Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer`in Eğitim-Öğretim Yılının Sona Ermesi İle İlgili Olarak yapmış Olduğu Basın Toplantısı Metni.
Yüz binlerce eğitim emekçisi, milyonlarca öğrencisi ve velisi ile eğitim sistemi içinde yer alan tüm bileşenler, her yıl büyük umutlarla eğitim-öğretim yılına başlar. 2005/2006 öğretim yılına da, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi eğitimin temel sorunlarının çözüleceği, eğitim niteliğinin artacağı, eğitim emekçisinin yaşam düzeyinin yükseleceği yönünde beklentilerle girilmiştir. Ancak bu beklentilerin hemen hemen hiç birisi karşılanmadan bir eğitim öğretim yılı daha sona ermiştir.
2005/2006 eğitim-öğretim yılı başlarken sorunların çözümüne dair verilen sözler ve vaatler zamanla unutulmuş, eğitim sistemi bu yıl da sorunlarıyla baş başa bırakılmış, öğrencilerin sesleri ve eğitim emekçilerinin talepleri duymazlıktan gelinmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye`de her eğitim-öğretim döneminin, bir öncekinden farklı yaşandığını söylemek güçtür.
Eğitim Sen, her eğitim-öğretim dönemi sonunda geçmiş dönemin değerlendirmesini yapmakta ve eğitim sisteminin yapısal hale gelmiş sorunlarını yeniden masaya yatırmaktadır. Kuşkusuz eğitim sisteminin sorunları burada belirtilenlerle sınırlandırılamayacak kadar geniştir. Yıllar içinde birikerek kronikleşen sorunlar, eğitim sistemini içten içe kemirmekte ve bunun sonucunda okullarımızda verilen eğitimin niteliği sürekli olarak düşmektedir.
2005/2006 eğitim-öğretim yılı, kalabalık sınıf mevcutlarının azaltmak, derslik, okul, öğretmen, memur ve hizmetli açığını kapatmak, araç gereç ihtiyacını gidermek, eğitim emekçilerinin ekonomik, demokratik, sosyal ve özlük haklarında iyileştirme yapmak, ders kitaplarının içeriğini bilimsel hale getirmek ve üniversite kapılarındaki yığılmayı önlemek için gerekli adımların atılmadığı bir öğretim yılı olmuştur.
AKP Hükümeti, geçtiğimiz dönemde eğitime yapmış olduğu fiili ve hukuk dışı müdahalelerle eğitim sistemini kendi ideolojisi çerçevesinde yeniden şekillendirme noktasında önemli adımlar atmıştır. AKP iktidarının geçtiğimiz dönemde eğitime yönelik girişimlerine baktığımızda eğitimin temel özelliklerini daha da geriletmeye yönelik girişim ve çabaların arttığı görülmektedir. Nitekim, son 3,5 yılda hükümet tarafından benimsenen eğitim politikalarının özünü, Milli Eğitim Bakanlığı`nın merkez ve taşra teşkilatında yaşanan yoğun siyasi kadrolaşma, kamu kaynakları ile özel okulları desteklemek, üniversiteleri egemenliği altına alma çabaları ve eğitimi daha da gericileştirmek yönündeki uygulamalar oluşturmuştur. Dönem dönem gündeme getirilen türban ve imam hatip tartışmaları ise, eğitim sisteminin gerçek sorunlarının üzerini örterek ya da eğitimde yaşanan temel sorunları geri plana iterek önemli bir işlev görmüştür.
Türkiye`de yıllardır uygulanan eğitimde özelleştirme politikaları, AKP iktidarı ile birlikte daha da hızlanmıştır. Eğitimin yükü devletin sorumluluğunda olması gerekirken, siyasi iktidarların bilinçli politikalarıyla büyük oranda öğrenci ve velilerin omuzlarına yıkılmış, kamusal, parasız eğitim hakkı bu anlamda büyük tahribata uğratılmıştır.
