8 Mart 2003 Basın Açıklaması

Üretimde makineleşme teknolojik gelişmelerin yaşandığı ve emek hareketlerinin damgasını vurduğu yirminci yüzyıl başında endüstrileşmiş ülkelerde ortaya çıkan Kadınların Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günün gerisindeki itici güç, kadın sorunlarının ve eşitlik hakkının dünyanın gündemine taşınması idi.

  1. yüzyıl başında New York`da konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan kadınlar insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı örgütlendiler ve eylemler düzenlediler. Çalışma saatlerinin azaltılması, insanca ücret, oy hakkı ve çocuk emeğine son vermek için yaptıkları eylemde “Ekmek ve Güller” sloganını kullandılar; ekmek iş güvenliğinin gül ise daha iyi bir yaşamın sembolüydü.

1910 yılında Kopenhag`da toplanan Sosyalist Enternasyonal Konferansında Kadınlar Günü önerisi ABD`deki konfeksiyon işçilerinin grevinden esinlenen Clara Zetkin tarafından yapıldı. Kadın hakları hareketini- özellikle oy hakkını- onurlandırmayı amaçlayan Kadınlar Günü önerisi oy birliğiyle kabul edildi. Böylece 8 Mart, dünyada kadınların yüzyıldır yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin kutlandığı ve kadınların güncel taleplerinin ifade edildiği bir gün haline geldi.

Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası finans kurumlarının empoze ettiği ekonomik programlar dünyanın her yerinde mutlu azınlığın daha çok zenginleştirirken, yoksul ülkeler ve emekçiler giderek yoksullaşıp adeta ekonomik bir yıkıma sürükleniyor. Özelleştirme politikası, sosyal güvenliğin, sağlık ve eğitim hizmetlerinin, tarım destek programlarının tasfiyesi yoksulları daha da yoksullaştırarak gelir dağılımındaki adaletsizliği had safhaya çıkarıyor. Bugün ülkemizde eğitim emekçileri yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamını sürdürmektedir. Küreselleşme dediğimiz süreç yalnızca zenginle yoksul arasındaki uçurumu derinleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda kadınla erkek arasında var olan eşitsizlikleri de artırıyor. Kadınlar giderek toplumsal statüsü düşük, vasıfsız ve sosyal güvencesi olmayan yarım-zamanlı işlerde yoğunlaşıyor.

Biz eğitim emekçisi kadınlar, bütün dünyada kadınların birlik mücadele ve dayanışma günü olarak kutlanan 8 Mart`ta yaşadığımız cinsiyet ayırımcılığının ve eşitsizliği hatırlatarak kadın erkek eşitliğinin sağlanmasında eğitimci kadınların üstlendiği rolü vurgulamak üzere bir araya geldik. Eğitim-Sen cinsiyet eşitliğine ulaşmanın bir aracı olarak toplu sözleşme/görüşme süreçlerinde eğitim emekçisi kadınların taleplerinin temsil edilmesine özel bir önem vermektedir.

Eğitim-Sen kendisini yeniden yapılandırırken, sendikal hareketin emekçiler arasında varolan eşitsizlikleri gözeten çalışmalar yürütmektedir. Kadın-erkek eşitliğinin toplu sözleşme/görüşmenin bir parçası olarak güvence altına alınması için kamu emekçisi kadınların taleplerini mücadele programının öncelikleri arasına almaktadır.

Sendikamız;

  • Anneliğin korunması temelinde doğum izinlerinin ILO standartlarına uygun hale getirilmesi için doğum izinlerinin doğum öncesi 6 hafta, doğum sonrası 12 hafta olmak üzere toplam 18 haftaya çıkarılması için mücadele veriyor.
  • Çocuk bakımının sadece kadının sorumluluğu olmaktan çıkarılması, bu sorumluluğun toplumsal olarak üstlenilmesi için en az 50 çalışanın olduğu işyerlerinde, küçük il/ilçe ve beldelerde merkezi kreşler açılmasını istiyor.
  • Yalnızca erkek çalışanlara verilen aile yardımının kadınlara da verilmesini ve bugünün koşullarına uygun olarak iyileştirilmesini istiyor.
  • Terfi ve atamalarda var olan cinsiyetçi uygulamalara son verilmesi ve kadınların mesleki ilerlemesini engelleyen cam tavanın görünür hale gelmesi için mücadele ediyor.
  • Dünyada ev içi şiddetin %57,9 en fazla olduğu ülkede yaşadığımızı unutmadan, şiddete uğrayan kadınlara psikolojik ve hukuksal danışma hizmeti verilmesini ve rehabilitasyon merkezleri açılmasını talep ediyor.

