Erkan AYDOĞANOĞLU*
Giriş
İçinden geçmekte olduğumuz tarihsel dönem, kapitalist dünya ekonomisinin içinde bulunduğu evre dikkate alındığında, aynı zamanda bir dönüşüm süreci olarak da yorumlanabilir. Ancak asıl tartışılan mesele, bu dönüşümün bir kopuşu mu yoksa bir sürekliliği mi ifade ettiğidir. Dönüşümü çözümlemeye çalışan çeşitli yaklaşımlar dönüşüm sürecine ilişkin olarak oldukça farklı perspektifler ortaya koymaktadırlar. Farklı perspektiflerin ortaya çıkması, aynı zamanda, dönüşümün dikkate alınması gereken farklı boyutları olduğunu ifade etmektedir. Gündemde olan yeniden yapılanma stratejilerinin, özellikle belirsizlik ve dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkan kapitalizmin geleceğine ilişkin tartışmaların bir yenisini ifade ettiğini söylemek mümkündür.
Son dönemde uluslararası işbölümünde yaşanan değişimler ve bu süreçte emeğe biçilen rollerin tartışılması, sermayenin yeniden yapılanmasının neler pahasına gerçekleşeceğinin birer göstergesi durumundadır. Özellikle kapitalizmin büyük bir belirsizlik yaşadığı kriz dönemlerinde, bu tür değişimlerin sürekli olarak ele alınması ve irdelenmesi, kapitalizmin dünü, bugünü ve geleceğine ilişkin olarak yürütülen tartışmalara olumlu bir katkı yapılabilmesi açısından önem taşımaktadır. Kapitalizmin günümüzde büründüğü yeni biçimleri kavramanın önkoşulu, krizi doğuran nedenlerin ve yeniden yapılanmanın dinamiklerinin anlaşılmasıdır. Bu doğrultuda önce kriz ve yeniden yapılanma arasındaki çelişkili birlikteliği açıklamak gerekir.
Daha çok kapitalizmin bunalım dönemlerinde tartışılan ve daima kısır bir döngü etrafında yürütülen kriz ve yeniden yapılanma tartışmaları yıllardan beri burjuva iktisatçıların ‘dar` ve ‘sığ` görüşleri etrafında yürütülmüştür. Gerek sermaye kesimi, gerekse emek açısından önemli olan, kapitalizmde yeniden yapılanma arayışlarının merkezine hangi temel iktisadi-toplumsal değişken(ler)in yerleştirildiği; diğer bir deyişle hangi iktisadi-toplumsal değişken(ler)in değişimin itici gücü olabileceğidir. Kuşkusuz her iki taraf da (emek ve sermaye) bu soruya kendi sınıf çıkarları açısından cevap verecektir. Sermaye sınıfı, kendi çıkarları açısından, kapitalizmin istikrarlı bir şekilde nasıl devam edebileceğinin cevaplarını ararken, işçi sınıfı ve emekçiler ise alternatif bir yaşamın, alternatif bir sistemin (sosyalizmin) hangi temeller üzerinde kurulabileceğinin sürekli bir arayışı içindedir. Ancak açık olan bir şey varsa o da, bu sorulara cevap verebilmek için öncelikle kapitalizmin objektif (nesnel) gelişme koşullarının ve hangi değerler üzerinde yükseldiğinin ‘doğru tarzda` analiz edilmesinin bir zorunluluk olduğudur.
Bilindiği gibi üretim, sadece teknik bir konu değildir. Üretim toplumsal ilişkiler alanının en önemli kesitlerinden birini oluşturur. Üretim sürecinde elbette makineler vardır ama bununla beraber, iş ilişkileri, üretim ilişkileri, yönetim ve bölüşüm ilişkileri de söz konusudur. Bu nedenle teknik bir konuyu incelerken, esasen insanı ve toplumsal ilişkiler unsurunu da ele aldığımızı kabul etmemiz gerekir. Üretimden söz edildiğinde, daima toplumsal gelişmenin belli bir aşamasındaki üretim (1) kastedilir. Yani ekonomik-toplumsal süreçler daima bir tarihsellik içinde vardır ve öyle değerlendirilmelidir.
Bu yazının konusunu, özellikle son yirmi-otuz yılda, kapitalist uluslararası işbölümünde gözlenen değişimler ve bu değişimlerin emek üzerindeki etkileri oluşturmaktadır. Gerek üretimin teknik-örgütsel ilişkilerinde, gerekse toplumsal ilişkilerde yaşanan gelişmelerin, uluslararası işbölümünün değişmesiyle nasıl bir boyut kazandığı ve bu değişimin azgelişmiş ülkelere ne gibi etkilerinin olduğu daima tartışma konusu olmuştur. Özellikle kapitalizmin kronik ve uzun süreli krizler yaşadığı günümüzde, üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkilerinin boyutları da bu krizlere bağlı olarak sürekli değişmektedir.
Kapitalizm için önemli olan üretim sürecinin, tüketim düzeyinin ve bölüşüm ilişkilerinin (gelirin, refahın dağılımı vb.) sürekli olarak uyum içinde olmasıdır. Fakat toplumsal gelişme dönemleri içinde üretim sürecinden başlayarak, tüketim ve bölüşüm ilişkilerinde meydana gelen farklılıklar, genellikle bu uyumu engelleyici, bazen de kapitalizm aleyhine bozucu bir şekilde ortaya çıkmıştır. Egemen toplumsal-ekonomik sistem bu düzeylerin uyumunu sağlayacak biçimde yenilenmeye gitmenin araçlarını yaratamadığı ölçüde sermaye birikiminin istikrarı bozulmuş ve sistemin krize girmesi kaçınılmaz olmuştur.