Eğitim sisteminde yıllardır birikerek artan sorunlar artık yapısal hale gelmiş ve sistemi içten içe çürütmeye başlamıştır. Sistemin yapısal sorunlarını ana hatları ile ifade etmek gerekirse;
Türkiye`de 8 bin 325 okulda ikili, 17 bin 636 okulda ise birleştirilmiş sınıflarda eğitim verilmektedir. Bu okullarda öğrenim gören öğrenci sayısı yaklaşık 7 milyondur. Şehirlerde okulların yaklaşık 2/3`ü ikili eğitim yapmaktadır.Öğrencilerin 24 kişilik sınıflarda eğitim görebilmesi için 145 bin yeni derslik yapılması gerekmektedir.Türkiye`de nüfusun ortalama eğitim süresi 5 yıldır.Okulöncesi, ilköğretim ve ortaöğretimde 6 milyon çocuk ve gencimiz, çağ nüfusu içinde olmasına rağmen eğitim hakkından yararlanamamaktadır.Okulöncesi eğitim çağ nüfusu yaklaşık 5 milyon olmasına karşın, okulöncesi eğitimden bu öğrencilerin sadece % 13`ü yararlanabilmektedir. İlköğretimden yararlanamayan çocukların %70`i kız çocuğudur. Sınıf mevcutları büyük kentlerde hala ortalama 40-50 civarındadır, sınıfların kalabalık olması eğitimin niteliğini olumsuz etkilemektedir;Bütçeden eğitime ayrılan pay, eğitim sisteminin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaya bile yetmemekte, pek çok okulun zorunlu ihtiyaçları, özellikle kayıt dönemlerinde, öğrenci velilerinden çeşitli adlar altında toplanan paralarla karşılanmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı her öğretim yılında, eğitimin ekonomik yükünün tümünü velilerin omzuna yıkmaktadır. Ders kitapları rant aracı olmaya devam etmektedir. Ders kitaplarının içeriği bilimsel olmayan, ırkçı-gerici-cins ayrımcı öğelerle doludur;Türkiye`de 2005 yılında ÖSS`ye hazırlık için harcanan para 3.2 milyar dolar, bu harcamanın kişi başına düşen payı ise 1.860 dolara denk gelmektedir.Türkiye, yükseköğretimde okullaşma ve yatırım sıralamasında Ürdün ve Şili`den sonra gelmektedir. Üniversiteler idari ve siyasi bakımdan tam bir kuşatma altına alınmıştır.Son on yılda üniversite öğrencisi sayısı % 50 artarken, çoğu özel olmak üzere sadece 12 yeni üniversite açılmıştır. Her yıl 1 milyonun üzerinde öğrencinin “üniversite yarışı” içine girdiği düşünüldüğünde, mevcut üniversite sisteminin yükseköğretimin sorunlarını taşıyabilmesi mümkün değildir.Bu hükümet döneminde kadrolaşma eğitimin temel sorunu haline gelmiş, kadrolaşmaya paralel olarak sürgünler, cezalar ve kıyımlar binlerce eğitim emekçisini mağdur etmiştir; Milli Eğitim Bakanlığı merkez teşkilatından başlayıp, en ücra köşedeki okulun müdür yardımcısına kadar AKP yanlısı, ırkçı-gerici kadrolaşma yaşanmaktadır.Eğitim emekçilerinin önemli bir bölümü yoksulluk ve açlık sınırı altında yaşam mücadelesi vermektedir.Çalışma yaşamında yaşanan antidemokratik uygulamalar devam etmektedir. Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılında, özellikle Eğitim Sen üyelerine yönelik baskı, istifaya zorlama, sürgün ve cezalandırmalarda artış gözlenmiştir.
Okullarda Yaşanan Şiddet Olayları Eğitimi Olumsuz Etkiledi
Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılında en çok tartışılan sorun okullarda yaşanan şiddet olayları ve çeteleşme oldu. Okullarda yaşanan şiddet olaylarının tırmanışa geçmesi sonucunda yüzlerce şiddet olayı meydana gelmiş ve bu olaylarda çok sayıda öğrenci hayatını kaybederken, yine çok sayıda öğrenci ve öğretmen de yaralanmıştır. Okullarda yaşanan şiddet olaylarının hızla yaygınlaşması ve cinayetlere kadar uzanması, Türkiye`de eğitim sisteminin çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu göstermiştir.
Özellikle son yıllarda toplumdaki gelir adaletsizliğinin ve yoksullaşma oranının artması; göç nedeniyle başta büyük kentler olmak üzere çeşitli yerleşim birimlerinde oluşan kontrolsüz yapılaşma, özellikle genç nüfusu sarmalayan işsizlik olgusu, gelecek kaygısı ve gençler arasında sisteme dönük güvenin aşınması; kültürel yozlaşma ve yabancılaşma; kalabalık sınıflar; yazılı basının ve görsel medyanın şiddet unsurları içeren programlarındaki artış, okullarda yaşanan şiddet olaylarının en önemli belirleyicisi olmuştur. Okullarımızın bu duruma gelmesinde başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere tüm yetkililerin, hatta toplumun tüm kesimlerinin sorumluluğu vardır. Toplum olarak hayatımızın her aşamasında yer alan şiddet olgusu, sonunda eğitim yuvaları olan okullarımızı da kuşatmış ve ölümle sonuçlanan üzücü olayların yaşanmasına neden olmuştur.