Öte yandan siyasi gücünü artıran ırkçı ve milliyetçi akımlar, kadının en temel insan haklarını ve özgürlüklerini doğrudan tehdit etmektedir. Türkiye`de yasalarda varolan kadın-erkek ayırımcılığı başta olmak üzere, toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda varlığını sürdüren eşitsizliklerin giderilmesinin önündeki en büyük engeli muhafazakar ve milliyetçi akımlar oluşturuyor. Saldırganlığın ve erkekliğin kutsandığı bir dünyada kadınların özgürleşmesinden bahsedilmez. Ve kadınlar olmadan demokrasi, eşitlik, özgürlük ve barış olmaz.

ABD, yıllarca desteklediği Saddam rejiminin insanlık dışı uygulamalarını ve aslında ABD şirketleri tarafından satılan kitle imha silahlarını bahane ederek, petrol kaynaklarını kontrol etme uğruna tüm Ortadoğu halklarını savaşın eşiğine sürüklemektedir. Dünyanın her tarafında savaş karşıtı hareketler çığ gibi büyürken, biz kadınlar, yıllardır çatışmaların ve ekonomik yaptırımların pençesinde mağdur edilen Ortadoğu halkları aleyhine ve ABD`nin çıkarına olacak savaşın karşısında barışı, ölümün karşısında yaşamı savunuyoruz.

  • Çatışma döneminde kadına yönelik şiddet salgın gibi yayılır.
  • Savaşın hedef kitlesi sivillerdir. Erkekler de savaşın mağdurudur ancak, kadınlar ve kız çocuklar cinsiyete dayalı bu şiddetten daha fazla etkilenir.
  • Kadın vücudu, savaşan tarafların üzerinde mücadele ettiği bir savaş alanıdır. Yakını olduğu erkekleri aşağılamak için kadınlara tecavüz edilir.
  • Savaşlarda ‘düşman` kadınlara tecavüz edilir; çocuk doğurmaya ve kaçırılıp askerlere cinsel köle olarak hizmet vermeye zorlanır.

Silahlı çatışmalar, politik şiddet ve sivil huzursuzluklar her yıl yüz binlerce insanı köklerinden uzaklaştırmaktadır. Sindirme, korkutma, cinayet, cinsel şiddet ve zorla yer değiştirme, insanları evlerinden koparıp, yiyecek, barınma ve sağlık hizmetlerine muhtaç hale getirir. Bu savaşın dolaylı bir sonucu olmaktan ziyade savaşı sürdürenlerin bilinçli bir politikasıdır. BM Genel Sekreteri Kofi Annan raporunda şöyle diyor: “sivil nüfusun yer değiştirmeye zorlanması, savaşın yan ürünü olmaktan ziyade, doğrudan hedefidir.”

Ülkemizde on beş yıl düren çatışma ortamı yüz binlerce insanı göçe zorlayarak yoksullaştırmıştır. Göç eden kadınların geldikleri bölgenin sosyal kültürel yapısı, gelenek göreneklerine uyum sağlama sıkıntısı çektiği bilinmektedir. Psikolojik sorunların yanı sıra barınma, beslenme ve sağlık problemleri yaşayan kadınlar kentlerde istihdam olanaklarından da mahrum kalmaktadır. Göç; ana geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olan insanların gittikleri yerlerde geçim araçlarını yitirmelerine yol açmaktadır. Bu durum, kadınların yaşamını daha da zorlaştırmaktadır.