Kriz ve Yeniden Yapılanmanın Nedenleri
Tarihsel koşulların ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal ilişkilerdeki değişimin anlaşılmasında kriz kavramı merkezi bir önem taşımaktadır. Sermaye birikim sürecinde sık sık kesintiler, yani ekonomik krizler oluşabilir. Fakat bu kesinti ve krizler kapitalizm tarafından çözülebilecek kadar küçük krizlerdir. Bu nedenle bu krizlerin geçici olduğu düşünülür ve sistem açısından bir yeniden yapılanma ihtiyacı ortaya çıkarmaz. Fakat yaşanan kriz mevcut sermaye birikim rejiminin potansiyelinin tüketilmiş olduğunu ifade ediyorsa, işte o zaman bilinen anlamda krizden bahsedebiliriz. İşte bu ‘büyük krizler`in en önemli özelliği o dönemde egemen olan mevcut ekonomik-toplumsal sistemin temel dayanaklarını sarstığı için, sistemde ‘yeniden yapılanmanın` bir zorunluluk olarak kendisini dayatmasıdır. Bu tür krizlere 19. yy`ın sonlarında yaşanan krizler, 1929 büyük bunalımı ve 1970`de başlayıp günümüze kadar çeşitli şiddetlerde yaşanan krizler örnek olarak verilebilir.
Çeşitli kriz kuramlarından (2) da bilindiği gibi, kapitalist ekonomilerde sermaye birikimi zaman zaman tıkanıklığa uğrar ve ekonomiler krize girer. Krizin yarattığı ortam bir yandan sistemin kendi istikrarını sürdürmesini, kendini yeniden üretmesini tehdit ederken, bir yandan da sistemde yapısal değişikliklere yol açarak, sermaye birikiminin tıkanıklıklarını giderebilmekte ve ekonomik canlanma koşullarını yeniden yaratabilmektedir. Kriz ancak köklü ve genel bir yeniden yapılanma ile aşılabileceğinden, üretim biçiminin kendini ayakta tutabilmesini sağlamak için, sermaye birikiminin genişleyerek sürmesinin önündeki engelleri aşmayı sağlayacak biçimde, üretim sürecinde, yapılarda ve kurumlarda ‘dönüşüm` gerektiği savunulmaktadır.
Burada ilk olarak belirtilmesi gereken tek tek yaşanan krizlerin kapitalizmin genel krizinin bir boyutu olduğu ve dönüşümün sadece üretim ve emek sürecinde değil, politik ve ideolojik düzeyde de gerçekleşmiş olmasıdır. Farklı düzeylerde yaşanan genel dönüşümlerin irdelenmesi, bize, oluşacak yeni üretim ve yönetim sisteminin uluslararası işbölümünde meydana getireceği değişikliklerin anlaşılmasında daha geniş bir çerçeve sunacaktır.
Kapitalizmde yaşanan krizlerin, kendi diyalektiği içinde, karşıt eğilimlerini güçlendirmesinin bir sonucu olarak, yeniden yapılanma ve krizi aşma koşullarını yeniden yaratması uzun ve sancılı bir süreçte gerçekleşmektedir. Emeğin kullanım koşullarını, emek süreci ve iş örgütlenmesini, emekgücünün niteliksel ve niceliksel açıdan istihdamını ve üretim süreci üzerinde kurduğu denetimi ifade eden sermaye-emek ilişkisi ve kapitalistler arası yatay ve dikey ilişkileri, içsel ve dışsal bağıntıları ve rekabet koşullarını ifade eden sermaye-sermaye arasındaki ilişkilerin büründüğü yeni biçimler bu uzun ve sancılı süreç içerisinde oluşmakta ve yeniden tanımlanmaktadır. Öte yandan bu ilişki biçimleri, sınıf ilişkilerine istikrar kazandırabilecek ve sürekli olarak verimlilik ve kar artışları sağlayabilecek kapasiteye sahip olarak algılanmaktadırlar. Halbuki burada özellikle üzerinde durulması gereken nokta, sermayenin yeniden yapılanmasında ortaya çıkan teknik ve örgütsel sorunların niceliksel yönü ile birlikte bu ilişkilerin üretimin toplumsal ilişkileri içinde nasıl bir anlam kazandığı ve kazanacağıdır.
Daha önce de belirtildiği gibi, kapitalizmin yeniden yapılanmaya iten temel neden, dünya çapında yaşanan ‘büyük krizler` sonucu sermaye birikiminin istikrarının bozulması ve kapitalist gelişmenin önünde bir engel haline gelmesidir. Fakat yeniden yapılanmanın dinamiklerinin anlaşılabilmesi için bu tür bir açıklama yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle ilk olarak şu soruya cevap vermek gerekir: Sermayenin yeniden yapılanması, teknolojik gelişmenin ‘kaçınılmaz` bir sonucu olarak mı, yoksa, kapitalizmde sık sık gözlenen ‘kar oranlarının düşme eğilimi`nin önüne geçmek amacıyla, değişen koşullar karşısında elde bulunan, alternatif bir politika olarak mı değerlendirilmelidir? Bu soruya cevap verebilmek için önce ‘kar oranlarının düşme eğilimi`ni açıklamak gerekir.