Okullarda öğrenci ve öğretmenlerin maruz kaldıkları şiddet olaylarını, eğitim sisteminin geleceğine yönelik hem ciddi bir tehdit hem de önemli bir uyarı olarak değerlendirmek gerekir. Sorunu çözmek, günü birlik müdahalelerle değil, uzun vadeli eğitim politikalarıyla mümkündür. Bunun için başta öğrenci ve eğitim emekçileri olmak üzere, eğitimin tüm bileşenlerine yönelik olarak kültürel, sosyal yönden tatmin edecek altyapı çalışmalarının hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ayrıca okullarda rehberlik hizmetlerinin işletilmesi ve buralardaki yetersiz personel sayılarının giderilmesi şarttır. Okul içinde özel güvenlik birimleri veya okul çevresine polis yığarak sorunu kolluk kuvvetleri ile çözmek sorunu başka yerlere havale etmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Yeni Müfredat Türkiye`nin Toplumsal Yapısına Uygun Değil
2005/2006 eğitim öğretim yılından itibaren tüm ilköğretim okullarında uygulanmaya başlanan yeni ilköğretim müfredatının gerek hazırlanması ve gerekse uygulanması aşamalarında ortaya çıkan sorunlar, müfredat programının Türkiye`nin ekonomik ve toplumsal yapısına uygun olarak hazırlanmadığını göstermiştir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan ve uygulanan yeni müfredat programı, piyasacı eğitim politikaların bir ürünü olduğundan, Türkiye koşullarını yansıtmamaktadır.
Eski müfredatın ezbere dayalı, düşünmeyen, sorgulamayan, tartışmayan bireyler yetiştirmeyi ilke edindiği elbette ki inkar edilemez. Ancak bu tespit, yeni getirilen müfredat programının “kusursuz” ya da “mükemmel” olduğu anlamına da gelmemektedir. Nitekim müfredat programının uygulama sonuçlarına bakıldığında bu durum açık şekilde görülebilir.
Yeni Müfredat ders konuları Avrupa Birliği`ne uyum çerçevesinde, Avrupa ve ABD`de okutulan ders konularından neredeyse bire bir kopya edilmiştir. Müfredat programı, iddia edildiğinin aksine, Türkiye`nin özgün koşullarına göre hazırlanmamış, Türkiye`deki çeşitliliği ve zenginliği yansıtmamıştır. Müfredat programının ülkenin sosyo-ekonomik gerçekleri ile örtüşmemekte, ülkenin her köşesinde aynı koşulların geçerli olduğu varsayımına dayanmaktadır. Eğitimdeki eşitsizlik giderilmek yerine daha da derinleştirilmiştir. Eğitim için gerekli araçların çoğunlukla velilerden istenmesi, öğrenci velilerinin ciddi tepkilerine neden olmuştur. Ders kitabı, çalışma kitabı, defter, sözlük ve yazım kılavuzunun her gün okula getirilmesi, çocukların çantalarında ağırlık yapmış ve ileri yaşlarda çocuklarda kemik hastalıklarının görülmesine davetiye çıkarılmıştır.
Eğitim Sen, müfredat programı uygulanırken piyasasının isteklerinin değil, toplumun gereksinimlerinin dikkate alınmasını istemektedir. Çocuk, bireysel değerlerin (kavrayabilme, beceri geliştirebilme vb.) yanı sıra toplumsal değerlere (eşitlik, adalet, paylaşım, birlikte iş yapma vb.) göre de eğitilmelidir. Bu evrensel ilkeler, müfredatın temelini oluşturmalıdır. Müfredatta yer alan konu amaç, hedef, öğretim ilke, yöntem ve kavramların, çocukların sosyal ve kültürel gelişim düzeyine uygun olmasına mutlaka dikkat edilmelidir.
Müfredat programı kesinlikle sınav ve not sistemi üzerine kurulmamalıdır. Çünkü sınav ve not sistemi, geliştiren değil, eleyen ve seçen bir sistemin ürünüdür. Ölçme ve değerlendirme, öğretmen-öğrenci-veli üçgeninde kurulmalı ve sadece nicelik değil, niteliğin ölçülmesine ve geliştirilmesine önem verilmelidir. Bu anlamda müfredat programının hedefi, “mutlu birey” değil, “gerçekçi ve çok yönlü insan” yetiştirmek olmalıdır. Çocuklar, istedikleri her alanda bilgilenme, beceri geliştirme ve değer kazanma hakkına sahip olmalıdır.
Irkçı-Gerici Kadrolaşma Eğitim Sistemini Tamamen Kuşatmıştır
AKP, demokrat-ilerici eğitim emekçilerini çeşitli baskı yöntemleri ile sindirmeye çalışırken, diğer taraftan da ırkçı-gerici kadrolaşmayı Milli Eğitim Bakanlığı`nın bütün birimlerinde gerçekleştirmektedir. Bu dönemde yaklaşık 2 bin kişinin yerleri değiştirilerek sürgün edilmiştir. Şanlıurfa`da 8, Tunceli`de 6, Erzincan`da 2, İstanbul`da 8, İzmir`de 8, Mersin`de 16, Mardin`de 1, Kastamonu`da 2 diğer illerde ise onlarca Eğitim Sen üye ve yöneticisi, il içi ve il dışı sürgüne gönderilmişlerdir. Atamalar gerekli liyakat ilkelerine uyularak, yetirlilik üzerinden değil, partizanlık üzerinden gerçekleştirilmiştir. Eğitim Sen`in geçtiğimiz 3,5 yıl içinde yaptığı tespitlere göre; görevden alınan ve göreve yeniden atanan yönetici sayısı 10 binleri aşmıştır.
Bugünden geçmişe baktığımızda Milli Eğitim Bakanlığı`nın kritik görevlerine AKP ve diğer sağ partilerin yandaşlarının yerleştirildiğini, il ve ilçe Milli Eğitim Müdürlüklerinin adeta AKP`nin parti mekanlarına dönüştürüldüğü görülmektedir. Sadece parti mekanları değil; belediyelerden, müftülüklere kadar ilgili ilgisiz pek çok kurumu bu işin içinde görmek mümkündür. Eğitimde ırkçı-gerici kadrolaşma, siyasi kadrolaşmanın da ötesine geçerek, tam anlamıyla anti-laik bir kuşatmaya dönüşmüştür.
Laik, bilimsel, demokratik eğitim anlayışı karşısında gerçekleştirilen ırkçı-gerici kadrolaşma depremine karşı mücadele eden Eğitim Sen, eğitim yöneticilerinin siyasilerin bireysel istek ve takdirlerine göre değil, önceden belirlenmiş bilimsel esaslara göre ve yapılacak demokratik seçimlerle belirlenmesini savunmaktadır. Her iktidar değişikliği döneminde yaşanan yoğun siyasal kadrolaşmaların önüne ancak bu şekilde geçilebilir. Aksi takdirde tüm bu girişimlerden en çok zararı, toplum ve kamusal eğitim alanıyla birlikte binlerce eğitim emekçisi görecektir.
Öğretmen ve Derslik Açıkları Sorun Olmaya Devam Ediyor
|
YIL |
İkili Eğitim Yapılan Okullar |
Derslik Sayıları |
Öğrenci Sayısı |
Öğretmen Sayısı |
|
1997 |
10.601 |
278.000 |
11.607.000 |
456.000 |
|
2006 |
8500 |
422.000 |
13.607.000 |
588.600 |
|
Fark |
2100 |
144.000 |
2.000.000 |
132.600 |
|
Değişim |
Azalma % 20 |
Artış % 52 |
Artış % 17 |
Artış % 29 |
Eğitimin temel sorunları arasında sayılan ikili öğretim, derslik ve öğretmen açıkları geçtiğimiz on yıl içinde nitelikli eğitimin önündeki en önemli engel olarak ortaya çıkmıştır. İkili eğitim yapılan okullarda % 20 oranında azalma olmasına karşın, özellikle şehirlerde bulunan okulların yarısında ikili öğretim yapılmaktadır. Son on yılda derslik sayısında ciddi bir artış olmasına karşın, bu sayının artan öğrenci sayısını karşılamadığı görülmüştür. Derslik açıklarını azaltmak için her yıl en az 20 bin derslik yapılması gerekirken, geçtiğimiz on yılda her yıl ortalama 14 bin derslik yapılabilmiştir. Nitelikli bir eğitim için sınıf mevcutlarının 24 kişi ile sınırlandırılması gerekmektedir. Türkiye`de çapındaki tüm okulları 24 kişilik sınıflar şeklinde düzenlediğimizde 567 bin dersliğe ihtiyaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak mevcut derslik sayısı 422 bin dir. Öğrencilerin 24 kişilik sınıflarda eğitim görebilmesi için 145 bin yeni derslik yapılması gerekmektedir.
Türkiye`nin dört bir yanında, fedakarca çalışarak görev yapan öğretmenlerin sayısı Kasım 2005 itibariyle 554 bin 680`dir. Milli eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, geçtiğimiz Kasım ayında bir soru önergesine verdiği yanıtta Türkiye`nin Fen ve Anadolu liseleri dahil, 165 bin 826 öğretmene ihtiyacı olduğunu açıklamıştır. Yine geçtiğimiz on yılda öğrenci sayısında 2 milyon artış olmasına karşın öğretmen sayısındaki artış 132 bin ile sınırlı kalmıştır. Her yıl emekli olan 20`e yakın öğretmen olduğunu hesaba kattığımızda, öğretmen açıklarının ciddiyeti daha kolay anlaşılabilir.
