2002 Basın Açıklaması
Annelik toplumsal, ekonomik ve siyasal anlamından ve ülkemizde kadın sorunlarından koparılarak, tüketimi körüklemenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Oysa annelik ne ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal durumundan ne de kadınların yüz yüze kaldığı gerçeklerden ayrı olarak ele alınabilir. Tamamen tüketimi amaçlayan ve kadının bedenini ve sevgiyi metalaştıran “sevgililer günü” ve “anneler günü” gibi özel günler giderek daha fazla hayatımızın içine girmektedir.
Kadın ve çocuk emeği sömürüsünün hiçbir sınır tanımadığı bir dünyada bütün sorunlardan arınmış bir “annelik” hali düşünülemez!
Ortadoğu da yaşanan savaş ortamı, başta Irak’lı kadınlar olmak üzere tüm Ortadoğulu kadınların yaşamını kaosa çevirmektedir. Bu militarist ortamda taciz ve tecavüz başta olmak üzere şiddetin her türlüsünü yine en çok kadınlar ve çocuklar yaşamaktadır. Ülkemizde ise son dönemlerde çatılmalı bir ortam yaratma hevesinde olan bazı kesimler, yarattıkları provakatif girişimlerle yeniden şiddet ortamı yaratarak, ülkeyi kaosa sürüklenmeye çalışmaktadır. Irkçılık ve şovenizm üzerinden politika yapmaya çalışan kesimler unutmamalıdır ki, bu zihniyet ülkeyi aydınlığa değil karanlığa sürüklemektedir. Ortaçağ zihniyetiyle insanları sokak ortasında linç girişimlerini dahi savunacak kadar ileri gitmektedirler. Bu zihniyete karşı anneler, anne duyarlılığı ve sıcaklığıyla barış demokrasi ve kardeşliği öreceklerdir.
Antidemokratik uygulamaların her geçen gün tırmandırıldığı, çocuklarının çatışmalarda öldüğü, sokaklarda linç edildiği bir dünyada, çocuklarının yaşam ve geleceği kaygısını yaşayan annelerimizi “anneler günü” ile avutmak mümkün mü?
Ülkemizde, Kamunun Yeniden Yapılandırılması, IMF ve Dünya Bankası`nın dayatmaları doğrultusunda şekillenen yapısal uyum programlarının sonucu olan özelleştirmeler ve işsizliğin ürettiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler, gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da artırmıştır. Eğitim, sağlık ve sosyal güvelik hizmetlerinde yapılan kesintilerin yol açtığı olumsuzlukların en büyük kurbanı kadınlar ve çocuklardır.
En temel insan hakkı olan eğitimin, sağlığın ve sosyal güvenliğin paralı hale getirildiği, zenginle yoksul arasındaki uçurumun çığ gibi büyüdüğü bir ülkede anneleri bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Ataerkillik ve kapitalizm birbirini güçlendiriyor. Her ikisi de ırkçılıktan, cinsiyetçilikten, kadın düşmanlığından, yabancı düşmanlığından, sömürgecilikten, emperyalizmden, kölelikten ve angaryadan kaynaklanıyor ve bunlarla el ele yürüyor. Öte yandan, dinsel inanışlar, gelenekler, toplumsal değer yargıları ve bunların hukuksal alandaki yansımaları; kadınların özgürleşmesinin, kimliğini bulmasının ve dünyayı erkeklerle eşit paylaşmasının önünde en önemli engel olarak varlığını sürdürüyor. Sonuç kadının ezilen ikinci cins olarak yaşamını devam ettirmesi ve birincil görevinin annelik ve ev kadınlığı olduğunu öğütleyen cinsiyetçi işbölümünün sürmesidir. Kadının çalışma yaşamına girmesi “ev kadınlığı ve anneliğin” asli görevi olmasını engelleyememiş, sağladığı kısmi gelişmenin yanı sıra çifte yük altında daha fazla ezilmesi ve sömürülmesi sonucunu doğurmuştur.
Tüm bu olumsuz koşulların altında ezilen, çocuklarını bırakabilecekleri kreş bile bulamayan emekçi anneleri bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Ülkemizde kadının ikincil statüsüne ilişkin kalıp yargılar bazı yasal düzenlemelere karşın sürüyor. Aynı zamanda ataerkil aile düzeni ve kalıplaşmış cinsiyetçi roller de varlığını sürdürüyor. Kısacası tüm toplumsal kesimlerde, cinsiyetçi anlayış özellikle aile içinde karı-koca ile erkek çocuk-kız çocuk arasında, erkeğin üstünlüğüne dayanan geleneksel rolleri üretmeye devam ediyor.