Kar oranlarının düşme eğilimi yasası esas olarak Marks tarafından ortaya atılmıştır. Kapitalist üretim tarzının en temel yasası olarak kar oranının düşme eğilimi yasası, sermayenin organik bileşimi (Değişmeyen sermaye/değişen sermaye oranını ifade eden teknolojik düzey), değişen sermaye (emek), artı-değer oranı (emeğin üretkenlik düzeyi) arasındaki ilişkileri tanımlayarak, sınıf mücadelesi ile üretim süreci ve sermaye birikim süreci arasındaki ilişkileri tanımlamaktadır. (3)
Uluslararası işbölümünde yaşanan değişiklikler, genel olarak sermaye birikiminin gereksinimleri doğrultusunda gerçekleştirilirken; makro düzeyde tüm ekonomilerde, mikro düzeyde ise üretim sürecinde ve emek piyasalarında köklü bir ‘yeniden yapılanma` zorunluluğunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yeniden yapılanma stratejilerin uluslararası işbölümüne en belirgin etkileri ise buradan hareketle, uluslararası alanda sermayenin genişleyip yoğunlaşmasına paralel olarak gelişen, işletme düzeyinde yaşanan değişimler ve bu değişimlerin emek üzerindeki etkileri (emek üretkenliği, verimlilik, ücretler, istihdam, çalışma koşulları, emek-yönetim ilişkileri) şeklinde olduğu söylenebilir.
Kapitalist sistemin, özellikle son otuz yılda, köklü bir ‘yeniden yapılanma` içinde olduğu, yaygın olarak dile getirilen bir olgudur. 1970`lerde başlayan bu yapısal dönüşüm, gerek kapitalist, gerekse azgelişmiş ülkelerde sermaye ile emek arasındaki ilişkilerde köklü değişikliklere, buna bağlı olarak da emek sürecinde ve endüstriyel ilişkiler sistemlerinde bir ‘yeniden yapılanma` arayışına yönelinmesine yol açmış bulunmaktadır. Örneğin, büyük işletmelerin küçülmesi ya da küçük ölçekli işyerlerinin sayısındaki artışla birlikte, emek süreçlerinin bölünmesiyle kendisini gösteren bu yeni sistem, hem örgüt ve yönetim yapılarının, hem de sınıfsal yapı ve ilişkilerin niteliğinde köklü değişiklikler yaratmıştır.
Yeniden yapılanma aslında sermayenin yeniden yapılanmasına işaret etmekte ve sermayenin emekle (emek piyasasında ve üretim sürecinde) ilişkisini merkeze almaktadır. Çünkü kapitalist üretim tarzında sermaye-emek ilişkisi belirleyici ilişkidir. Bu doğrultuda yeniden yapılanmanın iki ana eksende gerçekleşmekte, ya da başka türlü ifade edersek, sermayenin yeniden yapılanmada iki ana strateji izlemekte olduğu söylenebilir: birincisi eskiyen teknolojinin yeni teknolojilerle ikame edilmesi; emek sürecinde verimliliği arttıracak yeni örgütlenme biçimlerinin uygulamaya sokulması, yeni üretim dallarının bulunması, ikincisi azgelişmiş ülkelerden “merkez” ülkelere doğru değer transferinin hızlandırılması, uluslararası pazarın genişletilmesi ve artı-değeri yükseltmek üzere üretimin, hem geniş pazarların hem de ucuz emekgücünün bulunduğu bölgelerine kaydırılması.
Sermayenin bu amaçları (artı-değer oranını artırma ve işçi sınıfının genel çalışma koşullarını ağırlaştırma) gerçekleştirme yeteneği yalnızca nesnel koşullara bağlı olmayıp aynı zaman da öznel faktörlere de yani işçi sınıfının direniş ve karşı koyuşu geliştirme yeteneğine bağlıdır. Böyle bir açıklama, tarihte işçi sınıfının siyasal mücadelesi (sınıf bilinci ve işçi sınıfının politik önderliği anlamında) bir önceki dönemin iktisadi gelişmelerince belirlenmediği, yani her dönemde emek ve sermaye arasındaki sınıf mücadelesinin sonucuna bağlı olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü sermayenin yeniden yapılanmaya dönük amaçlarını gerçekleştirme yeteneği yalnızca sermaye birikiminin “nesnel” koşullarına bağlı olmayıp; aynı zamanda “öznel” faktörlere de (yani işçi sınıfının mücadele ve karşı koyuş/direniş gücüne) bağlıdır. Bu dönüm noktasını tayin eden, yani sermayenin kendi çıkarları doğrultusunda kendisini yeniden üretmesinin sorunsuz ya da sancılı olmasını belirleyen, tek başına kapitalizmin hareket yasaları değil; bir bütün olarak içinde bulunulan tarihsel dönemin sınıf mücadelesinin sonuçlarıdır.
Evrensel bir üretim sistemi içinde tanımlayabileceğimiz “merkezdeki” gelişmiş ülke ekonomileri, “çevredeki” azgelişmiş ve sanayileşmekte olan ekonomilerle bir bütün olarak varolmaktadır. Birbirleriyle etkileşimde bulunmaları dolayısıyla gelişmiş ülkelerdeki bir kriz sonucu bu ülkelerin sermaye birikimlerinde oluşan bir değişiklik, azgelişmiş ve sanayileşmekte olan ülkelerin ekonomilerindeki üretken yapıları (tarım, imalat sanayi vb.) da değiştirecektir. Fakat bu değişimler bire bir ve aynı doğrultuda olmamakta, her ulusal ekonominin kendi iç dinamiklerine bağlı olarak farklılıklar gösterebilmektedir. Azgelişmiş ülkelerdeki üretken yapıların değişmesi (örn. Türkiye gibi ihracata dayalı sanayileşme adı altında dış pazara dönük sermaye birikimi stratejisinin izlenmesi) bu ülkelerin sanayileşmiş ülke ekonomileri ile olan ilişkilerini de değiştirmektedir. Fakat kendisini meydana getiren bileşenlerin heterojen düzenleme tarzlarına rağmen dünya ekonomisi bir bütün olarak belli bir homojenliğe ve birliğe sahiptir; bu anlamda da bütün bileşenlerine kendi genel mantığını empoze ettiği (4) söylenebilir.