Ülkemizde öğretmen yetiştirme sisteminde köklü değişikliklere gidilmediği sürece sıkıntılar her zaman boy gösterecek, alınan lokal tedbirlere karşın öğretmen açığı ve nitelikli öğretmen sorunu her zaman gündemde olacaktır. İngilizce, Türkçe, sınıf öğretmenliği, iş eğitimi, zihinsel engelliler sınıf öğretmenliği, Türk dili ve edebiyatı, rehber öğretmenlik, okul öncesi öğretmenlik, müzik, resim, matematik, fen bilgisi, bilgisayar ve beden eğitimi derslerinde ciddi oranlarda öğretmen açığı bulunmaktadır. Öğretmen ve derslik açıkların artarak sürmesi eğitimin niteliğini olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedir.
Sözleşmeli Öğretmenliğe Son Verilmeli, Eğitimde Kadrolu İstihdam Benimsenmelidir
Eğitimin düzenli ve sürekli bir kamu hizmeti olması gerektiğinden hareketle, AKP Hükümeti döneminde başlatılan, geçici ve iş güvencesiz çalışmayı esas alan sözleşmeli öğretmenlik uygulaması, son yıllarda başvurulan “ucuz işgücü” uygulamasının eğitimdeki yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamuoyunda “sözleşmeli öğretmenlik” olarak bilinen “kısmi süreli geçici öğreticilik” uygulaması, adından da anlaşılabileceği gibi, düzenli ve sürekli bir kamu hizmeti olan eğitim hizmetlerinin “kısmi süreli” ve “geçici” olarak istihdam edilen “öğretici”lerle yapılmasını öngörmektedir.
Danıştay, öğretmenliğin 657 Sayılı Devlet Memurları Yasası`na göre asli ve sürekli görevlerden olduğunu belirterek, Milli Eğitim Bakanlığı`nın sözleşmeli öğretmenlik uygulamasının yasal olmadığı yönünde karar vermiştir. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı, norm kadro sonucu ortaya çıkan öğretmen ihtiyacının kadrolu öğretmen istihdamıyla kapatılamaması durumunda, öğretmenlerin sözleşmeli olarak istihdam edilmesi yönünde yasal düzenleme yapmıştır. Söz konusu düzenlemenin Danıştay kararı ile eş zamanlı olarak yapılması anlamlıdır ve hükümetin sözleşmeli öğretmenlik uygulamasındaki ısrarını göstermektedir.
Danıştay`ın kararı, Milli Eğitim Bakanlığı`nın, “kısmi süreli geçici öğreticilik” uygulamasını kurumsal hale getirme çabaları büyük yara almış ancak engelleyememiştir. Bakanlık, bütçenin yetersizliği bahane ederek tıpkı kar-zarar hesabı yapar gibi “1.5 milyara mal edilen bir öğretmeni 600 milyona mal ederek” tasarruf yaptığını sanmakta ancak eğitimi daha niteliksiz hale getirmektedir. Eğitimin vazgeçilmez unsuru öğretmendir ve Eğitimin niteliği, öğretmenin niteliği ile doğru orantılıdır. Öğretmenlik mesleği düzenlilik ve süreklilik gerektirir. Sözleşmeli öğretmenlerin mevcut çalışma koşulları ile öğrencilere faydalı olabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bütün öğretmenler kadrolu ve iş güvencesine sahip olarak çalıştırılmak zorundadır. Danıştay`ın bu kararının ardından bugün Türkiye`nin dört bir yanında fedakarca çalışan tüm sözleşmeli ve ücretli öğretmenler kadroya alınmalı ve sadece eğitimde değil, kamu hizmetlerinin hiçbir alanında “sözleşmeli istihdam” yapılmamalıdır.
AKP, Kamu Kaynakları İle Özel Okulları Kurtarmak İstiyor
İktidara gelişinin hemen ardından özel okulları desteklemek adına kamu kaynaklarıyla “10 bin yoksul öğrenciyi” özel okullarda okutmak için yasal düzenleme yapan AKP Hükümeti, şimdi de paralı eğitimi özendirmek için özel okullara ve çocuğunu özel okullara göndermek isteyenlere vergi indirimi gibi çeşitli mali kolaylıklar getirmek istemektedir. Hazırlanan Özel Öğretim Kurumları Yasa Tasarısı, eğitim sisteminin gereksinimleri üzerinden değil, özel öğretim kurumlarının istekleri ve taleplerine göre hazırlanmıştır. Öğrencileri özel okullara yönlendirmek amacıyla, her öğrenciye 1000 YTL destek, eğitim kredisi faizinin yarısının devlet tarafından karşılanması ve belki de en tehlikeli düzenleme olan “özel okullardan hizmet satın alma” gibi düzenlemeler içermektedir. Böylece hepsi ticari amaçla kurulan, ancak “müşteri” bulamadığı için zarar eden yüzlerce “özel okul” devlet tarafından, kamu kaynakları ile kurtarılmış olacaktır.
Özel okul sektörünün eğitim sistemi içindeki payını % 1,9`dan % 10`lara çekmek için hazırlandığı öne sürülen çalışma, Hükümetin paralı eğitim ve özel okul sevdasının hala sürdüğünü göstermektedir. Pek çok devlet okulu elektrik, su ve doğalgaz faturaları gibi en zorunlu ihtiyaçlarını dahi ödemekte zorluk çekerken, özel okulların neredeyse tüm harcamalarına indirim ve vergi istisnasına gidilmek istenmesini büyük bir çelişkidir. Üstelik yapılmak istenen düzenlemeler içinde “özel okullardan hizmet satın almak” gibi son derece tehlikeli bir boyut bulunmaktadır. Sağlık sistemini çökerten “hizmet satın alma” anlayışı, kamu eğitim sistemini kelimenin tam anlamıyla çöküşe itecektir. Yapılmak istenen düzenleme ile kamu kaynaklarının “ticari amaçlı” kurulan özel öğretim kurumlarına aktarılması hedeflenmektedir. Eğitim sisteminin dağ gibi birikmiş sorunları varken, kamu okullarının pek çok zorunlu harcaması “ödenek yetersizliği” gerekçesiyle, öğrenci ve velilerin omuzlarına yıkılırken, özel okulların hükümet tarafından desteklenmesi, eğitimde “tüccar siyaseti”nin en tipik yansımasıdır.
AKP Hükümeti “Özel Olan Güzeldir!” sevdasından vazgeçmeli, yönünü eğitim sistemi içinde çok küçük bir kesimi oluşturan özel okullara değil, sorunlarla boğuşan kamu okullarına dönmelidir. Bugün evrensel bir gerçek olan eğitim hakkının temel bir insan hakkı olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.
OKS ve ÖSS Sınavları Kaldırılmalıdır
Türkiye`de eğitim sistemi, ilköğretimden başlayarak üniversite sonrasına kadar, kelimenin tam anlamıyla sınav merkezli hale gelmiştir. Eğitim sistemimiz, öğrencileri eğitmek, onların çok yönlü olarak gelişmelerini sağlamak yerine OKS, ÖSS gibi sınavlara hazırlayan bir yapıya bürünmüştür. Orta öğretiminden başlayan sınav sisteminin nihai noktasının üniversiteye giriş sınavları oluşturmaktadır.
Her yönüyle sınavlara endekslenen eğitim sistemi kamu eğitimini işlevsiz bırakarak, eğitimi dershane, özel ders, özel okul alanına kaydırmıştır. Bugün okulların yapması gereken eğitimi dershaneler yapıyor ve bu nedenle özellikle sınav zamanları okullar boşalıyorsa, bu durumun öncelikle sorgulanması gerekmektedir. Artık ikincil, destek eğitimi olmaktan çıkıp, birincil asıl eğitime dönüşmüş olan dershane sistemi dışında kalan bir öğrencinin sınav kazanması, daha iyi bir okula, üniversiteye gitmesi neredeyse olanaksızlaşmıştır. Çünkü bu sistem, iyi öğretmenleri çekmiş, asıl eğitimin verildiği okulların içini boşaltmaya başlamıştır. Bu çürütülmüş sistemde bir avuç iyi niyetli eğitim emekçisinin çabaları ile okullarda yürütülmeye çalışılan eğitim ve öğretimin pek çok sorunla boğuştuğu ortadadır. İlköğretimden başlayarak tam anlamıyla bir yarış içine sokulan çocuklarımız, gençlerimiz arasındaki eğitim rekabeti, bu rekabet ve yarışın bir ürünü olarak ortaya çıkan dershanelerin ortaya çıkmasıyla daha da artmış, oluşan dershane sistemi okullarımızda verilen eğitimin niteliğini yitirmesine, en temel işlevlerini dahi yerine getiremez duruma gelmesine neden olmuştur.
Sınavlar, dershaneler, özel dersler, özel okullar, test kitapları, dergiler ile ekonomik anlamda büyük bir pazar yaratılmıştır. Sürekli değişen, yenilenen sınav sistemleri ile bu piyasa yenilenerek kar payını yükseltmektedir. 2005 yılında Türkiye`de ÖSS`ye hazırlık için harcanan para 3.2 milyar dolar, bu harcamanın kişi başına düşen payı ise 1.860 dolara denk gelmektedir. Neredeyse tamamen paralı hale getirilen eğitim sistemi içerisinde emekçilerin, yoksul halkın çocuklarının faydalanmayacağı, eğitimin bir hak olmaktan çıkarılarak parası olanlar için ayrıcalık haline getirildiği bir sistem oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Ortaöğretim ve yükseköğretime sınavsız geçiş gerçekleşinceye kadar sınav sistemi sürecektir. Dershanelere yığılmanın, okullardaki eğitim öğretimin savsaklanmasının önüne geçmek gerekmektedir. Bireysel başarı puanı, okul puanı vb. teşvikler yaşanan eşitsizliği giderememektedir. Aslolan okulların; eğitim ve öğretim sistemlerinin, öğrenciler için ilgi çekici ve ihtiyaçlara yanıt veren bir duruma getirilmesidir. Okullar, öğrencilerin yaşamının bir parçasıdır. Öyleyse mutluluk duyacakları, sevecekleri mekanlara dönüştürülmelidir.
