olarak bir süre önce ‘Eğitime bütçe Okuluma Ödenek İstiyorum` başlığı altında bir kampanya yürüttük. Birçok demokratik kitle örgütünü, siyasi parti yetkilileri ile bu doğrultuda görüşmeler yaptık, ülkenin dört bir yanında halkla buluştuk. Kampanya kapsamında 1 milyon imza toplayarak, talebimizi Meclis Başkanlığı`na iletmiştik. Neo-liberal politikalara karşı, eğitimin herkes için nitelikli ve parasız olması için bütün emek ve demokrasi güçleri ile birlikte önümüzdeki dönemde de mücadele etmeye devam edeceğiz.

2007 bütçesi Türkiye`nin, emekçilerin, halkın ihtiyaçları doğrultusunda değil, IMF ve Dünya Bankası`nın emirleri doğrultusunda, sermayenin ihtiyaçları dikkate alınarak hazırlanmıştır. Bu ekonomi politikalarına karşı bütün emek güçleri, kamusal hizmetlerin korunması ve geliştirilmesi için, eğitimin, sağlığın parasız olması için daha kararlı ve ortak bir mücadele yürütmelidir.

Üç Kapı Üç Kilit Açılmalı Ölümler Artık Durmalıdır

F tipi cezaevleri konusu Avukat Behiç Aşçı`nın ölüm orucuna yatması ile tekrar gündeme geldi. Behiç Aşçı bugün ölüm orucunun 262. gününde ve diyor ki ‘bir adım atılırsa ben de ölüm orucunu bırakırım`. F tipi cezaevlerindeki koşulları protesto etmek için bugüne kadar 122 kişi ölüm oruçlarında hayatını kaybetti. Ölümler sessizce yaklaşmaya, artmaya devam ediyor. Yaşananlar karşısında ise AKP hükümeti ve Adalet Bakanı sessizliğini koruyor.

Bugün, Avukat Behiç Aşçı`nın ve ölüm orucundaki diğer insanların, ölümlerini durdurmak için, yaşamdan yana tavır almanın, yaşamı kararlıkla savunmanın, demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden yana olan herkesin, hepimizin görevi olduğu ortadadır. Hükümet ve Adalet Bakanlığı bu ölümlere seyirci kalmamalı, yeni ölümler yaşanmaması için derhal çözüm üretilmelidir. F tiplerindeki tecridin kaldırılması, buraların insan haklarına uygun bir şekilde düzenlenmesi gerekmektedir

Üniversitelere Yönelik Saldırılar, Bilime, Özgürlüğü Ve Öğrenim Hakkına Saldırıdır

Son zamanlarda üniversitelere yönelik sistematik bir saldırı gerçekleştiriliyor. Son bir ay içerisinde yaklaşık on beş üniversiteye faşist saldırılar gerçekleşti. Öğretim görevlilerinden öğrencilere kadar herkes bu saldırılardan nasibini aldı. Gazi Üniversitesi`nde önce bir öğrencinin vurularak yaralanması ardından da olaya karışan şahsı yakalayan polis memurun öldürülmesi ile başlayan olaylar, İstanbul`da, İzmir`de, Gaziantep`de, Samsun`da, Çanakkale`de, Ankara`da gerçekleşen saldırılar ile sürdü. Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Kadir Cangızbay`ın arabası param parça edilip tehdit mektubu yazıldı. En son olarak bu hafta içinde Mersin Üniversitesi`nde vahim olaylar yaşandı. Önce faşist güçler üniversiteyi girerek öğrencilere saldırdı, olayın ardından saldırıyı kınamak için basın açıklaması yapan öğrencilere bu kez de polis saldırarak, 54 öğrenciyi göz altına aldı.