1970`lerden itibaren, dünya ekonomisinde yeni bir uluslararası işbölümünün ortaya çıktığı yaygın olarak savunulmaktadır. Sömürge döneminde uluslararası işbölümünü belirleyen sanayileşmiş ülkelerle, hammadde ve ara mallar üreten “çevre” ülkeler ayrımının artık geçerli olmadığı savunulmaktadır. Uluslararası işbölümünde yaşanan değişimin kökenlerinde, dünya ölçeğinde düşük ücretle istihdam olanaklarının gelişmesi, işin parçalara bölünmesi ve farklılaşması, emek sürecinde yaşanan niteliksizleşme gibi bazı teknolojik gelişmelerle birlikte, sanayileşmiş ülkelerin azgelişmiş ülkelerdeki üretim yerlerine yönelmesi yer almaktadır. Bu yönelişin temel nedeni ise azgelişmiş ülkelerdeki emeğin ucuz, örgütsüz, sendikasız bir yapılanma içinde olmasıdır.
- yüzyılın başında ürün farklılaşmasına dayalı olarak gelişen uluslararası toplumsal işbölümünü, daha sonra teknoloji farklılıklarına dayanan yeni bir işbölümü yapısı izlemiştir. Günümüzde ise, işgücünün nitelik düzeyleri açısından ileri kapitalist ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasında bir iktisadi-toplumsal farklılaşmanın ortaya çıktığı ve bunun da özellikle emek içindeki bölünme eğilimlerini (gerek yapısal ve gerekse örgütsel anlamda) güçlendirdiği söylenebilir.
Üretim sisteminde ortaya çıkan yeni gelişmeler bir taraftan küçük ve istikrarsız pazarlara ve değişen ‘tüketici tercihleri`ne uyum sağlayabilmek, diğer taraftan sermayenin verimliliğini azaltan kısıtları ve tıkanıklıkları aşabilecek bir ‘verimlilik ve karlılık arttırma` arayışının ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu arayış aynı zamanda, ücretli emek ilişkisini değiştirmeksizin, üretim sisteminin pazardaki istikrarsızlıklara cevap verebilecek bir esnekliğe kavuşabilmesinin ve teknik işbölümü, üretim süreci ve üretim örgütlenmesinin sermayenin verimliliğinin (kar oranlarının) artmasına elverecek bir biçimde dönüştürülebilmesinin arayışı olarak da tanımlanmaktadır.
Günümüz açısından uluslararası işbölümünün dinamiklerinin kavranabilmesi için öncelikle uluslararası sınai gelişmenin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki özelliklerine bakılmalıdır. (5) Bu özellikler 1) Sanayi üretimi ve ticaretinde hızlıyken yavaşlayan büyüme çevrimi, 2) bloklararası ve bloklariçi sanayi üretim ve ticaretinin dağılımında coğrafi kaymalar, 3) imalatın küreselleşmesi, 4) teknoloji ve üretimin örgütlenmesinde gözlenen değişimler, 5) merkezdeki sanayileşmiş ülkelerde yaşanan sanayide gerileme (sanayisizleşme) sürecinin yaşanması şeklinde özetlenebilir.
Üretim sisteminde ortaya çıkan değişim uluslararası işbölümünü ve azgelişmiş ülkelerin bu değişim sonrası konumunu da ön plana çıkarmıştır. Üretim sisteminde ortaya çıkan işbölümünün ilk etkisi öncelikle işin tümünü, baştan sona bütünlüklü bir yaklaşımla bir arada yapmaya yönelen yeni emek sürecinde, bazı basit, ayrıntılı tanımlanmış işlerin gelişmekte olan ülkelerin sanayilerine yaptırılmasını (bir bakıma uluslararası taşeronlaştırmayı) olanaklı hale getirmiştir.
Ulusal anlamda bir ülkenin gelişmesi temelde bu ülke içindeki sınıflar-arası güçler ilişkisi (sınıf mücadeleleri) ve bunun meydana getirdiği sosyo-politik stratejiler tarafından belirlenir. Dünya ekonomisinde, özellikle 1980 sonrası, gözlenen genel eğilim, ulusal ekonomilerin “dünya piyasası”yla aktif bir bütünleşme stratejisinin gerekliliği üzerinedir. Ama her şeyden daha çok, dünya ekonomisinin ‘eski` yapılanmasından oldukça farklı, ‘yeni` bir hiyerarşik yapıya doğru şekilleneceği düşünülmüştür.
‘Eski`den ‘Yeni`ye Uluslararası İşbölümünün Sancılı Değişimi
1970`lerin sonlarına doğru belirginleşen ve ulus devletlerin yapısında olduğu kadar, geleneksel dünya dengelerini sarsarak yerinden oynatan batı merkezli değişim, pek çok iktisatçı ve siyaset bilimcinin çalışmalarında daima odak noktası olmuştur. 1970`lerin kriziyle gündeme gelen bu değişim süreçleri, dünya ekonomisinin tek bir bütün olmaya doğru yönelmesi anlamında “küreselleşme” olarak adlandırılmaktadır. Sermayenin uluslararası dolaşımının “yoğunlaşma” aşamasını ifade eden bu kavram ekonomiden siyasete, kültürden ideolojik biçimlenmelere kadar tüm yapılarda köklü bir yeniden yapılanma stratejisinin belirlenmesi zorunluluğunu gündeme getirmiştir.
İkinci Dünya savaşı sonrasında uluslararası alanda yaşanan gelişmeler (SSCB önderliğinde sosyalizmin yükselişi ve ABD`nin bir süper güç olarak ağırlığını hissettirmesi) kapitalist ülkelerin, yüz yılı aşkın bir süredir, ‘liberalizm`i ve ‘jandarma devlet`i savunmaktan zorulu olarak vazgeçmelerine neden olmuştur. Devletçi-müdahaleci bir yapıda sosyal devlet adı altında yeniden yapılanan kapitalizm, hem sosyalizme karşı bir panzehir oluşturmuş, hem de kapitalist üretimi üretim-tüketim dengesi üzerine oturtarak kendi ‘piyasalarında` geçici dengeyi sağlayabilmiştir.
Bu dönemde emek verimliliği ve kar oranlarının muntazam boyutlara ulaşması sonucu işçi ücretleri ve sosyal haklarda gözlenen niceliksel artış, sermaye birikiminin sancısız sürmesi için bir kaldıraç görevi görmüş, böylece hem sürekli bir tehlike olarak görülen sosyalizm talebi bertaraf edilmiş hem de yeniden yapılanma süreci güvenceye alınmıştır. Fakat kapitalizmin yol arkadaşı olan kriz, 1960`lı yılların sonlarına doğru kar oranlarının düşme eğilimi göstermesi sonucu yeniden ortaya çıkmış, kapitalizm yeni bir ‘büyük kriz` ile başetmek zorunda kalmıştır. Bu krizin nedeni olarak da, emek maliyetindeki artışların, kar oranlarını ve emek üretkenliğini düşürdüğü, dolayısıyla sermaye birikiminin istikrarını bozduğu savunulmuştur. 20. yüzyılın ikinci büyük krizi 1970`lerin ortalarına doğru belirince, kapitalizmin tekrardan bir yapılanmaya gitme zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
Kapitalist üretim tarzı aşamalardan geçerek sürmektedir. Aslında bu aşamalar, krizlerin oluşumu ve bu krizlerin bir biçimde çözülmesi ya da aşılması şeklinde oluşur. Bu anlamda kapitalist gelişmenin merkezi sorunu, maddi üretim sistemlerinin kendisini yeniden üretmesi ya da kriz sorunudur. Kapitalist gelişmede iç çelişkiler keskinleştikçe, gelişme sürekli ve düzgün değil, eşitsiz gelişmeye uygun olarak, sürekli bir ‘kopuş` ve ‘niteliksel değişme` şeklinde olmaktadır. (6)
Sermayenin kendisini yeniden üretmesi daima aynı toplumsal koşullar altında gerçekleşmemektedir. Üretim güçleri değişirken, toplumsal ilişkiler, yapılar ve kurumlar da bu değişikliğe paralel olarak yeniden biçimlenir. Bu yeniden biçimlenme (reformulation) sermaye birikiminin çelişkilerinin etkisi altında olur ve bu çelişkilerin geçici bir süre için bile olsa hafifletilmesine yardım eder. Yeniden biçimlenme süreci hiçbir zaman saf iktisat mantığına da dayanmamaktadır. İktisadi ilişkiler siyasi ve ideolojik ilişkilerle desteklenir ve devletin belirleyici ve aynı zamanda düzenleyici rolünü içerir. Üretim tarzı da bu yeniden biçimlenme altında kendisini yeniden üretir.
Öncelikle uluslararası işbölümünde oluşan yeni eğilimleri ‘nesnel` gelişimi açısından değerlendirebilmek için her ülkedeki sermaye birikim biçimlerinin ‘tarihi` ve ‘ulusal` farklılıklarını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Sermayenin yeniden yapılanması sorunu, kapitalist üretim sisteminin gelişmesine bağlı olarak sermaye birikim biçimlerindeki değişikliklerden ayrı ele alınamaz. Bu anlamda uluslararası işbölümünde oluşan yeni eğilimleri tarihselliği içinde değerlendirirken kapitalist üretim tarzı kavramı önem kazanmaktadır.
Kapitalist üretim tarzı ise, insanlar arasında belli bölgelerde, belli zamanlarda oluşan toplumsal ilişkilerin yine belli bir bütünlüğünü ifade eden oldukça zengin bir kavramdır. İşbölümü kavramı ise tarihsel gelişme süreci içinde işyerinde (zanaat üretimi şeklinde), toplumda (toplumsal işbölümü), ulusal düzeyde (tarım-sanayi gibi) ve uluslararası alanda (merkez/çevre, kuzey/güney şeklinde) sürekli değişiklikler yaşayarak kendisini gerçekleştirmiştir. (7) Uluslararası işbölümünde yaşanan ve iktisadi olarak tartışılmaz derecede mutlak olan farklılıklar, esasında, büyük oranda güç ve zenginlik farklılıklarından oluşmaktadır. Bu nedenle gerek ulusal ve gerekse uluslararası anlamda işbölümüne dair merkez-çevre analizi yaparken (bağımlılıkçı ve üçüncü dünyacı yaklaşımlardan farklı olarak) kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının göz önünde bulundurulması zorunludur.
Bilindiği gibi kapitalizm bazı temel çelişki ve değerler üzerinde yükselmektedir. Özel mülkiyet ve artı-değere el konulması kapitalist sömürü ilişkilerinin temelini oluşturur. Genel olarak emek-sermaye çelişkisi, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı vb. değerler üzerinde kendisini sürekli olarak yeniden yapılandıran kapitalizmde genel çelişkiler mevcuttur. Dolayısıyla kapitalizmin temel hareket yasalarının sermaye birikimi, sermaye birikiminin meta, değer ve artı-değer üretiminin sürekliliğini sağlaması olduğu söylenebilir. Emperyalizmin ise, kapitalist gelişmenin (sermayenin yoğunlaşması ve tekelleşmenin) bir sonucu olarak bu genel çelişkileri çözmek amacıyla ortaya çıkmamasına rağmen, kapitalizmin varlığını sürdürüp gelişmesinin sonucunda bu çelişkileri geçici olarak çözebilmiş ve böylece varlığını pekiştirebilmiştir. (8)
Dünya üzerindeki tüm ülkeleri merkez/çevre, kuzey/güney, gelişmiş/azgelişmiş, içe dönük/dışa dönük vb. adlandırmalar etrafında incelemek her alanda gözlenen genel bir eğilimdir. Bu tür değerlendirmeler özellikle karşılaştırmaya dayalı analizlerde oldukça sık kullanılmaktadır. Bu tür karşılaştırmalar ancak kapitalist gelişme süreci içinde diyalektik olarak değerlendirildiğinde bir anlam ifade edebilir. Fakat genel olarak izlenen eğilime baktığımızda, ülkelerin bu şekilde bölümlenerek incelenmesi, bir bütün olarak kapitalizmin gelişme yasalarından bağımsız olarak ele alınmaktadır. Bu tür bir ayrıştırma temelinde yapılan tanımlamaların bir diğer olumsuz yanı ise tek tek ülkeleri karşılaştırarak, yapay bir şekilde (sadece ekonomik kategorilere dayanan) uluslararası sınıflandırmaya gidilmesidir. Başta ‘merkez` ve ‘çevre` olmak üzere temsili olarak yapılan kuramsal çalışmalar, çoğu zaman somut bir analizden ötesini (olumsuz anlamda) ifade etmekte, dolayısıyla yapılan analiz yine ‘çevresel` olmaktan öte gidememektedir.
Merkez-Çevre İlişkisi ya da Gelişmiş-Azgelişmiş Kapitalizm
Kapitalizmde merkez-çevre ilişkisi genelde doğrudan doğruya devletler ya da ülkelerin ilişkileri olarak ele alınmaktadır. Oysa asıl önemli olan bu ülke ya da devletlerin kapitalist gelişme sürecinde hangi noktada olduğu ve sermaye birikimini hangi araçlarla, nasıl sağladığıdır. Bu noktada daha üst bir kategoriyi ifade eden gelişmiş-azgelişmiş kapitalizm kavramının açıklanması önem kazanmaktadır.
Kapitalizmin gelişmesi, üretim ve tüketimin toplumsallaşması derecesinin bir bütün olarak toplumun tamamında yayılmasıdır. Gelişmiş kapitalizmde üretim örgütlenmesi (genel olarak meta üretimi) ve denetimi (emek sürecinin kontrolü) oldukça geniş bir alana yayılarak sermaye hakimiyeti altında gerçekleşir. Bu süreçte ayrıca, üretimin farklı kesimleri arasında kendisini sürekli olarak besleyen ve genişleyerek yeniden üretimini sağlayan toplumsal ilişkiler de gelişir. Azgelişmiş kapitalizm ise, gelişmiş kapitalizmin tüm özelliklerini taşımayan, fakat ondan ayrılamaz bir biçimde etkilenen ve şekilsel olarak da olsa gelişmiş kapitalizmi izleyen bir yapılanmayı ifade eder.
Gerek üretim ve emek örgütlenmesi gerekse uluslararası işbölümündeki konumları itibariyle azgelişmiş kapitalizm çerçevesinde tanımlanan ülkeler gelişmiş kapitalizmden oldukça farklı özellikler göstermektedir. Bu farklardan en önemlisi tekelleşme ve sermaye yoğunlaşması açısından gelişmiş kapitalist ülkelerde görülen görece ‘homojen` birlikteliğin, azgelişmiş ülkeler açısından söz konusu olmamasıdır. Bunun en bariz örneği geri, çevre, üçüncü dünya vb. adlar altında tanımlanan ve gruplanan ülkelerin bir bütün oluşturamaması ve her bir tanımın farklı nitelemeleri ifade etmesidir.
Nitekim İkinci Dünya savaşından itibaren azgelişmiş kapitalist ülkeler kendi içinde hızla farklılaşarak kimisi yarı-sömürge, kimisi yarı-sanayileşmiş, kimisi de yeni sanayileşen ülke vb. adlarla tanımlanmaya başlanmıştır. Dolayısıyla merkez-çevre analizleri bu farklılıklar göz önüne alınmadan yapılırsa ‘eksik` bir analiz yapılmış olur.
Azgelişmişliği homojen bir bütün olarak değil, farklı ülkeler açısından, kendi iç dinamiklerine ve sınıf mücadelelerine bağlı olarak yaşadığı farklılıkların özgüllüğü içinde değerlendirmek gerekir. Farklılıklar değerlendirilirken de üretim ve dolaşım süreçlerinin arasındaki çelişkili birlikteliği göz önüne almak gerekir. Dolayısıyla gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki ilişkiler üretim ve dolaşım ilişkilerinden başlayıp siyasal-toplumsal ilişkilere kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.
Gelişmiş ve azgelişmiş kapitalizm arasındaki ilişkiler, bu ülkelerde sanayileşmenin ve kapitalistleşmenin olanaksız olduğunu ifade eden bağımlılıkçı ve üçüncü dünyacı tezlerin aksine, emperyalizmin, azgelişmiş ülkelerin sanayileşmesinin ve kapitalistleşmesinin, mümkün olduğunu ifade etmektedir. Bağımlılık ve üçüncü dünya tezleri ise, azgelişmiş kapitalizmin gelişmiş kapitalizme tamamen teslim olduğunu, gelişmiş ülkelerin çelişkilerini bu ülkelerin geri kalması sayesinde çözdüğünü ve hakim ekonomik ilişkilerin bu ülkeleri büyük ölçüde dışladığını savunmaktadır. (9)
Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi çerçevesinde değerlendirebileceğimiz merkez-çevre, kuzey-güney vb. sınıflandırmalar daha çok coğrafi bir işbölümünü öngörmektedir. Oysa gelişmiş-azgelişmiş kapitalizm kavramları, coğrafi işbölümünün de ötesinde bu ülke ve bölgeler arasındaki üretim ve dolaşım ilişkilerini organik bir bütünün parçası olarak değerlendirmektedir.
Azgelişmiş Ülkelerin Yeni Hiyerarşik Yapıya Eklemlenmesi
Sanayileşmekte olan ülkelerin 1960`lı yıllarda büyük umutlar bağladıkları sanayileşme süreci, 1970`lerin sonları ve 1980`lerde birkaç istisna hariç (Güneydoğu Asya ülkeleri) hayal kırıklığı ile sona ermiştir. 1970`lerde gelişmiş kapitalist ülkelerde başlayan kriz, azgelişmiş ve sanayileşmekte olan ülkeleri de kapsayarak üretim ve mali krize girmelerine neden olmuştur. Sanayileşme sürecinin henüz ortalarında yaşanan bu kriz ile, sanayileşmekte olan ülkelerin bir zamanlar ekonomi politikalarının temelini oluşturan sanayileşme, ekonomik kalkınma, toplumsal dönüşüm vb hedefler birer birer terk edilmiştir.
İkinci dünya savaşı sonrası dönem dikkate alınırsa, 1980 öncesi ve sonrası dönemler arasında dünya ekonomisinde ‘azgelişmiş` ya da ‘sanayileşmekte olan` ülke ekonomilerinin büyüme trendleri açısından belirgin bir farklılık gözlenebilir. 1980 öncesi dönem, azgelişmişlerin hızlı bir gelişme sürecinde yüksek büyüme oranlarıyla sanayileşme eğilimi sergiledikleri, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinden kapitalist ilişkilere doğru evrildikleri bir dönem olarak ayrışır. 1980 sonrası dönemde bu ülkelerin, başta ABD olmak üzere kapitalist ülke ekonomileri öncülüğünde oluşturulan ‘Yeni Ekonomik Düzen`e entegre olması, dünya ekonomilerinin başlıca hedefi olmuştur. Yine bu dönemde tüm dünyada IMF ve Dünya Bankası önderliğinde sanayileşmekte olan ülkelerin yeni ekonomik düzene yapısal anlamda uyum sağlayabilmeleri için ‘uzun vadeli` uyum programları hazırlanmıştır. Yapısal uyum programlarıyla hedeflenen ise ulusal ekonomileri ‘dışa dönük` gelişme stratejilerine bağlı olarak yeniden yapılandırmak ve bu süreçte gelişmiş kapitalist ekonomilere bağımlı hale getirmektir.
Uygulamaya konulan ekonomik istikrar ve yapısal uyum politikaları, esas olarak, mevcut uluslararası işbölümü çerçevesini veri kabul eden bir uluslararası bütünleşme arayışı olarak nitelendirilebilir. Başka bir deyişle, azgelişmiş ve sanayileşmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkeler dünyasına sanayileşme sürecini tamamlamadan eklemlenmeye çalışan ve uluslararası finans kuruluşlarınca bu doğrultuda yönlendirilen ülkeler olmuşlardır. Uygulamaya konulan politika modeli, kaynak tahsislerinin yönünün üretimden hizmetlere ve özellikle dışa açık bir ekonomik yapılanmaya çevrilmesini ve piyasaya müdahalelerinin azaltılmasını/gevşetilmesini (deregulasyon) hedeflemiştir.
Sanayileşmekte olan ülkelerde üretim ve emek süreci başta olmak üzere bütüncül bir yeniden yapılanma sürecinin sanayileşmiş ülkelere göre farklılık göstermesinin bazı temel nedenleri vardır. Bu farklılıkların ortaya çıkmasına neden olan en temel faktörler, sanayileşmekte olan ülkelerde enformel ilişkilere dayalı kayıt dışı ekonominin varlığı, yatırımların finansman eksikliği, makroekonomik dengesizlikler, niteliksiz işgücü ile birlikte ucuz ve örgütsüz emeğin varlığıdır.