İlköğretimden başlayarak üniversiteye kadar, sürekli olarak yapılan sınavlara endekslenmiş bir eğitim sisteminin nitelikli olması nasıl mümkün değilse, sadece müfredatı değiştirerek sorunları bir çırpıda çözmek de o derece zordur. Eğitim sistemimiz çocuklarımızı eğitmemekte, sadece yapılacak olan sınavlara hazırlamaktadır. Dolayısıyla öncelikli olarak yapılması gereken, öncelikle öğrencilerimizi sınav cenderesinden kurtarmaktır. İlköğretimden itibaren üniversiteye kadar yapılan sınavlarda çocuklarımız ve gençlerimiz resmen yarıştırılmakta, birbirleriyle rekabet etmeleri istenmektedir. Kapitalizmin dayattığı “piyasacı eğitim” anlayışının tipik bir örneği olan bu anlayış derhal terk edilmeli, öğrencileri birbiri ile rekabet eden değil, onları geliştiren, çok yönlü bilgi ve beceri kazandırıcı, nitelikli bir eğitim anlayışı benimsenmelidir.
Kamusal, Nitelikli, Demokratik Bir Eğitim Politikası Benimsenmelidir!
AKP Hükümeti, Cumhuriyet tarihinde ilk kez “eğitimde özelleştirmeyi” temel eğitim politikası olarak benimsemiştir. Kamusal hakların kısıtlanması ve kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi şeklinde özetlenebilecek neoliberal anlayışın dayatmasıyla başlatılan uygulamaların amacı, eğitimi tamamen paralı hale getirmektir. Katkı payı, kayıt parası, harç ve benzeri kalemlerle eğitim tamamen paralı hale getirilmek istenmektedir.
Kamusal eğitimde, yaygın ifadeyle devlet okullarında verilen eğitimin niteliğini yükseltmek, kalabalık sınıf mevcutlarını azaltmak, derslik, okul, öğretmen, memur, hizmetli açığını kapatmak, araç gereç ihtiyacını gidermek, eğitim emekçilerinin ekonomik, demokratik, sosyal ve özlük haklarında iyileştirme yapmak, ders kitaplarının içeriğini bilimsel hale getirmek ve üniversite kapılarındaki yığılmayı önlemek acil olarak yapılması gerekenlerin başında gelmektedir.
Eğitim Sen, eğitimin paralı hale getirilmesine ve çocuklarımızın ırkçı-gerici eğitim uygulamaları ile karşı karşıya bırakılmasına asla izin vermeyecek, bilimsel ve demokratik eğitim mücadelesini sürdürecektir.
Zorunlu Eğitim 13 Yıla Çıkarılmalıdır
Okul öncesi, ilköğretim ve lise olarak, zorunlu eğitimin, hazırlık sınıfı ile birlikte toplam 13 yıl olması gerekmektedir. Ders programlarındaki nitelik yükseltilmesi ile ilgili önlemlerle birlikte 8 yıllık zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılmasını, öğrencilerinin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda rehberlik ve yönlendirme eğitimi almalarını önermektedir. Bu yöneltme eğitiminin ortaöğretimin yeniden yapılanmasıyla birlikte ele alınarak belirlenecek alanlara göre (sanat, fen bilimleri, sosyal bilimler, teknik bilimler) yönlendirme olmalı, öğrenciler ilgi ve yeteneklerine göre bir eğitim sürecini yaşamalıdır.
Eğitimde Program, Rehberlik ve Yönlendirme Önemsenmelidir
Eğitim sisteminin en belirgin sorunlarından birisi de rehberlik ve yönlendirmede yaşanmaktadır. Ders programlarının yükünün azaltılması, konuların daha kolay öğrenilebilirliğinin sağlanması, basite indirgenmesi, yaşamla bağının kurulması gerekmektedir. Öğrenci odaklı, öğrenmenin ve düşünmenin yollarını öğreten çok yönlü program uygulamaya alınmalıdır. Bunun için;
Tüm öğretmenlere mesleki rehberlikle ilgili temel bilgiler verilmelidirTemel eğitimde başlayan rehberlik ve yöneltme hizmetleri ortaöğretim boyunca da sürdürülmedir. Temel eğitimdeki rehberlik çalışmalarında amaç öğrencilerin kendilerini tanımaları, meslekler dünyası hakkında genel bir görüş edinmelerini sağlamaktır. Ortaöğretimdeki rehberlik çalışmaları ise modüler kredili sistem içinde kedilerine uygun tercih yapabilmeleri, iş ve yüksek öğretim programları hakkında bilgilenmelerine yöneliktir.Hiçbir eğitim düzeyinde öğrenci adına öğretmenler ya da anne babalar karar vermemeli ya da herhangi bir seçeneği öğrenciye empoze etmemelidir.Rehberlik ve yöneltme çalışmaları bilimsel ölçme ve değerlendirme araçlarından elde edilen sonuçlara dayandırılmalıdır. Yine de danışmanların yaptığı öneriler “değerlendirilmesi gereken uygun seçenekler” olarak görülmelidir.Rehberlik hizmetleri bir ders olarak görülmemeli ve yıl boyunca çeşitli etkinlikler düzenlenerek yürütülmelidir. Görsel ve işitsel ortam ve olanaklardan yaralanılmalıdır.
Eğitim Sen, ders programlarındaki nitelik yükseltilmesi ile ilgili önlemlerle birlikte son sınıf öğrencilerinin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda rehberlik ve yönlendirme eğitimi almalarını önermektedir. Bu yöneltme eğitiminin ortaöğretimin yeniden yapılanmasıyla birlikte ele alınarak belirlenecek alanlara göre (sanat, fen bilimleri, sosyal bilimler, teknik bilimler) yönlendirme olmalı, öğrenciler ilgi ve yeteneklerine göre bir eğitim sürecini yaşamalıdır.
Ders Kitapları Eğitimin Tüm Kademelerinde Ücretsiz Olmalıdır
Ders ve kaynak kitap sorunu eğitim sisteminin sürekli gündemi olmuş, kitaplar hem içerik hem de maliyet ve kalite açısından sürekli tartışılmıştır. Hemen her dönem yoğun eleştirilere uğrayan ders ve kaynak kitapları, birer kaynak ve araç olmaktan çok, zorunluluk gibi algılanmış ve kullanılmıştır.
Eğitim Sen, ders kitaplarındaki ırkçı, gerici, cins ayrımcı ve bilimsel olmayan öğelerin temizlenmesini talep etmektedir. Eğitimde gerçekleştirilecek nitelik değişimi açısından son derece önemli olan ders kitaplarının içeriği bilimsel ölçütlere, insan haklarına uygun olarak düzenlenmelidir.
AKP hükümeti tarafından gündeme getirilen “ücretsiz kitap” dağıtımı ile ilgili sendikamızın görüşü somuttur. Eğitim Sen, ilköğretimden başlayarak eğitim sürecinin sonuna kadar ders kitaplarının ücretsiz olmasını, uzun yıllar kullanılacak kalitede basılmasını savunmakta, dolayısıyla ders ve kaynak kitaplarının bir rant aracı haline getirilmesine karşı çıkmaktadır.
Eğitim Emekçileri Yoksulluk ve Açlık Sınırında Yaşıyor
Eğitim emekçileri Türkiye`nin en ücra köşelerinde, her türlü olumsuz şartlarla mücadele ederek görevlerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Yaşamın olduğu her yerde öğretmenleri, eğitim emekçilerini görmek mümkündür. Ancak özellikle son on yılda yaşanan ekonomik sorunlar sonucunda eğitim emekçilerinin yoksullaşma süreci hızlanmıştır. Türkiye`de öğretmenler yoksulluk sınırının, hizmetli ve memurlar ise açlık sınırında maaş almaya devam etmektedir. Türkiye`nin geleceğini yetiştiren eğitim emekçilerinin ekonomik sorunları ile baş başa bırakılması, çocuk ve gençlerimizin daha iyi ve nitelikli eğitim almasının önündeki ciddi engellerden birisidir.
Öğretmenler, yaptıkları işin doğası gereği kendilerini çok yönlü olarak yetiştirmek durumundadır. Ancak Türkiye`de ne öğretmenler, ne de yaptığı iş eğitim-öğretim işi olanlar özellikle ekonomik bakımdan gerekli desteği bulamamaktadır. Son yıllarda ekonominin büyümesi ve milli gelirin artması ile övünenler, iş büyümeden elde edilenlerin paylaşımına gelince nedense eğitim ve bilim emekçilerini unutmaktadır.
Son on yılda ortalama öğretmen maaşlarının, 4 kişilik bir ailenin ortalama aylık giderinin ne kadarını karşılayabildiğine baktığımızda öğretmenlerimizin her geçen yıl, bir önceki yılı mumla aranmaya başladığı söylenebilir. Türkiye`de dört kişilik bir ailenin temel gıda harcamalarının yanı sıra kira, ulaşım, yakacak, elektrik, su, haberleşme, giyim, eğitim, sağlık, iletişim, kültür gibi temel ihtiyaçlar için yapması