Aile içinde kadının ikincil statüsü, erkeğin emirlerine itaat etme ve saygı gösterme yükümlülüğü, erkeğe hizmet sorumluluğu toplumsal bir gerçeklik olarak varlığını etkin bir şekilde sürdürürken anneleri yapay bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Güçlü bir erkek egemen toplumsal yapıya sahip olan ülkemizde ‘geleneksel` şiddet biçimlerinin yanı sıra kadına yönelik şiddet, son zamanlarda bazı yeni biçimler alarak güçleniyor. Buna rağmen bu konuda hala anlamlı bir ilerleme sağlanamıyor. Ceza yasalarının yetersiz kaldığı ve hızlı bir toplumsal çözülmenin yaşandığı ülkemizde, hala namus cinayetleri yaygın olarak yaşanmakta ve son yıllarda artan töre cinayetleri biçimini alarak can yakmaya devam ediyor. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye`de aile içi şiddetin mağduru kadınlar arasında intihar eğilimi %56.4 düzeyindedir. Çünkü kendilerini o konumdan çekip çıkaracak hiçbir kurum ya da yol bulamıyorlar. AB standardı, her 7 bin 500 kadın nüfusuna bir kadın sığınağı belirlerken, Türkiye`de ise yaklaşık 30 milyon kadın için sadece 13 tane, o da düşük kapasiteli sığınak ya da kadın konukevi bulunuyor.
Yoksulluğun, işsizliğin, göçün, eğitimsizliğin, fuhuşun, uyuşturucu kullanımının, aile içi ve toplumsal şiddetin, namus ve töre cinayetlerinin pençesinde kıvanan annelerimizi anneler günü ile avutmak mümkün mü?
Ülkemizde, kadınların %19,4 ‘ü okuryazar değildir. Kadınların aleyhine olan okuma yazma oranı, okullaşma oranı, gelenek, görenek, ataerkil toplum ve aile yapısı nedeniyle kız çocuklarının eğitimsiz kalışı toplum kalkınmasında çözüm isteyen öncelikler arasındadır.
Anneler Böyle Bir Dünyayı Reddediyor!
İnsanlığın yarısını biz oluşturuyoruz. Bizler hayat verir, çalışır, sever, yaratır, mücadele ederiz. Yaşamın ve insan cinsinin sürdürülebilmesi için temel olan işlerin üstesinden geliriz. Buna karşılık hala toplumdaki yerimiz küçümseniyor.
Dünyanın her yerinde ve ülkemizde sessizce kabullenmeye zorlanan, haklarından mahrum bırakılmış ve özgürlükleri ellerinden alınmış, ayrımcılığın ve şiddetin çeşitli biçimlerine maruz kalan kadınlarla, yoksulluğun ve şiddetin olmadığı bir dünya kurmak için direnen kadınlarla birlikte mücadeleye çağırıyoruz! Çeşitliliğin zenginlik kaynağı olarak kabul edildiği, diyalogun yeşerdiği, yazıların ve şarkılarla hayallerin çiçek açabildiği bir dünya…
Biz kadınlar, 2005 Yılı Dünya Kadın Yürüyüşünün temel talebi olan sömürünün, ezilmenin, hoşgörüsüzlüğün ve dışlanmanın var olmadığı; doğruluğun, farklılıkların, bütün hak ve özgürlüklerin saygı gördüğü eşitlik, özgürlük, dayanışma, adalet ve barış üzerine bir dünya kurmak istiyoruz. Bunun için öncelikli taleplerimiz;
- Cins ayırımcı yasaların ve uygulamaların ortadan kaldırılmasını, çalışma yaşamına eşitlik, iş güvencesi ve sosyal güvence getirilmesini,
- Çok kimlikli, çok kültürlü, farklılıkların zenginlik kabul edildiği toplumsal bir düzenlemenin yapılmasını,
- Cinsel taciz de dahil şiddetin bütün biçimlerinin ortadan kaldırılmasını,
- Kayıt dışı sektörlerde (eve iş verme, evde hizmetçilik, çocuk bakıcılığı, işyerlerinin temizliği) uygulanan yeni emek kullanımına ilişkin koruyucu yasalar çıkarılmasını, çalışanların sosyal güvenceye kavuşturulmasını ve bunu için, kadın emeğinin ikincil ve geçici emek olarak görülmesini engelleyecek politikalar geliştirilmesini, kadın istihdamının sağlanması ve arttırılmasını,
- Kadının ev içi üretimin görünür kılınması yönünde politikalar geliştirilmesini,
- Eşit, parasız ve nitelikli eğitim ve sağlık ve sosyal güvenlik olanaklarının yaratılmasını,
- Kadınların politik yaşama katılmaları, uluslar arası normlar çerçevesinde pozitif destek politikalarıyla yasal güvence altına alınmasını,
- En az 50 kişinin çalıştığı işyerlerinde ve küçük il/ilçe ve beldelerde merkezi kreşler açılmasını,
- Devletin Pekin ve Pekin+5 taahhütlerini yerine getirmesini istiyoruz.
2003 Basın Açıklaması
Yoksulluk, savaş ve militarizm hiçbir dönemde kadınları ve çocukları bu denli etkilememiştir. IMF ve Dünya Bankası`nın dayatmaları doğrultusunda şekillenen yapısal uyum programlarında ifadesini bulan küreselleşen yoksulluk ve adaletsizlik; özelleştirme çılgınlığı ve kitlesel işsizliğin ürettiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler, dünyamızı ikiye bölmektedir: zengin azınlık ve yoksul çoğunluk. Dünya kaynaklarının militarizasyonu, eğitim, sağlık ve sosyal güvelik hizmetlerinin hızla tasfiyesine yol açarken, bu gelişmenin kurbanları arasında çoğunluğu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.
Kadınların ve kız çocukların birer meta gibi alınıp satılması, köleliğin geri döndüğünü gösterir. Yeryüzünde çoğunluğunu kadınların ve kız çocukların oluşturduğu 200 milyon insan alınıp satılıyor. Milyonlarca kadın ve kız çocuğu cinsel köleler haline getirilerek pazarlanırken köleliğin çağdaş biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadın ve çocuk emeği sömürüsünün hiçbir sınır tanımadığı bir dünyada bütün sorunlardan arınmış bir “annelik” hali var olamaz. Günümüzde “annelik” toplumsal, ekonomik ve siyasal anlamından ve kadın sorunlarından koparılarak, tüketimi körüklemenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Oysa annelik ne ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal durumundan ne de kadınların yüz yüze kaldığı gerçeklerden ayrı olarak ele alınabilir.
Tarihe göz gezdirdiğimiz zaman, ekonomik ve siyasal sistemlerin değişikliğe uğramasına rağmen; cins ayrımcılığına dayalı kadın-erkek ilişkilerin ekonomik ve toplumsal yaşamda, değer yargıları, gelenekler, dinler, hukuksal yapı tarafından desteklenerek gizli veya açık olarak varlığını sürdürdüğüne tanık oluruz. Son yıllarda küreselleşme olarak tanımlanan gelişmeler bir yandan dünyada ve ülkemizde kadınların durumunu kötüleştirirken, öte yandan tamamen tüketimi amaçlayan ve kadının bedeni gibi sevgiyi de metalaştıran “sevgililer günü” ve “anneler günü” gibi özel günler giderek daha fazla hayatımızın içine girmektedir.
Öte yandan, dinsel inanışlar, gelenekler, toplumsal değer yargıları ve bunların hukuksal alandaki yansımaları; kadınların özgürleşmesinin, kimliğini bulmasının ve dünyayı erkeklerle eşit paylaşmasının önünde en önemli engeli oluşturmaktadır. Sonuç kadının ezilen ikinci cins olarak yaşamını devam ettirmesi ve birincil görevinin annelik ve ev kadınlığı olduğunu öğütleyen cinsiyetçi işbölümünün sürmesidir.
Kadının çalışma yaşamına girmesi “ev kadınlığı ve anneliğin” asli görevi olmasını engelleyememiş, sağladığı kısmi gelişmenin yanı sıra çifte yük altında daha fazla ezilmesi ve sömürülmesi sonucunu doğurmuştur.
- Ülkemizde kadınların yüzde 28`i hala okuyup yazamazken,
- Ve kız çocuklarının yüzde 12`si ilköğretime kayıt yaptıramazken,
- Bebeklerin binde 42`si doğumda yaşamını kaybederken,
- Anneler, cezaevleri ve mahkeme önlerinde çocuklarına yapılan işkenceye tanık olurken,
- Kadınlar savaşların yaşandığı topraklarda her türlü şiddetin, tecavüz, tacizin kurbanı olurken,
- Filistinli kadınlar, tıpkı cumartesi anneleri gibi çocuklarının akıbetini sorarken,
- Zorunlu göç nedeniyle, şehirlerin varoşlarında yoksulluğa ve yoksunluğa mahkum edilen milyonlarca kadın kendi diliyle ve kültürüyle yaşama mücadelesi verirken,
- Zenginle yoksul arasındaki uçurum çığ gibi büyüdüğü bir ülkede çocuklarının geleceği kaygısını yaşayan annelerimizi “anneler günü”yle avutmak mümkün mü?
Elif Akgül
Merkez Kadın Sekreteri
2004 Basın Açıklaması
Ayaklarımızın altındaki cenneti değil, yeryüzündeki cenneti istiyoruz!
Annelik toplumsal, ekonomik ve siyasal anlamından ve ülkemizde kadın sorunlarından koparılarak, tüketimi körüklemenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Oysa annelik ne ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal durumundan ne de kadınların yüz yüze kaldığı gerçeklerden ayrı olarak ele alınabilir.
Tarih içinde siyasal sistemlerin değişikliğe uğramasına rağmen; toplumsal cinsiyet ekonomik ve toplumsal yaşamda, değer yargıları, gelenekler, dinler, hukuksal yapı tarafından değişmeden varlığını sürdürmüştür. Son yıllarda küreselleşme olarak tanımlanan gelişmeler bir yandan dünyada ve ülkemizde kadınların durumunu kötüleştirirken, öte yandan tamamen tüketimi amaçlayan ve kadının bedeni gibi sevgiyi de metalaştıran “sevgililer günü” ve “anneler günü” gibi özel günler giderek daha fazla hayatımızın içine girmektedir.
Kadın ticareti ulusal sınırları aşarak uluslar arası düzeyde bir suç haline geldi. Milyonlarca kadın ve kız çocuğu cinsel köleler haline getirerek pazarlamakta ve köleliğin çağdaş biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadın ve çocuk emeği sömürüsünün hiçbir sınır tanımadığı bir dünyada bütün sorunlardan arınmış bir “annelik” hali düşünülemez.
IMF ve Dünya Bankası`nın dayatmaları doğrultusunda şekillenen yapısal uyum programlarının sonucu olan özelleştirmeler ve işsizliğin ürettiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler, gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da artırmaktadır. Ülke kaynaklarının militarizasyonu, eğitim, sağlık ve sosyal güvelik hizmetlerinde kesintilere yol açmaktadır ve bu gelişmenin kurbanları da bilindiği gibi kadınlar ve çocuklardır.
Öte yandan, dinsel inanışlar, gelenekler, toplumsal değer yargıları ve bunların hukuksal alandaki yansımaları; kadınların özgürleşmesinin, kimliğini bulmasının ve dünyayı erkeklerle eşit paylaşmasının önünde en önemli engeli oluşturmaktadır. Sonuç kadının ezilen ikinci cins olarak yaşamını devam ettirmesi ve birincil görevinin annelik ve ev kadınlığı olduğunu öğütleyen cinsiyetçi işbölümünün sürmesidir.
Kadının çalışma yaşamına girmesi “ev kadınlığı ve anneliğin” asli görevi olmasını engelleyememiş, sağladığı kısmi gelişmenin yanısıra çifte yük altında daha fazla ezilmesi ve sömürülmesi sonucunu doğurmuştur.
AB uyum süreci çerçevesinde AKP iktidarı tarafından Anayasa`nın 10. maddesini değiştirmek amacıyla hazırlanan yasa teklifiyle kadın haklarının yasal, anayasal dayanağa kavuşması gerekmektedir.
Değişiklik paketinin ilk halinde bulunan ‘ kadına pozitif ayrımcılık uygulanır ‘ şeklindeki hüküm değiştirilmiş ve ‘ kadın erkek eşit haklara sahiptir ‘ şekline dönüştürülmüştür. Biz kadın eğitim emekçileri, değişikliğin ilk halinde kalmasını ve TBMM genel kuruluna o haliyle gelmesini istiyoruz. Kadın erkek eşitliğinin Anayasa`da yer alması önemli bir gelişmedir ama kağıt üzerinde kalmaması çok daha önemlidir. Bu nedenle değişiklik teklifi hazırlayan hükümete ve genel kurulda yasa değişikliğini oylayacak bütün milletvekillerine çağrıda bulunuyoruz. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, toplumsal yaşamda kadının rolünün son derece zayıf olması nedeniyle kadına dair pozitif ayrımcılık uygulanması ve bu değişikliğin kağıt üzerinde kalmadan toplumsal yaşama nüfuz etmesini sağlayacak düzenlemeler yapmak elinizdedir. Bu değişiklik ve sonrasında tüm sivil toplum kuruluşlarının takipçiliğiyle birleşince kadınların makus talihi değişecek, kadınlar toplumsal yaşamda hak ettiği yeri elde edecektir.
Ülkemizde kadınların yüzde 28`i hala okuryazar değildir ve kız çocukların yüzde 12`si hala okula kayıt yaptıramazken,
Bebeklerin binde 42`si doğumda yaşamını kaybederken,
Anneler, cezaevleri ve mahkeme önlerinde çocuklarına yapılan işkenceye tanık olurken
Barış anneleri savaşların yaşandığı topraklarda her türlü şiddetin kurbanı olurken,
Zenginle yoksul arasındaki uçurum çığ gibi büyüdüğü bir ülkede çocuklarının geleceği kaygısını yaşayan annelerimizi “anneler günü”yle avutmak mümkün mü?
2005 Basın Açıklaması
Annelik toplumsal, ekonomik ve siyasal anlamından ve ülkemizde kadın sorunlarından koparılarak, tüketimi körüklemenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Oysa annelik ne ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal durumundan ne de kadınların yüz yüze kaldığı gerçeklerden ayrı olarak ele alınabilir. Tamamen tüketimi amaçlayan ve kadının bedenini ve sevgiyi metalaştıran “sevgililer günü” ve “anneler günü” gibi özel günler giderek daha fazla hayatımızın içine girmektedir.
Kadın ve çocuk emeği sömürüsünün hiçbir sınır tanımadığı bir dünyada bütün sorunlardan arınmış bir “annelik” hali düşünülemez!
Ortadoğu da yaşanan savaş ortamı, başta ıraklı kadınlar olmak üzere tüm Ortadoğulu kadınların yaşamını kaosa çevirmektedir. Bu militarist ortamda taciz ve tecavüz başta olmak üzere şiddetin her türlüsünü yine en çok kadınlar ve çocuklar yaşamaktadır. Ülkemizde ise son dönemlerde çatılmalı bir ortam yaratma hevesinde olan bazı kesimler, yarattıkları provakatif girişimlerle yeniden şiddet ortamı yaratarak, ülkeyi kaosa sürüklenmeye çalışmaktadır. Irkçılık ve şovenizm üzerinden politika yapmaya çalışan kesimler unutmamalıdır ki, bu zihniyet ülkeyi aydınlığa değil karanlığa sürüklemektedir. Ortaçağ zihniyetiyle insanları sokak ortasında linç girişimlerini dahi savunacak kadar ileri gitmektedirler. Bu zihniyete karşı anneler, anne duyarlılığı ve sıcaklığıyla barış demokrasi ve kardeşliği öreceklerdir.
Antidemokratik uygulamaların her geçen gün tırmandırıldığı, çocuklarının çatışmalarda öldüğü, sokaklarda linç edildiği bir dünyada, çocuklarının yaşam ve geleceği kaygısını yaşayan annelerimizi “anneler günü” ile avutmak mümkün mü?
Ülkemizde, Kamunun Yeniden Yapılandırılması, IMF ve Dünya Bankası`nın dayatmaları doğrultusunda şekillenen yapısal uyum programlarının sonucu olan özelleştirmeler ve işsizliğin ürettiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler, gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da artırmıştır. Eğitim, sağlık ve sosyal güvelik hizmetlerinde yapılan kesintilerin yol açtığı olumsuzlukların en büyük kurbanı kadınlar ve çocuklardır.
En temel insan hakkı olan eğitimin, sağlığın ve sosyal güvenliğin paralı hale getirildiği, zenginle yoksul arasındaki uçurumun çığ gibi büyüdüğü bir ülkede anneleri bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Ataerkillik ve kapitalizm birbirini güçlendiriyor. Her ikisi de ırkçılıktan, cinsiyetçilikten, kadın düşmanlığından, yabancı düşmanlığından, sömürgecilikten, emperyalizmden, kölelikten ve angaryadan kaynaklanıyor ve bunlarla el ele yürüyor. Öte yandan, dinsel inanışlar, gelenekler, toplumsal değer yargıları ve bunların hukuksal alandaki yansımaları; kadınların özgürleşmesinin, kimliğini bulmasının ve dünyayı erkeklerle eşit paylaşmasının önünde en önemli engel olarak varlığını sürdürüyor. Sonuç kadının ezilen ikinci cins olarak yaşamını devam ettirmesi ve birincil görevinin annelik ve ev kadınlığı olduğunu öğütleyen cinsiyetçi işbölümünün sürmesidir. Kadının çalışma yaşamına girmesi “ev kadınlığı ve anneliğin” asli görevi olmasını engelleyememiş, sağladığı kısmi gelişmenin yanı sıra çifte yük altında daha fazla ezilmesi ve sömürülmesi sonucunu doğurmuştur.
Tüm bu olumsuz koşulların altında ezilen, çocuklarını bırakabilecekleri kreş bile bulamayan emekçi anneleri bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Ülkemizde kadının ikincil statüsüne ilişkin kalıp yargılar bazı yasal düzenlemelere karşın sürüyor. Aynı zamanda ataerkil aile düzeni ve kalıplaşmış cinsiyetçi roller de varlığını sürdürüyor. Kısacası tüm toplumsal kesimlerde, cinsiyetçi anlayış özellikle aile içinde karı-koca ile erkek çocuk-kız çocuk arasında, erkeğin üstünlüğüne dayanan geleneksel rolleri üretmeye devam ediyor.
Aile içinde kadının ikincil statüsü, erkeğin emirlerine itaat etme ve saygı gösterme yükümlülüğü, erkeğe hizmet sorumluluğu toplumsal bir gerçeklik olarak varlığını etkin bir şekilde sürdürürken anneleri yapay bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Güçlü bir erkek egemen toplumsal yapıya sahip olan ülkemizde ‘geleneksel` şiddet biçimlerinin yanı sıra kadına yönelik şiddet, son zamanlarda bazı yeni biçimler alarak güçleniyor. Buna rağmen bu konuda hala anlamlı bir ilerleme sağlanamıyor. Ceza yasalarının yetersiz kaldığı ve hızlı bir toplumsal çözülmenin yaşandığı ülkemizde, hala namus cinayetleri yaygın olarak yaşanmakta ve son yıllarda artan töre cinayetleri biçimini alarak can yakmaya devam ediyor. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye`de aile içi şiddetin mağduru kadınlar arasında intihar eğilimi %56,4 düzeyindedir. Çünkü kendilerini o konumdan çekip çıkaracak hiçbir kurum ya da yol bulamıyorlar. AB standardı, her 7 bin 500 kadın nüfusuna bir kadın sığınağı belirlerken, Türkiye`de ise yaklaşık 30 milyon kadın için sadece 13 tane, o da düşük kapasiteli sığınak ya da kadın konukevi bulunuyor.
Yoksulluğun, işsizliğin, göçün, eğitimsizliğin, fuhuş`un, uyuşturucu kullanımının, aile içi ve toplumsal şiddetin, namus ve töre cinayetlerinin pençesinde kıvanan annelerimizi anneler günü ile avutmak mümkün mü?
Ülkemizde, kadınların %19.4 ‘ü okur yazar değildir. Kadınların aleyhine olan okuma yazma oranı, okullaşma oranı, gelenek, görenek, ataerkil toplum ve aile yapısı nedeniyle kız çocuklarının eğitimsiz kalışı toplum kalkınmasında çözüm isteyen öncelikler arasındadır.
Anneler Böyle Bir Dünyayı Reddediyor!
İnsanlığın yarısını biz oluşturuyoruz. Bizler hayat verir, çalışır, sever, yaratır, mücadele ederiz. Yaşamın ve insan cinsinin sürdürülebilmesi için temel olan işlerin üstesinden geliriz. Buna karşılık hala toplumdaki yerimiz küçümseniyor.
Dünyanın her yerinde ve ülkemizde sessizce kabullenmeye zorlanan, haklarından mahrum bırakılmış ve özgürlükleri ellerinden alınmış, ayrımcılığın ve şiddetin çeşitli biçimlerine maruz kalan kadınlarla, yoksulluğun ve şiddetin olmadığı bir dünya kurmak için direnen kadınlarla birlikte mücadeleye çağırıyoruz! Çeşitliliğin zenginlik kaynağı olarak kabul edildiği, diyalogun yeşerdiği, yazıların ve şarkılarla hayallerin çiçek açabildiği bir dünya…
Biz kadınlar, 2005 Yılı Dünya Kadın Yürüyüşünün temel talebi olan sömürünün, ezilmenin, hoşgörüsüzlüğün ve dışlanmanın var olmadığı; doğruluğun, farklılıkların, bütün hak ve özgürlüklerin saygı gördüğü eşitlik, özgürlük, dayanışma, adalet ve barış üzerine bir dünya kurmak istiyoruz. Bunun için öncelikli taleplerimiz;
- Cins ayırımcı yasaların ve uygulamaların ortadan kaldırılmasını, çalışma yaşamına eşitlik, iş güvencesi ve sosyal güvence getirilmesini,
- Çok kimlikli, çok kültürlü, farklılıkların zenginlik kabul edildiği toplumsal bir düzenlemenin yapılmasını,
- Cinsel taciz de dahil şiddetin bütün biçimlerinin ortadan kaldırılmasını,
- Kayıt dışı sektörlerde (eve iş verme, evde hizmetçilik, çocuk bakıcılığı, işyerlerinin temizliği) uygulanan yeni emek kullanımına ilişkin koruyucu yasalar çıkarılmasını, çalışanların sosyal güvenceye kavuşturulmasını ve bunu için, kadın emeğinin ikincil ve geçici emek olarak görülmesini engelleyecek politikalar geliştirilmesini, kadın istihdamının sağlanması ve arttırılmasını,
- Kadının ev içi üretimin görünür kılınması yönünde politikalar geliştirilmesini,
- Eşit, parasız ve nitelikli eğitim ve sağlık ve sosyal güvenlik olanaklarının yaratılmasını,
- Kadınların politik yaşama katılmaları, uluslar arası normlar çerçevesinde pozitif destek politikalarıyla yasal güvence altına alınmasını,
- En az 50 kişinin çalıştığı işyerlerinde ve küçük il/ilçe ve beldelerde merkezi kreşler açılmasını,
- Devletin Pekin ve Pekin+5 taahhütlerini yerine getirmesini istiyoruz.
2006 Basın Açıklaması
Annelik toplumsal, ekonomik ve siyasal anlamından ve ülkemizde kadın sorunlarından koparılarak, tüketimi körüklemenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Oysa annelik ne ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal durumundan ne de kadınların yüz yüze kaldığı gerçeklerden ayrı olarak ele alınabilir. Tamamen tüketimi amaçlayan ve kadının bedenini ve sevgiyi metalaştıran “sevgililer günü” ve “anneler günü” gibi özel günler giderek daha fazla hayatımızın içine girmektedir.
Ülkemizde, Kamunun Yeniden Yapılandırılması, IMF ve Dünya Bankası`nın dayatmaları doğrultusunda şekillenen yapısal uyum programlarının sonucu olan özelleştirmeler ve işsizliğin ürettiği ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler, gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da artırmıştır. Eğitim, sağlık ve sosyal güvelik alanlarında yapılan yasal değişiklerin yol açtığı olumsuzlukların en büyük kurbanı kadınlar ve çocuklardır. Kadın ve çocuk emeği sömürüsünün hiçbir sınır tanımadığı bir dünyada bütün sorunlardan arınmış bir “annelik” hali düşünülemez! En temel insan hakkı olan eğitimin, sağlığın ve sosyal güvenliğin paralı hale getirildiği, zenginle yoksul arasındaki uçurumun çığ gibi büyüdüğü, çocuklarının geleceği kaygısını taşıyan bir ülkede anneleri bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Ülkemizde kadının ikincil statüsüne ilişkin kalıp yargılar bazı yasal düzenlemelere karşın sürüyor. Tüm toplumsal kesimlerde, özellikle aile içinde cinsiyetçi anlayış erkeğin üstünlüğüne dayanan geleneksel rolleri üretmeye devam ediyor. Kadının ikinci cins olarak yaşamını devam ettirmesi ve birincil görevinin annelik ve ev kadınlığı olduğunu öğütleyen cinsiyetçi işbölümü her geçen gün daha da etkinleşmektedir. Tüm bu olumsuz koşulların altında ezilen, çocuklarını bırakabilecekleri kreş bile bulamayan emekçi anneleri bir günle mutlu etmek mümkün mü? Aile içinde kadının ikincil statüsü, erkeğin emirlerine itaat etme ve saygı gösterme yükümlülüğü, erkeğe hizmet sorumluluğu toplumsal bir gerçeklik olarak varlığını etkin bir şekilde sürdürürken anneleri yapay bir günle mutlu etmek mümkün mü?
Güçlü bir erkek egemen toplumsal yapıya sahip olan ülkemizde ‘geleneksel` şiddet biçimlerinin yanı sıra kadına yönelik şiddet, son zamanlarda bazı yeni biçimler alarak güçleniyor. Namus cinayetleri yaygın olarak yaşanmakta ve son yıllarda artan töre cinayetleri biçimini alarak can yakmaya devam ediyor. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye`de aile içi şiddetin mağduru kadınlar arasında intihar eğilimi %56.4 düzeyindedir. Çünkü kendilerini o konumdan çekip çıkaracak hiçbir kurum yada yol bulamıyorlar. AB standardı, her 7 bin 500 kadın nüfusuna bir kadın sığınağı belirlerken, Türkiye`de ise yaklaşık 30 milyon kadın için sadece 13 tane, o da düşük kapasiteli sığınak yada kadın konukevi bulunuyor. Yoksulluğun, işsizliğin, göçün, eğitimsizliğin, fuhuş`un, uyuşturucu kullanımının, aile içi ve toplumsal şiddetin, namus ve töre cinayetlerinin pençesinde kıvranan annelerimizi, anneler günü ile avutmak mümkün mü?
Ortadoğu da yaşanan savaş ortamı, başta Iraklı kadınlar olmak üzere tüm Ortadoğulu kadınların yaşamını kaosa çevirmektedir. Bu militarist ortamda taciz ve tecavüz başta olmak üzere şiddetin her türlüsünü yine en çok kadınlar ve çocuklar yaşamaktadır. Ülkemizde ise son dönemlerde yeniden başlayan çatışmalı ortam, binlerce annenin yüreğini parçalamaktadır. Buna karşı anneler, anne duyarlılığı ve sıcaklığıyla barış demokrasi ve kardeşliği öreceklerdir. Kadınlar savaşların yaşandığı topraklarda her türlü şiddetin, tecavüz, tacizin kurbanı olurken, milyonlarca kadın ve kız çocuğu cinsel köleler haline getirilerek pazarlanırken, antidemokratik uygulamaların her geçen gün tırmandırıldığı, çocuklarının çatışmalarda öldüğü bir dünyada, çocuklarının yaşam ve geleceği kaygısını yaşayan annelerimizi “anneler günü” ile avutmak mümkün mü?
Anneler böyle bir dünyayı reddediyor!
Biz kadınlar, sömürünün, ezilmenin, hoşgörüsüzlüğün ve dışlanmanın var olmadığı; doğruluğun, farklılıkların, bütün hak ve özgürlüklerin saygı gördüğü eşitlik, özgürlük, dayanışma, adalet ve barış üzerine bir dünya kurmak istiyoruz. Çeşitliliğin zenginlik kaynağı olarak kabul edildiği, diyalogun yeşerdiği, yazıların ve şarkılarla hayallerin çiçek açabildiği bir dünya… Bunun için öncelikli taleplerimiz;
- En az 50 çalışanın bulunduğu işyerlerinde ve 50`den az çalışanın bulunduğu işyerleri için, çalışma alanına yakın ortak bebek bakım üniteleri ve kreşler açılmalıdır.
- Doğumdan dolayı ücretsiz izne ayrılan kamu çalışanı kadınların, izinde geçen süreleri emekli kesenekleri devlet tarafından ödenmeli ve emeklilikten sayılmalıdır.
- İşe almada, terfi ve yükselmelerde olumlu ayrımcılığın uygulanması, kadın istihdamını arttırmaya yönelik istihdam politikalarının oluşturulması yönünde somut adımlar atılmalıdır.
- Eğitimde cinsiyetler arasında eşitliği sağlamak için; Milli Eğitim Bakanlığında “Eşitlik Komisyonu” oluşturulmalı, eğitimin her düzeyinde ve içeriğinde, ders kitapları ve materyalleri cinsiyetçilikten arındırılarak, toplumsal cinsiyetle ilgili konular ve dersler yer almalıdır. Kız çocukları ve kadınların eğitim hakkını kullanılmalarının önündeki engelleri kaldırmaya yönelik, destek ve teşvik politikaları hayata geçirilmelidir.
- Cinsel taciz konusu mesleki eğitimlerin bir parçası olmalı; koruyucu tedbirler alınmalı ve yasal yaptırımların uygulanmasında mağdurun şikayeti yeterli olmalıdır.