Sanayileşmekte olan ülkelerin dünya ölçeğinde meydana gelen değişikliklere ayak uydurma çabası, bu ülkeler açısından iki önemli sorunu ön plana çıkarmaktadır. (10) Sorunların başında istihdam azalması, başka bir ifade ile işsizlik gelmektedir. Bu değişiklik sadece emekten tasarruf eden teknolojik gelişmeler ve niteliksiz emeğe olan ihtiyaçtaki azalma nedeniyle değildir. Sanayileşmekte olan ülkeler, yeni mikroelektronik donanımlı teknolojilere olan taleplerini, bu ürünleri kendileri üretmedikleri sürece ithalat yoluyla karşılamaktadırlar. Bu durum, yeni teknolojilerin kullanılması ile ortaya çıkacak olan istihdam azalmasının teknolojilerin üretilmesi yoluyla bir ölçüde karşılanması olasılığını ortadan kaldırmaktadır. Tam aksine, sanayileşmekte olan ülkelerin bu teknolojilere olan talep artışı sanayileşmiş ülkeler için bir istihdam yaratacağı söylenebilir.
Sanayileşmekte olan ülkelerin önündeki bir diğer önemli sorun, üretim ölçeğinde meydana gelecek küçülmenin sonuçları üzerinedir. Görece daha küçük üretim ölçeğine sahip olmaları sanayileşmekte olan ülkeler için bir avantaj gibi görünse de, sendikacılığın işkolu sendikacılığından işyeri sendikacılığına kayması, küçük aile işletmeciliğinin ön plana çıkması, toplu sözleşme geleneğinden ve sosyal yardım, yaşlılık sigortası gibi kazanılmış pek çok haktan geri dönüşü beraberinde getirebilecektir.
Sonuç Yerine
Toplumsal değişim belli bir üretim tarzı içindeki üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Yeniden yapılanma stratejilerinin ortaya çıkmasının temel nedeni, mevcut üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimi karşısında bir engel, ayak bağı olmasıdır. Dolayısıyla Marksizm açısından krizler, ne yalnızca basit bir uyumsuzluğun ne de devletin düzenleyici işlevini yerine getirememesinin sonucudur. Krizler, kapitalist üretim biçiminde üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Bu çelişki ancak, üretici güçlerin yeniden gelişmesine yol açan yeni üretim ilişkilerinin kurulmasıyla, başka bir deyişle yeniden yapılanma stratejilerinin yaratılmasıyla çözülür. Son yıllarda uluslararası ölçekte görülen yeniden yapılanma eğilimleri, yeni teknolojilerin de katkısıyla kar oranlarının düşmesine karşı ortaya çıkan bir tepki olarak değerlendirilebilir. Burada üretimin ulusal ve uluslararası anlamda yeniden yapılanmasının temel hedefi, emek maliyetlerinin düşürülmesi ve emeğin denetimi ve sömürüsünün artırılmasıdır
Bu yazıyla kapitalist toplumsal-ekonomik yapılamanın hiyerarşik bir bütünlük içinde nasıl yeniden yapılandığı açıklanmaya çalışılmıştır. Yeniden yapılanma stratejileri ele alınırken yapılan merkez-çevre, gelişmiş-azgelişmiş kapitalizm kategorileri aslında bir soyutlamadan ibarettir ve her soyut olgu gibi somut bir gerçekliği ifade etmektedir. Dolayısıyla bir bütün olarak kapitalizmde meydana gelen yeniden yapılanma stratejileri her ülke ve toplum için bir tehdit olduğu gibi, aynı zamanda kapitalizmden nihai kurtuluşun sınırsız olanaklarını da içinde barındırmaktadır.
Dipnotlar:
(1) K. Marks (1999), Grundrisse-Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Temelleri, çev: Arif Gelen, Sol yayınları, syf: 127.
(2) Kriz kuramlarının genel bir sınıflandırması için bkz. N. Yentürk (1991), İktisadi Kriz Kuramları, İletişim yay.
(3) Bu konunun daha açıklayıcı bir anlatımı için bkz. K. Marks (1997), Kapital, cilt 1, Yirmibeşinci Bölüm, Kapitalist Birikimin Genel Yasası, çev: Alaattin Bilgi, Sol yayınları, ss: 584-676.
(4) Brenner ve Glick (1991), The Regulation Approach: Theory and History, New Left Review, vol: 188 syf: 111-112.
(5) R. Jenkins (1996), Sanayileşme ve Dünya Ekonomisi, Kalkınma İktisadı içinde, F. Şenses (derl.), İletişim yay., ss:211-253.
(6) M. Aglietta, A Theory of Capitalist Regulation, New Left Books, London, 1979.
(7) Bu yazıya temel teşkil etmesi bakımından önemli olan manifaktür (zanaat), toplumsal ve ulusal işbölümünün kapitalist üretim tarzı içinde nasıl bir konumlanış içinde olduğunun ayrıntılı ve anlaşılır bir tarzda analizi için bkz. K. Marks (1997), Kapital, 1. Cilt, Ondördüncü Bölüm: İşbölümü ve Manifaktür, çev: Alaattin Bilgi, Sol yayınları, ss:327-356.
(8) Sermayenin yoğunlaşması ve tekelleşmenin ayrıntılı bir analizi için bkz. V. İ. Lenin (2001), Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Emperyalizm, çev: Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın.
(9) Bu tezlerin ayrıntılı bir eleştirisi için bkz A. Lipietz (1982) Marx or Rostow?, New Left Review, no:132.
(10) N. Yentürk (1993), Post-Fordist Gelişmeler ve Dünya İktisadi İşbölümünün Geleceği, Toplum ve Bilim, Sayı: 56-61, syf: 54.
*Eğitim-Sen Eğitim Uzmanı, A.Ü. SBF, Çalışma Ekonomisi ve End. İlişkileri Doktora Öğrencisi.











