Bu tebliğ, 4-6 Mayıs 2006 tarihlerinde Yunanistan`ın başkenti Atina`da gerçekleştirilen Avrupa Sosyal Forumu`nda Eğitim Sen Genel Sekreteri Emirali Şimşek tarafından sunulmuştur.
Öncelikle tüm konuşmacıları ve katılımcıları, Türkiye`nin en büyük kamu emekçileri sendikası adına selamlarım. Konumuz yükseköğretimde neo-liberalizm. Ben de konuşmamda bu boyutu Türkiye`ye ilişkin veriler ve saptamalarla siz değerli dinleyicilere aktarmaya çalışacağım.
Öncelikle burada bulunan konuşmacıların, özellikle de AB üyesi ülkelerden gelen katılımcıların çok aşina oldukları iki gerçek var ki, değinmeden geçmek mümkün değil. Bunlardan birincisi Lizbon Stratejisi, diğeri ise Bolonya Süreci.
Birincisi, AB`nin 2000 yılında gerçekleştirdiği zirvede benimsediği Lizbon Stratejisi. AB devlet başkanları bu stratejiyle AB`nin 2010 yılına kadar dünyanın en dinamik, bilgiye dayalı rekabet ekonomisi olması için eğitime ve özellikle yükseköğretime temel önem atfettiler. Bu süreç, yeni ekonomik yapılanmada hızlı teknolojik gelişmelere uyum sağlayabilen, esnek bir emek piyasasının oluşumu için “yaşamboyu öğrenim” stratejisini gündeme getirdi ve “neoliberal bilgi”ye sermaye açısından büyük bir önem yükledi. Dolayısıyla, “neoliberal bilgi”, AB kapitalistlerinin benimsediği haliyle sermaye birikimine katkı sağlaması oranında yararlı görülmeye başlandı. Bu sürecin devamında ise bilgi üreten kuruluşlar, artık şirketlerin verimliliğini ve karlılığını arttırmak için müfredatlarını ve eğitim programlarını güncelledi. Bu noktada üniversitelere ve ülkelerin yükseköğretim sistemlerine büyük bir görev verildi.
Türkiye`de de bu süreçte, üniversitelerin büyük bir bölümünde üniversite-sanayi işbirliğini öne alan yaklaşımlar önem kazanmaya başladı; ayrıca devlet üniversitelerinin ürettiği “kapitalist bilgi”nin yararından şüphe duyan büyük sermayedarlar, daha da acele edip neo-liberal bilgi üretme sürecine kendi üniversitelerini kurarak katkı verdiler. Örneğin Türkiye`nin en etkin işadamları örgütü TÜSİAD`ın temel bileşenleri Koç Holding ve Sabancı Holding`in bugün kendi holdingleri için deyim yerindeyse kalifiye eleman yetiştiren üniversite fabrikaları var. Aynı şekilde, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği de, geçtiğimiz yıl Ankara`da Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi`ni açarak bu zincire dahil oldu. Ancak halen özel üniversitelerin genel içindeki payı çok yüksek değil. YÖK`ün hazırladığı 2004-2005 Bolonya Süreci Türkiye Ulusal Raporu`na göre, Türkiye`de şu anda 53 devlet ve 24 vakıf üniversitesi bulunuyor. Vakıf üniversitelerine kayıtlı öğrencilerin genel toplam içindeki oranı ise %5.7.
Yeniden AB`ye dönelim. AB kapitalistlerinin ABD ve Japon sermayesiyle rekabet edebilmesinde ve karlarını arttırabilmesinde bilgiye ve yeni teknolojilere atfettikleri önem, bizi ikinci gerçeğe götürmektedir. Bu da bildiğiniz üzere Bolonya Süreci`dir. Avrupa`da ortak bir yükseköğretim alanına doğru atılmış bir adım niteliğindeki Bolonya Süreci, üniversiteleri kapitalizmin genel çıkarları doğrultusunda ortak bir bilgi ve müfredat sürecine çekme arayışlarının kristalleşmesi olarak yorumlanmalıdır. Türkiye, bu sürece katılmaya başlamıştır. Bu nokta, AB eliyle teşvik edilen neo-liberal programın Türkiye üniversitelerine transferi açısından işlevseldir. Gerek Bolonya Süreci gerekse mesleki eğitimde AB desteğiyle sürdürülen Mesleki Eğitimi Geliştirme Projesi (MEGEP), yükseköğretim alanında tüm dünyada egemen konuma gelen neo-liberal dilin temel bileşenlerinin Türkiye`de içselleştirilmesinin önünü açmaktadır. Bu kavramlar, sermayenin sürekli değişen gereksinimlerine personelin yaşam boyu uyum sağlamasını ve kuşkusuz esnekliği, neo-liberal istihdam rejimini çağrıştıran “yaşam boyu öğrenim” ve “toplam kalite yönetimi”dir.
Türkiye`deki yükseköğretim sistemi şu günlerde AB ve Türkiye sermayedarlarının çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılırken, bu yapının önünde duran engellerden birisi, 6 Kasım 1981`de, yani darbe sonrasında oluşturulan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)`dur. YÖK bugün için Türkiye`de yükseköğretimden sorumlu kamu otoritesi konumunu sürdürmektedir. Türkiye`de üniversite özerkliğinin önündeki temel engel konumundaki bu Kurul, üniversitelerin demokratik bir yapıya kavuşmasını yıllardır engellemekte, düşünce ve ifade özgürlüğünün olduğu kadar akademik özgürlüğün de boynunda Demokles`in kılıcı gibi sallanmaktadır. Demokratikleşme sorunlarının ülkenin genelinde yaşandığı düşünülürse, üniversitelerin bu süreçten payını almaması elbette düşünülemez. Bununla birlikte, toplumsal sorunlara duyarlılık gösteren, güncel konularda toplumun önünü açacak aydın sorumluluğu taşıyan akademik kadronun sayısında da ciddi bir daralma olduğu gerçektir. Türkiye`de 12 Eylül 1980 askeri darbesi, solun tüm kesimlerinin olduğu kadar; düşünen, üreten toplumcu üniversite öğretim üyelerinin de üstünden bir silindir gibi geçmiştir. Bu süreçte birçok öğretim üyesi, profesör üniversitedeki görevlerinden uzaklaştırılmış ve eğitim sisteminin yeni felsefesi olan Türk-İslam sentezi, üniversitelere aktarılmıştır. Bugün yaşanan süreçte, Türk-İslam sentezi gibi cemaatçi yapıya özen gösteren bir yükseköğretim anlayışının özellikle taşra üniversitelerinde hızla piyasanın gereksinimlerine göre üretim yapan aşırı bireyci, neo-liberal bir eğitim anlayışı ile uyum içinde ilerlemesi dikkat çekicidir. Üniversitelerin büyük bölümünde bugün, geçmişte toplumsal muhalefetin önemli odağı konumundaki gençliği bireysel kurtuluş fantezilerine iten kariyer grupları, kariyer toplulukları egemen konumuna yükselmektedir. Üniversitelerde neo-liberal stratejinin öğrenciler olmadan başarılamayacağının anlaşıldığı ve gençliğin bu yeni sistemin taşıyıcılığını yapmaya itildiği bir süreçtir bu. Sanırım bu salondaki hemen herkesin aşina olduğu bir durum bu anlattıklarımız.
Öte yandan üniversitelerde neo-liberalizm`in temel görünümlerinden birisi, özelleştirme ve hizmet satın alma uygulamalarıdır. Özellikle YÖK Yasası ile beraber, Türkiye`de yükseköğretimde zorunlu harç uygulaması başlamış ve devlet üniversiteleri de fiilen paralı hale getirilmişlerdir. Geçmişte, yoksul çocukların devlet desteğiyle üniversitelerde okuması ve toplumsal basamaklarda yukarıya doğru tırmanması mümkünken, bugün yükseköğretim hızla piyasada satın alınan bir mal gibi algılanmaktadır. Böylece, parası olanın satın alabileceği bir ayrıcalık olarak üniversite eğitimi, neo-liberalizmin eşitsizliklerini gençlik içinde yeniden üreten bir yapıya kavuşmaktadır.
Türkiye`de üniversiteler, sadece piyasada alınıp satılabilen bir hizmetin üreticisi olmanın ötesinde, siyasi iktidarların iktidarlarını sınadıkları bir alan olagelmiştir. Bu noktada popülizm hep söz konusu olmuştur. İçinde yaşadığımız süreçte gerek Türkiye gerekse AB kapitalizminin çıkarları doğrultusunda, sağlık ve sosyal güvenlik alanını olduğu gibi, eğitim ve yüksek öğretim alanını da özelleştirmeye ve neo-liberal kuşatmaya tabi tutan AKP iktidarı da, üniversitelerin sorunlarını çözmek, demokratikleştirmek, mali ve idari özerklik sağlamak yerine, popülist politikalara yönelmeyi tercih etmiştir. En son çıkarılan bir yasa ile hükümet, 15 şehirde 15 yeni üniversite kurulması yönünde bir tasarıyı kanunlaştırmıştır. Tamamen seçim yatırımı olan bu kararla, varolan fakülte ve yüksekokulların tabelaları indirilecek ve yerlerine üniversite tabelası konacaktır. Teknik altyapıdan yoksun, öğretim görevlisi olmayan, ulaşım ve konaklama zorlukları içeren bu şehirlere üniversite kurulması kararı, üniversitelerin Türkiye`de siyaset pazarının elinde nasıl bir oyuncak haline getirildiğini gösteren bir kara mizah örneğidir. Varolan üniversitelerin teknik altyapı, öğretim görevlisi, bina, fiziksel gereksinimleri, araştırma teşvikleri gibi sorunları çözülmeden yeni üniversiteler açma kararı, Türkiye`de üniversitelerin siyasetin ve sermaye gruplarının çıkarlarından bağımsız, gerçekten demokratik, bilimsel ve özerk bir yapıya kavuşmasının zorlaştığının kanıtıdır.
Türkiye`de yükseköğretimde varolan neo-liberal eğilimleri açığa vuran bir diğer boyut da, üniversite eğitimine erişimde gözlemlenen bölgesel eşitsizliklerdir. Burada sizlere 2005 yılında Eğitim Sen olarak hazırlayıp sonuçlarını kamuoyuyla paylaştığımız “Yükseköğretim Raporu”muzun bazı temel bulgularını aktarmak istiyorum. Bu bulgular, durumun boyutlarını gözler önüne serecektir.
Örgün yüksek öğretim öğrencilerinin %34`ü 3 büyük şehirde (Ankara, İstanbul ve İzmir) bulunan 13 kamu üniversitesinde yüksek öğrenim görmektedir.
Türkiye`deki toplam öğretim üye ve elemanlarının % 45`i 3 büyük şehirde bulunan 13 kamu üniversitesinde görev yapmaktadır.Anadolu`da bulunan 40 devlet üniversitesinde öğrencilerin %66`sı okumakta, öğretin üye ve elemanlarının ise %55`i görev yapmaktadır.Örgün yüksek öğretim öğrencilerinin %34`ü 3 büyük ilde kurulu 13 kamu üniversitesinde bulunmaktadır. Örgün yüksek öğretimde okuyan öğrencilerin % 5,7`si özel üniversitelerde, % 94,3`ü kamu üniversitelerinde öğrenim görmektedir. Yüksek öğretimden mezun olanların %2,5`i özel, % 97,5`i kamu üniversitelerinden mezun olmaktadır.2004-2005 yılında örgün yüksek öğretim programlarına yeni kayıt olan öğrencilerin %30`u 3 büyük ilde bulunan üniversitelere kayıt yaptırmıştır. Öğrencilerin %70`i diğer illerdeki üniversitelere kayıt yaptırmıştır.3 büyük ilde bulunan kamu üniversiteleri, 2003-2004`de mezun olan öğrencilerin %32`sine, diğer kamu üniversiteleri ise mezunların %32`sine sahiptir.Toplam öğretim üye sayısının % 43`ü 3 büyük ilde bulunan kamu üniversitelerinde görev yapmaktadır.24 Özel (Vakıf) üniversitede 77 bin öğrenci öğrenim görmektedir. Bu üniversitelerde 1800 öğretim üyesi, 3846 öğretim elemanı görev yapmaktadır. Bu üniversitelerde öğretim üyelerine ödenen oldukça yüksek aylıklar ve transfer bedelleri, yetişmiş nitelikli akademisyenlerin özel üniversitelere geçişini teşvik etmektedir. Bugün birçok üniversitede, öğretim üyesi açığı nedeniyle 4 yıl boyunca Doktor unvanı olmayan araştırma görevlilerinden ders alarak mezun olan öğrenciler mevcuttur.24 Özel Üniversitenin Mersin`de bulunan birisi hariç tamamı, üç büyük şehirde kurulmuştur. Özel üniversitelerin ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyi açısından üç büyük ilde toplanmış olması, özel üniversitelerin “müşteri” bulabileceği yegane alanların ancak ekonomik olarak gelişmiş şehirler olabileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Türkiye`de Yükseköğretim çağ nüfusu halen 5,5 milyon civarındadır. Yükseköğretim çağ nüfusu olan 18-21 yaş grubunun okullaşma oranı 1965`te %4 iken, 1981`de %6, 1993`te %18.1 ve 2002`de %28,6`ya yükselmiştir. Açıköğretim öğrencileri çıkarıldığında bu oran 2002`de %19 olmaktadır. Yükseköğretim çağında olan gençlerimizin % 80`i yükseköğretim hakkından yararlanamamaktadır.
Tablo budur. Üniversite eğitimine erişimde yaşanan bölgelerarası dengesizlikler, oldukça ciddi boyutlara ulaşmıştır. Türkiye`de gelir adil dağılmamaktadır. Genç nüfusun oldukça yoğun olduğu Türkiye`de, geçtiğimiz yıl üniversiteye giriş sınavına katılan aday sayısı 1 milyon 800 bin civarındadır. Bunların ancak %15`i 4 yıllık bir lisans programına girmeye hak kazanmaktadır. Son derece eşitsiz bir yarışla sınava giren öğrenciler, neo-liberal eğitim piyasasının oluşması ile, bir cenderenin içine sokulmaktadırlar. Bu çelişki, büyük kentlerdeki artan gelir dağılımı uçurumu ile artık her yerde hissedilebilmektedir. Bu durum en iyi şekilde Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri`nde ortaya çıkan tabloya bakılarak anlaşılabilir. 2005 yılında gerçekleştirilen Öğrenci Seçme Sınavı`na (ÖSS) Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi`nde bulunan 11 ilden giren öğrencilerin sadece %8`i bir lisans programına yerleştirilmeye hak kazanmıştır. Bunun da %5`i Açıköğretim Fakültesi`dir. Dolayısıyla, sınava giren her 100 öğrenciden sadece 3`ü 4 yıllık bir örgün eğitim kurumuna kayıt yaptırma hakkını kazanmıştır. Bu tablo, eğitimdeki eşitsizliklerin açığa vurulması açısından son derece çarpıcıdır. Üniversite sınavında en başarılı iller, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Adana gibi gelişmiş şehirlerdir. Gelirin tekelleştiği şehirler, üniversite eğitimine erişme açısından da tekelleşmiştir.
Yükseköğretime erişimde neo-liberal yönelimleri ve özelleştirme uygulamalarını pekiştiren bir diğer önemli örnekse, üniversiteye giriş sınavına hazırlık kursları, diğer bir deyişle dershanelerdir. Bugün Türkiye`de gelinen noktada, ortaöğretimde öğrenciye aktarılan bilgi ile üniversite sınavında talep edilen bilgi birbirine denk düşmemekte ve bu nedenle çocuklarının üniversiteyi kazanmalarını arzulayan ebeveynler gelirleri oranında çocuklarını bir dershaneye kaydettirmektedirler. Özel dershanelerin payı, oldukça genişlemiştir. Öyle ki, üniversite sınavına girileceği yıl lise son sınıf öğrencilerinin birçoğu için okul ikincilleşmekte, devam oranları azalmaktadır. Sınava iki ay kala hasta raporu alarak okula gitmeyen öğrencileri, özel dershane sıralarında testlerle boğuşurken görmek mümkündür. Sistem kendi eliyle devlet okullarını niteliksizleştirmekte ve özel dershaneler karşısında geriletmektedir. Gelinen noktada kamuoyunda oluşan yaygın inanç da göstermektedir ki, özel dershaneye, kurslara kaydolmayan öğrencinin üniversite sınavında başarılı olma şansı oldukça zayıftır. Gelirin son derece çarpık biçimde dağıldığı bir ülkede, çocuğunu dershaneye gönderemeyen ailelerin bu çirkin yarışa yenik başladıkları görülmektedir. Bu bakımdan Türkiye`de üniversite ve yükseköğretim sistemine hakim olan piyasacı, neo-liberal zihniyet, köklerini üniversiteye giriş sınavı ve bu sınava hazırlık sürecinde bulmaktadır.
Sorunlar böyle olmakla birlikte, çözümler de mevcuttur. Eğitim Sen, yükseköğretim sisteminde varolan sorunların çözümü için şunları önermektedir:
· Bütçeden eğitime ve yükseköğretime ayrılan pay en az iki katına çıkarılmalı, yükseköğretim kurumlarının içinde bulunduğu mali sıkıntılar vakit geçirilmeksizin giderilmelidir.
· Yükseköğretim sorunlarının yaratıcısı olan YÖK sistemi ortadan kaldırılmalıdır. Üniversite çalışanların tamamı Üniversite Personel Yasası kapsamına alınmalı, grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkı tanınmalıdır.
· Üniversiter yapının, herkesin eşit, parasız yararlanması ilkesi temelinde, insanın ve toplumun özgürleşmesine hizmet edecek bir anlayışla düzenlenmesi esas olmalıdır. Yükseköğretimin kamusal ve herkes için ulaşılması gereken bir hak olduğu kabulünden yola çıkarak; harç, ikinci öğretim ücreti ve hizmetlerin taşeronlaştırılması uygulamasına son verilmelidir.
· Üniversitelerdeki akademik ve idari personel açıkları tespit edilmeli, Üniversitelerin nitelikli eğitim hizmeti verebilmesi için gerekli akademik ve idari personel ihtiyacı karşılanmalıdır.
· Üniversitelerde asistanlık kurumu yeniden getirilmeli, öğretim üyeliğinin esas kaynağına dönüştürülmelidir. Akademik unvan grupları arasında ücret makasları daraltılmalı ve ücretler yükseltilmelidir. Üniversite çalışanlarının tümü, üniversite ödeneğinden yararlanmalıdır.
· Üniversitenin tüm bileşenleri (akademik personel, idari personel ve öğrenciler) aşağıdan yukarıya doğru seçim ve sürekli katılım ilkesi çerçevesinde karar organlarına katılmalı ve demokratik bir özyönetim güvencesi sağlanmalıdır. Kendi iç yapısında özerk olan üniversitenin topluma karşı sorumluluğunu yerine getirebilmesi için etkileşim kanalları kurulmalıdır.
Türkiye`de genel tablo ve bizim önerilerimiz bu yöndedir ve sorunların pek iç açıcı olmadığını kabul etmek gerek. Birçok açıdan diğer katılımcılarla ortak sorunları paylaştığımız düşünülürse, mücadelenin ortaklaştırılması için daha fazla çaba ortaya koymamız gerektiğini de kabul etmeliyiz. Bu toplantının bu yönde atılmış önemli ve olumlu bir adım olduğunu düşünüyor, beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.
Emirali Şimşek
Eğitim Sen Genel Sekreteri