Üniversitelere yönelik bu saldırılar, sıradan olaylar ya da öğrenci grupları arasındaki çatışmalar olarak değerlendirilemez. Bu olaylar ülkemizin son zamanlarda yaşadığı gerilimli süreç ve bu süreçte alınmaya çalışılan pozisyonlardan ayrı değildir. Üniversitelere yönelik .saldırılar, bilime, özgürlüğe ve öğrenim hakkına yönelik saldırılardır. Üniversitelere yönelik saldırılar karşısında geçen hafta, öğretim elemanları bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Öğretim elemanlarının üniversitede gelişen olaylara karşı gösterdiği tepki manidardır, önümüzdeki günlerde de üniversitelere yönelik saldırılara karşı bilimin, özgürlüğün ve öğrenim hakkının korunması için öğretim elemanlarından, öğrencilere ve tüm demokrasi güçlerine önemli bir sorumluluklar düşmektedir.

Okullarda Şiddet Gün Geçtikçe Yaygınlaşıyor

Ülkemiz ve eğitim sistemi açısından önemli sorunlardan bir tanesi de okullarda yaşanan şiddet olaylarıdır. Özellikle liselerde yaşanan kavgalar ve işlenen cinayetler, acil çözüm üretilemediği sürece şiddet olaylarının artarak devam edeceğinin işaretlerini vermeye başlamıştır. Şiddet salt okullarda değil, yaşamın her alında karşımıza çıkan bir olgudur. Sokakta linç görüntüleri, kavgalar, savaşlar…Şiddetin bu denli yaygınlaşmasını anlamak için öncelikle şiddetin kaynağı üzerinde durmak gerekir. Şiddetin kaynağı, şiddetin merkezileştiği yer, yani sistemin kendisidir. Sistem bizzat şiddet uygulayıcısı olarak ve şiddeti tetikleyen, nedenlerini yaratan unsur olarak yaşananlara kaynaklık etmektedir.

Ülkemizde liselerde olup bitenleri bu nedenle diğer şiddet olaylarından ayrı düşünemeyiz. Şiddet ve ölümün gerçeklikle bağlantısının koptuğu, savaşın ve savaş oyunlarının birbirine karıştığı bir çağda yaşıyoruz. Gerçekliğin yitirilmesi şiddeti uygulamasını kolaylaştırmaktadır.

Diğer yandan da küresel kapitalizmin gelişimi, dünyada eşitsizlikleri ve yoksulluğu da yaygınlaştırıyor. Toplumsal hayata karışamayanlar, dışlananlar kendilerini şiddetle ifade etme eğilimi içerisine girmektedirler. Ülkemizde de gençlik, 80 sonrasında baskı altına alındı. Düşünme, eleştirme, sorumluluk alma, kendi geleceği hakkında söz söyleme gibi kendi gerçekleştireceği edimlerden uzak tutuldu. Yaşanan bu kimliksizlik de bugün gençlerin şiddete olan eğilimlerinin nedenlerinden birisidir.

Bütün bunlar göz önüne alındığında meselenin bir güvenlik sorunundan daha derin kökleri olduğu görülmektedir. Sorun güvenlik tedbirlerinin arttırılması ile çözülemez, çözüm daha eşitlikçi bir toplumun kurulması, sosyal hizmetlerin geliştirilmesi ve gençlerin gelişim sürecinde eleştirel bakabilme, özgür düşünme yetilerine kavuşmalarını olanaklı kılacak bir eğitim sisteminin geliştirilmesi ile mümkün olabilecektir.

Eğitimin Sorunları Kadrolaşmanın, Özelleştirmenin Gölgesinde Büyüyor

Cumhuriyet tarihinin en yaygın ve en hızlı kadrolaşma operasyonu geçtiğimiz dört yılda AKP hükümeti tarafından yapılmış, eğitim alında adeta bir kadrolaşma rekoru kırılmıştır. Eğitim alanında yaşanan kadrolaşma, öyle ciddi boyutlara gelmiştir ki artık eğitimin ve toplumun geleceğini tehdit eder boyuttadır. Sendikamızın son dört yılda yaptığı tespitlere göre, görevden alınan ve göreve yeni atanan yönetici sayısı on binlerle ifade edilen rakamlara ulaşmış bulunmaktadır.

Son dönemde eğitimin gündeminde önemli bir yer tutan özel okullar yasası, Türkiye`nin eğitim anlayışı temelden değiştirilmekte, önceliği özel öğretim kurumlarına verilmektedir. Özel okular yasası ise, eğitimi devletin vermesi gereken öncelikli bir hizmet olmaktan çıkarmış, parası olanın kullanabileceği bir fırsat seviyesine indirgemiştir.

Eğitimin sorunlarına çözüm üretmek amacıyla toplanan 17. Milli Eğitim Şura`sı imam hatip ve katsayı tartışmalarının gölgesinde yapılmış, ilk defa bir Eğitim Şura`sı sorunların çözümüne yönelik somut tartışmalar yapılmadan tamamlanmıştır. 17. Milli Eğitim Şurası, bir Eğitim Şura`sı olmaktan çok, AKP`nin siyasal ihtiyaçlarını meşrulaştırmaya çalıştığı bir platform işlevi görmektedir.

Eğitimin bir diğer önemli sorunu ise, eğitimin vazgeçilmez unsuru öğretmenlerin yaşadığı sorunlardır. MEB rakamlarına göre Türkiye`de öğretmen açığı 165 bindir. Bakanlık kalan boş kadrolara öğretmen atamak yerine iş güvencesiz ve düşük ücretli çalışacak sözleşmeli öğretmen ataması yapmaya devam etmektedir. Eğitimin niteliği öğretmenin niteliği ile doğru orantılıdır. Öğretmenlik mesleği düzenlilik ve süreklilik gerektirir. Sözleşmeli öğretmenlerin mevcut çalışma koşulları ile öğrencilere faydalı olabilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle bütün öğretmenler kadrolu ve iş güvenceli olarak çalıştırılmak zorundadır.

AKP`nin uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalarına, gerici-ırkçı kadrolaşmaya, IMF ve Dünya Bankası talimatlarıyla oluşturulan bütçeye karşı, kamu emekçileri 14 Aralık`ta tüm Türkiye`de iş bıraktı. 14 Aralık eylemine yönelik olarak yapılacak değerlendirmelerimizde “kaç işyerinin gezildiği”, “kaç kişi ile yüz yüze görüşüldüğü” vb. ölçütlerin de değerlendirmelere katılması gerekir. Bu açıdan bakıldığında 14 Aralık eylemi öncesinde yürütülen çalışmalarda sendikamızın etkinliği tüm Türkiye çapında hissedilmiş, bu durum alanın önemli bir bölümünü Eğitim Sen üyelerinin oluşturmasını beraberinde getirmiştir.

Önümüzdeki dönemde, emeğe ve emekçilere yönelik saldırılar karşısında, sendikal hareketi tek tek işyerlerinde dayanarak yeniden inşa etme, büyütme sorumluluğumuz vardır. Kökenleri yüz yıllık mücadele tarihine dayanan, Türkiye ve dünya sendikal hareketine fiili-meşru mücadele anlayışın kazandıran kamu emekçileri sendikal hareketinin belkemiğini oluşturan eğitim ve bilim emekçilerinin, grevli toplu sözleşmeli sendikal hakkını kullanır kılması, eğitimin yeniden tanımlanarak gericiliğin ve sermayenin saldırı ve ablukasından kurtulması, kamusal eğitimin geliştirilmesi Türkiye çapında yürüteceğimiz, örgütlenme ve mücadele ile mümkün olacaktır.

Önümüzdeki dönemde de, Eğitim Sen olarak AKP`nin gerici, ırkçı, özelleştirmeci ve anti-demokratik yönetim anlayışına dur diyebilmek için tarihimizden aldığımız örgütsel birikimi ve kararlığı sürdürdüğümüz sürece aşamayacağımız engel, çözemeyeceğiz sorun yoktur.

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu