8 Mart 1857 tarihinde Newyork`ta dokuma işçisi kadınların; yine 8 Mart 1908 tarihinde ABD`nin Manhattan`lı iplik işçisi kadınların daha iyi çalışma koşulları, ekonomik, siyasal hak talepleri için başlattıkları mücadele ve direniş bugün de devam ediyor.
Savaşta istihdam edilen, barışta evlerine gönderilen, kriz anında ilk işten atılan kadınlardır. Kadınların emekleri sömürülmeye devam ediyor. Bir yandan ekonomik eşitsizlikler derinleşip, yoksulluk kadınlaşırken, öte yandan siyasi gücünü arttıran ırkçı, militarist zihniyetler kadına yönelik her türlü şiddeti tırmandırmaktadır. Kadınlar; eğitimsiz, işsiz, yoksul, yaşamları hakkında karar vermekten uzak, sürekli ve sistemli bir baskının tehdidi altında, en temel insan haklarını bile kullanmaktan uzak bir şekilde yaşamaktadırlar.
Türkiyeli kadınların durumları; yasalar ve kanun önünde eşitlik ilkesi, siyaset ve karar mekanizmalarına katılım, ekonomi, çalışma hayatı ve yoksulluk, kadına yönelik şiddet, evlilik, aile ilişkileri, geleneksel roller, eğitim, medya ve kadın sağlığı gibi kriterler ışığında değerlendirilmelidir. Siyasi partilerin erkek egemen yapısı, kadınların siyasal temsilinin önündeki en önemli engeller arasındadır. Kadınlar karar alma mekanizmalarında yer almamakta ve Türkiye bu konuda 119 ülke arasında 103. sıradadır.
Kapitalizmin yaşam koşullarına göre kendini yeniden şekillendiren erkek egemen kültürün, bilinç ve pratik üzerindeki hakimiyeti sürmektedir. Karşımıza dinsel inanışlar, gelenek ve görenekler, toplumsal değer yargıları, ahlak normları ve ayırımcı yasalar biçiminde çıkan bu kültür, Küreselleşmenin yoksullaştırma ve örgütsüzleştirme politikalarıyla birleşerek, sınıflar, halklar ve cinsler arasındaki eşitsizliği daha da derinleştirmektedir.
Ülkemizde AB sürecinde demokratikleşme yönünde kısmi yasal değişiklikler yapılmasına rağmen, statükocu kesim ciddi bir direnç göstermektedir. Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük ve anti demokratik uygulamalar varlığını sürdürmektedir. Yargısız İnfazlar işlenmeye devam ediyor. Uğur Kaymaz, Ümit …
Küresel sermaye çizgisinin sosyal ve kültürel yaşama müdahalesi, en çok da kadına müdahaledir. Özgürlük diye lanse edilen kültür, kadın bedeni üzerinden gelişen yozlaşma ile hızla yaygınlaşmaktadır.
Devleti yeniden yapılandırma politikaları, kamusal alanın daraltılarak özelleştirilmelerin hızlandırılması, üretimin azaltılması, emeğin maliyetinin düşürülmesi şeklinde sonuçlanmıştır. Kamusal ve sosyal hizmetlerin nicel ve nitel olarak kısıtlanması sonucunda, gelirler düşmüş, bunun sonucunda işsizlik ve toplumsal şiddet artmıştır. Başta eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik olmak üzere kamu hizmetleri şirketlerin kar alanı haline getirilmek isteniyor. Yeni Personel Rejimi Yasası ile iş güvencesi tüm kamu çalışanları için ortadan kalkarken, kadın emekçiler daha da dezavantajlı duruma düşecektir.
Kadınlar, bir yandan emekçi kimlikleriyle diğer yandan cinsiyetçi işbölümünün yarattığı sonuçlarla eziliyorlar. Toplumsal hayatın değişik alanlarında, siyasette, kültürde, sanatta, sosyal faaliyetlerde yer almada zorlanıyor. Cinsiyetçi işbölümü kadınları aile yaşamına bağladığı için, toplumsal süreçlerden dışlanmayı doğal ve değişmez göstermektedir. “Ev Kadını” genellemesi kadınların yalnızca emeklerinin satın alınmasını değil, kolay kontrol edilmesini de beraberinde getirmiştir. Toplumsal yaşam deneyimleri, geleneksel ev sorumlulukları, anne ve eş rolleriyle sınırlı olan kadınlar, iki ayrı dünyanın değer ve davranış biçimleri arasında bocalamaktadırlar. 12 milyonu aşkın ev kadını işgücünün tamamen dışında sayılmaktadır.
Türkiye`de kadınların önemli bir bölümü güvencesiz ve kayıt dışı çalışıyor. Sektörler, meslekler ve hiyerarşik yapılanmada dengesiz bir yığılma yaşanmaktadır. Birçok sektör, hala erkeklerin tekelinde ve birçok kamu hizmeti, kadınların üretebileceği işler olarak görülmüyor. İşe giriş, emeklilik ve belirli işlere yönlendirilmede, çalışma koşulları, ücretler, izinler ve sosyal haklarda yükselme ve mesleki eğitim olanaklarından yararlanma, işyerinde cinsel tacize maruz kalma gibi bir çok sorunla karşı karşıyadırlar.
İçinden geçtiğimiz kapitalist küreselleşme döneminde ortaya çıkan savaş ve militarizm, yoksullaşma, zorunlu göç ve ekolojik tahribatlar sonucunda daha da yoğunlaşmış, kadın ticareti ve savaşlarda toplu tecavüzler gibi şiddet biçimleri öne çıkmıştır.
Kadına karşı şiddet dünyada en yaygın olan, ancak yasal olarak en az tanımlanan insan hakları sorunudur. Kadını ikincilleştiren ve baskı altına alan erkek egemenliğinin bir sonucu olan kadına karşı şiddet, bugün dünyanın her yanında farklı sınıf, statü, etnik, milli, dini vb. gruplardan her yaşta kadını çeşitli biçimlerde etkilemeye devam etmektedir. Yoksullaşma, siyasi ve dinsel gericilik, savaş ve militarizm ortamında kadına yönelik her türlü ayrımcılığın yanı sıra toplu tecavüzler, fuhuş, aile içi şiddet ve siyasal şiddet korkunç bir çeşitlilik arz etmekte ve hala güçlü bir suskunluk perdesi arkasında gizlenmektedir. Tüm dünyada kadınların en fazla şiddete maruz kaldığı yer olan ailede kadınlar, duygusal, cinsel, ekonomik şiddet, korkutma tehdit, tecrit etme gibi farklı biçimlerde şiddetti yaşamaya devam etmektedirler.
Güçlü bir erkek egemen toplumsal yapıya sahip olan ülkemizde ‘geleneksel` şiddet biçimlerinin yanı sıra, kadına yönelik şiddet son zamanlarda bazı yeni biçimler alarak güçlenmektedir. Buna rağmen bu konuda hala anlamlı bir ilerleme sağlanamamaktadır. Ceza yasalarının yetersiz kaldığı, hızlı bir toplumsal çözülmenin yaşandığı ülkemizde, kadına yönelik şiddet sorununun özel ve en ağır görünümleri olan töre ve namus cinayetleri, yaygın olarak yaşanmaya devam etmektedir. Türkiye`de kadınların öldürüldüğü, intihara zorlandığı ve tecavüze uğradıkları, 2000-2004 yılları arasında, basına yansıyan namus cinayeti kurbanı kadınların sayısı 54`e ulaşmıştır.
Öte yandan, Ülkemizde on beş yıl süren çatışma ortamı, yüz binlerce insanı göçe zorlayarak yoksullaştırmıştır. Sindirme, korkutma, cinayet, cinsel şiddet ve zorla yer değiştirme, insanları yiyecek, barınma ve sağlık hizmetlerine muhtaç; işsiz, yoksul, eğitimsiz hale getirmektedir. Psikolojik travma, kimlik bunalımı yaşayan kadınlar ve çocuklar, intihara sürüklenmekte kentlerde fuhuş ve uyuşturucu sektörünün kucağına itilmektedirler. Nitekim yapılan tüm araştırmalar metropol kentlerde kadın ticaretinde, sokak çocuklarının suç oranlarında görülen artışın bu sürecin bir ürünü olduğunu göstermektedir.
Öte yandan IMF direktifiyle uygulanan tarım politikaları sonucu oluşan göçün mağdurları da aynı sürecin kurbanı olmaktadırlar.
Erkekliğin ve saldırganlığın bu denli yüceltildiği; barış, demokrasi, eşitlik ve kardeşlik gibi insani değerlerin yok sayıldığı bir dünyada, kadınlara yer olmadığının farkındayız. Hem iş yaşamında hem de evde çifte sömürüye maruz kalan biz kadınlar için eşitlik ve özgürlük mücadelesi, bugün her zaman olduğundan daha fazla önem taşımaktadır. 8 Mart`ı yüzyıl önce kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin sembolü haline getiren talepleri ve şiddetsiz bir dünya özlemi bugün hala geçerliliğini koruyor.
Biz bu 8 Mart`ta da hükümete bir kez daha sesleniyoruz;
Çalışma hayatı ile ilgili yasalar konusunda, hükümet uluslararası normlara uymalı, bu politikaları devlet politikası haline getirmelidir.
Kayıt dışı sektörlerde (eve iş verme, evde hizmetçilik, çocuk bakıcılığı, işyerlerinin temizliği) uygulanan yeni emek kullanımına ilişkin koruyucu yasalar çıkarılmalı, çalışanlar sosyal güvenceye kavuşturulmalıdır.
Kadın emeğinin ikincil ve geçici emek olarak görülmesini engelleyecek politikalar geliştirilmeli; sözleşmeli personel, esnek çalışma, taşeronlaştırma gibi uygulamalarla düzenli çalışma yaşamı dışına itilen kadınların, demokratik bir planlama ile iş güvenceli istihdamları sağlanmalıdır.
Kadının ev içi üretimin görünür kılınması yönünde politikalar geliştirilmelidir.
Kadın istihdamının sağlanması ve arttırılması için eşit, parasız ve nitelikli eğitim olanakları hızlandırılmalıdır.
Kadınların politik yaşama katılmaları, uluslar arası normlar çerçevesinde pozitif destek politikalarıyla yasal güvence altına alınmalıdır.
Askeri fonlar tasfiye edilip, savaşa ve silahlanmaya ayrılan kaynaklar eğitim, sağlık başta olmak üzere kamusal hizmetlere, kültürel ve çevresel kaynaklara aktarılmalıdır.
Ülkemizde yaşanan 15 yıllık çatışma ve uygulanan olumsuz tarım politikaları sonucu oluşan kent yönelimli göçten etkilenen kadın ve çocuklara yönelik, rehabilitasyon merkezleri açılmalı; sosyal, kültürel, eğitim ve istihdam imkanlarının sağlanması için politikalar üretilmelidir.
Cinsel, sınıfsal, dinsel, etnik, kültürel vb. ayrımcılıkların önlenmesi yönünde politikalar geliştirilmelidir.
Anayasanın 10. maddesi olumlu ayrımcılık ilkesine göre düzeltilmelidir.
Eşitlik Çerçeve Yasası hazırlanmalıdır.
Eşitlik İzleme Komisyonu ile Cinsiyet Eşitliği Ombudsmanlığı oluşturulmalıdır.
Kadının istihdamını artırmaya yönelik bir istihdam politikası oluşturulmalı
Kadınlar lehine geçici özel önlemler alınmalı
Kredi borçlanma ve sigorta konularında pozitif ayrımcılık uygulanmalı
Tarım İş Yasası`nın çıkartılması gerekmektedir.
TCK Tasarısı`nın “Ayrımcılık” maddesine “cinsel yönelim” ifadesi eklenmeli, madde kişilerin “siyasi,
ekonomik ve sosyal” haklarını kapsayacak şekilde düzeltilmelidir.
“Nitelikli İnsan Öldürme” maddesine alınan “töre saiki” ifadesi “namus saiki” olarak değiştirilmelidir.
TCK`daki Genital Muayene maddesi, bekaret kontrollerini açıkça yasaklayacak şekilde düzenlenmelidir.
TCK Tasarısı`na eklenen, 15-18 yaş arası gençlerin rızaya dayalı cinsel ilişkilerine getirilen yaptırımlar kaldırılmalı, hapis cezası getiren madde TCK Tasarısı`ndan çıkartılmalıdır. İfade, yayın, eğitim ve basın özgürlüğünün keyfi olarak engellenmesine zemin hazırlayan Müstehcenlik Maddesi, ifade özgürlüğünü kısıtlamayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Türkiye`de Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı oluşturulmasını istiyoruz.
Eğitimde, medyada ve kadın sağlığı alanında kadına yönelik ayrımcı uygulamalara ve bunların ortadan kaldırılmasında devletin ciddi sorumluğu bulunmaktadır.
Erkeklerin yüzde 34`ü eşlerine fiziksel şiddet uyguladığını söylemiştir. Kadın kuruluşlarının yaptığı araştırmalar da sözel şiddet dahil olmak üzere evli kadınların hayatı boyunca en az bir kez şiddete uğramışlık oranının yüzde 97`ye kadar yükseldiğini göstermiştir.
Kamu yönetiminde görev yapan personelin dörtte biri kadın olmasına rağmen, yönetim düzeyinde kadın sayısı çok düşüktür. Türkiye`de şu anda tek bir kadın vali yoktur.
Basına yansıyan namus cinayetinden ölen kadın sayısı son yıllarda artmış ve 2000-2004 döneminde toplam 54`e ulaşmıştır.
Doğu ve Güneydoğu`da kadının isteğinin hiç önemsenmediği berdel, beşik kertmesi, başlık paralı evlilik, kan bedeli evliliği, kuma evliliği, kayın evliliği ve akraba evliliği gibi evlilik türleri vardır.
Kliplerde kadın imajı seks objesi olarak kullanılmaktadır.
Kadınların yüksek öğrenimde okullaşma oranı yüzde 29,7 iken erkeklerinki yüzde 39,9`dur.
Medeni Kanun`daki “evlilik süresince edinilmiş malların ortak paylaşımı” ilkesi geriye yönelik işletilebilecek şekilde düzenlenmeli; kadınların siyasi hayata katılımını arttırmak için %30`luk kota sistemi getirilmeli ve hükümetin 2010 Lizbon kriterleri ışığında kadınların iş gücüne katılım oranının artırılması için gerekli bütün önlemler alınmalıdır.
8 Martta Bütün Kadınlara Yasal Tatil İstiyoruz!
Eşitlik, Özgürlük, Dayanışma, Adalet Ve Barış İçin Yürüyoruz!
Üreten Biziz Yöneten De Biz Olacağız!
Evde Sokakta, İşyerinde Cinsel Şiddete Son!
Yoksulluk Ve Şiddet Kader Değil!
Savaşsız, Şiddetsiz, Sömürüsüz,
Barışçıl Bir Dünya Ve Ülke İçin Tüm Kadınları
Mücadeleye Çağırıyoruz!
Yaşasın 8 Mart
Yaşasın Kadınların Uluslararası Birlik, Mücadele Ve Dayanışma Günü!