Ambargo ve ekonomik yaptırımlar da sağlık sistemine zarar vermektedir. Irak`ta Körfez Savaşı sonrasında alt yapının zarar görmesi ve gıda ve tıbbi araç gereç dağıtımını etkileyen ekonomik yaptırımlar nedeniyle temel sağlık hizmetleri zayıflamıştır. Küba, Irak, Haiti, Nikaragua, Güney Afrika ve Yugoslavya`da ekonomik yaptırımlara ilişkin yapılan çalışmalar, ekonomik olarak zayıf grupların, özellikle kadınların ve beş yaş altındaki çocukların yaptırımlar nedeniyle kötüleşen sağlık sektöründen daha fazla mağdur olduğunu göstermektedir.

Çatışmaların sona erdiği bölgelerde “savaş sendromu”nun yarattığı ağır travma yaşanmaktadır. İnsan ruhunda yaşanan bu bozukluğun dünyadaki bir örneği Vietnam`da yaşanmıştır. Ülkemizde çatışmaların yoğun yaşandığı illerde,  hastane kayıtlarına düşen kadın intiharları sayısı yüzlercedir. Uzmanların yaptığı araştırmalar; göç, kimlik bunalımı, çatışmaların intihar olaylarının en önemli nedeni olduğunu belirlemiştir.

Irkçılığın, neo-nazizmin, gericiliğin ve yabancı düşmanlığının dünya çapında yükseldiği bir çağda, kadın haklarından ve kadınların özgürleşmesinden söz etmek neredeyse imkansızdır.  Cinsiyetçilikle birlikte ilerleyen milliyetçilik, ırkçılık ve faşizm gibi zor kullanımını ve şiddeti gerektiren ideolojiler öncelikle kadının bedensel bütünlüğünü ve temel insan haklarını tehdit eder. Tecavüz dün Nazilerin “aşağı” gördüğü ırkların (Yahudi ve Çingenelerin) ortadan kaldırılması için bir araçtı. Bugün de çeşitli savaş ve düşük yoğunluklu çatışmalarda saldırgan milliyetçiliğin hizmetinde bir araç olarak kullanılmaktadır. Çünkü; kadınlar, bir ulusun yalnızca biyolojik yeniden üretimini değil, aynı zamanda kültürel yeniden üretimini de üstlenirler ve değerlerin kuşaklar arasında iletilmesini sağlar.

Kadın doğurganlığının bir ulusu zapt etmenin veya yok etmenin aracı olarak kullanılmasına karşı sessiz kalmayacağız.

Hakim sınıfların erkek egemenliğine ve şiddet politikalarına karşı vereceğimiz barış mücadelesi, yaşanabilir bir dünya ve çevre yaratma; kadınların ve beraberinde tüm insanlığın özgürleşme mücadelesinin bir parçası olacaktır.

Erkekliğin ve saldırganlığın bu denli göklere çıkarıldığı, barış, demokrasi, eşitlik ve kardeşlik gibi insani değerlerin yok sayıldığı bir dünyada kadınlara yer olmadığının farkındayız. Bu nedenle ŞİDDETSİZ VE SÖMÜRÜSÜZ BİR DÜNYA VE ÜLKE İÇİN MÜCADELE EDECEĞİZ.

Hem iş yaşamında hem de evde çifte sömürüye maruz kalan biz kadınlar için eşitlik ve özgürlük mücadelesi bugün her zaman olduğundan daha fazla önem taşımaktadır. 8 Mart`ı yüzyıl önce kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin sembolü haline getiren talepleri ve şiddetsiz bir dünya özlemi bugün hala geçerliliğini koruyor.

Savasız, Şiddetsiz, Sömürüsüz Ve Barışçıl Bir Dünya İçin

Eğitim Emekçisi Kadınları Eğitim-Sen`de Birlikte Mücadeleye Çağırıyoruz!

Yaşasın 8 Mart

Yaşasın Kadınların Uluslararası Birlik, Mücadele Ve Dayanışma Günü

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu