Yükseköğretim Kurulu tarafından “reform” ve “müjde” olarak sunulan lisans programlarının sürelerini kısaltma ve “sektör odaklı uygulamalı eğitim”i yaygınlaştırma girişimi, yükseköğretimi piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmaya yöneliktir. Bu yaklaşım, Türkiye İş Kurumu üzerinden yürütülen gençlik projeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, gençliği nitelikli ve kamusal eğitimden koparıp erken yaşta güvencesiz ve ucuz iş gücü haline getirmeyi hedefleyen bütünlüklü bir politikanın parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Üniversitelerin kamusal, bilimsel ve eleştirel niteliğini güçlendirmek şöyle dursun, bu düzenlemenin, üniversite öğrencilerine, yükseköğretim emekçilerine ve topluma getireceği hiçbir fayda yoktur. Hiçbir bilimsel ön araştırmaya dayanmayan, başta eğitim sendikaları olmak üzere tüm bileşenlerin görüşleri alınmadan tamamen tepeden inme başlatılan bu dönüşüm, üniversiteleri üniversite yapan nitelikleri hiçe saymaktadır. YÖK bu düzenlemeyle üniversiteleri adeta piyasaya “ara eleman” yetiştiren bir teknik konuma itmekte, bilim emekçilerini de son derece dar bir teknisyen kalıbına sokmaktadır.
YÖK Başkanı Erol Özvar, bu modeli “küresel değişimlere uyum”, “beceri kazandırma”, “mezuniyet sonrası iş bulma süresini kısaltma” gibi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ancak bu ifadeler, yükseköğretimin yapısal sorunlarını gizleyen ideolojik söylemlerden ibarettir. Özvar’ın iddia ettiği gibi bu model mezunların iş bulma süresini kısaltmayacaktır. Aksine, gençleri daha erken yaşta güvencesiz, düşük ücretli ve esnek çalışma koşullarına itecektir. Türkiye’de yükseköğretim mezunları arasındaki işsizlik ve nitelik dışı istihdam sorunu ortadayken, eğitim süresini kısaltmak çare değildir. Esas mesele nitelikli ve güvenceli istihdam olanaklarını yaratmaktır.
YÖK yönetimi, üniversiteleri artık “yalnızca bilgi aktaran kurumlar” olmaktan çıkartıp “beceri kazandıran” yapılara dönüştüreceğini iddia etmekte, yalnızca “teorik bilginin yetersiz olduğu” ve “öğrencilerin daha mezun olmadan sektörle temas kurması” gerektiğini öne sürmektedir. Oysa biz biliyoruz ki bu süslü lafların arkasında yatan hedefler, yükseköğretimi eleştirel düşünce, bilimsel üretim ve toplumsal gelişim alanı olmaktan çıkararak dar bir “iş gücü yetiştirme” işlevine indirgemektedir. YÖK’ün amacı, iş gücü piyasasına erken entegrasyondur. Teorik temelden yoksun bir “beceri eğitimi”, üniversiteyi meslek kursuna indirgemekten başka bir anlam taşımamaktadır.
Lisans eğitiminin üç yıla düşürülmesi, bu piyasacı dönüşümün en somut ve en çarpıcı adımıdır. Bu yaklaşım, öğrencileri daha kısa sürede mezun ederek iş gücü piyasasına erken sürmeyi hedeflemekte; nitelikli eğitim hakkını hız, yoğunluk ve yüzeysellik karşısında geriletmektedir. Dört yıla yayılan bir öğrenme sürecinin üç yıla sıkıştırılması, öğrencilerin daha yoğun, daha hızlı ve daha yüzeysel bir eğitim sürecine maruz kalması anlamına gelmektedir. Bu durum bilimsel ve pedagojik açıdan savunulabilir değildir.
Zira uygulamalı eğitimin genişletilmesi adı altında 3+1, 7+1, 6+2 gibi modeller önerilmekte, öğrencilerin en az bir ya da iki dönem boyunca doğrudan iş yerlerinde çalıştırılması planlanmaktadır. Bu durum, Türkiye İş Kurumu eliyle yürütülen gençlik projelerinde olduğu gibi, gençleri “deneyim kazandırma” adı altında geçici, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma döngüsüne mahkûm etmektedir. Üniversitenin görevi piyasanın ihtiyaç duyduğu ara elemanları yetiştirmek değildir. Bu toplumun geleceği olan öğrenciler ise kapitalistlerin insafına bırakılacak kadar değersiz hiç değildir!
Üstelik bu düzenlemeler öğrencilerin mevcut yaşam sorunlarını göz ardı etmektedir. Gençler en başta barınma, beslenme ve ulaşım problemleriyle mücadele etmektedir. Üniversitelerin yapısal sorunları gün gibi ortadadır. Daha en temel sorunlara çözüm üretmeye dahi yanaşmayan YÖK’ün bu düzenlemeyi “reform” olarak sunması kabul edilemez.
Bu dönüşüm yükseköğretim emekçilerini de riske atmaktadır. Akademik takvimin yılın tamamına yayılması, dersler, proje ve uygulama yükünün artması, öğretim elemanları açısından araştırma ve bilimsel üretim için gerekli zamanı daraltacak ve bilimsel üretimin niteliğine zarar verecektir. Dahası, akademisyenlerin eğitimci rolü giderek sektörle koordinasyon, izleme, raporlama ve denetim işlevlerine indirgenmekte ve bu durum akademik karar süreçlerinin piyasa aktörleri tarafından belirlenmesi ihtimalini güçlendirmektedir. İdari ve teknik personel açısından da benzer bir tablo söz konusudur. Kesintisiz hizmet dayatması fiili fazla mesaiyi artırmakta, ancak buna karşılık herhangi bir özlük hakkı güvencesi sunulmamaktadır.
Lisans eğitiminin üç yıla düşürülmesi girişimi, yükseköğretimin yapısal sorunlarına çözüm sunmamakta, tam tersine bu sorunları derinleştirmektedir. YÖK’ün tepeden kararıyla amaçlanan bu dönüşüm, üniversitelerin kamusal ve bilimsel niteliğini zayıflatmaktadır. Öğrenciler için daha fazla eşitsizlik ve güvencesizlik, üniversite emekçileri için ise daha ağır çalışma koşulları anlamına gelmektedir.
Eğitim Sen olarak açıkça ifade ediyoruz:
Yükseköğretim kamusal bir haktır. Üniversiteler “ucuz iş gücü yetiştirme” kurumları değildir. Toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmelidir. Üniversite öğrencilerinin ihtiyacı kamusal, nitelikli, bilimsel eğitim ile güvenceli bir gelecektir.
Bu nedenle, yükseköğretimi piyasalaştıran, emeği değersizleştiren ve öğrencileri ucuz iş gücüne dönüştüren bu düzenleme geri çekilene kadar mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuna duyururuz.
YÖK Başkanı Erol Özvar’ı, bu piyasacı politikalardan vazgeçmeye; yükseköğretimin kamusal ve bilimsel niteliğini güçlendirmeye; yükseköğretim emekçilerinin (bilim emekçilerinin) ve öğrencilerin gerçek sorunlarına çözüm üretmeye davet ediyoruz.










