Üniversitelerde iki anlayış mücadele ediyor. Birincisi; fikir babalığını Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası`nın (DB) yaptığı, işbirlikçi sermayenin, hükümetin ve YÖK`ün ise adım adım uygulamaya koyduğu anlayış. Bu anlayışa göre üniversite, piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılarak kapılarını özel girişimciliğe açan, bilimin sermayenin hizmetine sunulduğu, üniversitelerin şirketlerle kaynaştığı, üniversitelerin holdinge dönüştürüldüğü kurumlar olmalıdır. Diğeri ise, bilim insanı onurunu yitirmemiş akademisyenlerin, bilimsel öğrenim görmek isteyen öğrencilerin, insanca çalışma ve yaşama koşulları talep eden üniversite çalışanlarının ve bir bütün olarak, parasız, demokratik ve bilimsel eğitimden yana olanların savunduğu anlayıştır. Bu anlayışa göre üniversite; Bilimsel araştırma ve öğrenimin özgürce yapılabildiği, bilimin sermayenin değil toplumun, halkın hizmetinde olmasının gerekliliğini ilke edinmiş; şirketler, holdingler, uluslararası tekeller ve işbirlikçileri karşısında bağımsız kimliğini koruyan, devlet tarafından finanse edilen ve eğitimde fırsat eşitliğine uygun olarak yapılandırılan, özerk ve demokratik bir işleyişe sahip olan kurumlar olmalıdır.
Üniversite-Bilim İlişkisi
Üniversitenin tarihi, bilim tarihi kadar eski değildir. Ancak, üniversitelerin kurumsal yapıya kavuşmaya başladığı ortaçağın son dönemlerinden itibaren üniversiteler (akademiler), bilimsel araştırmanın, üretimin ve öğrenimin merkezleri olmuştur. O günden itibaren üniversitelerle bilim iç içe geçmiş; bilimin ilerlemesi üniversitenin, üniversitenin ilerlemesi de bilimin ilerlemesi anlamına gelmiştir.
Bilim denince, doğa ve toplumun gelişim, ilerleme yasalarını anlamak, buradan elde edilen bilgiyi toplumun hizmetine sunmak; insanın ve doğanın zenginliğini, yine insan ve doğanın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılabilir hale getirmek; insanlığın bolluk içerisinde, sağlıklı, mutlu, eşit ve özgür yaşamasının olanaklarını ilerletmek, bu uğurdaki çalışmaları sistemli bir hale getirmek akla gelir. Eğer bilimin amacı ve işlevine dair bir tanım yapılacaksa, namuslu, onurlu her bilim insanının üzerinde birleşebileceği genel tanım budur. Üniversiteler ise, bilimin konusunu oluşturan bütün alanlarda, bilimin amacına ve işlevine uygun olarak araştırma ve üretim içerisinde olan, bu temelde lisans ve lisansüstü öğrenim veren, öğrencileri bilimsel ve mesleki bir formasyona kavuşturan kurumlardır.
Üniversite ve bilimin bu iç içe geçmiş tanımı ve tarihi aynı zamanda egemen sınıfların, bilime ve üniversiteye hakim olmalarının da tarihidir, ama öte yandan bu egemenliğe karşı mücadelenin de tarihidir. Birçok bilimsel gelişme egemen sınıfların toplum üzerindeki ideolojik hakimiyetlerini sarsmış, egemenler de buna karşı üç ana yaklaşımla tutum almışlardır. Kimi zaman bilimsel gelişmeleri bütünüyle reddetmişler, bilimi ve bilim insanlarını din ve tanrı düşmanı ilan ederek baskı altında tutup, tasfiyeye girişmişlerdir. Kimi zaman ise, bilimsel ilerlemeleri kendi egemenliklerinin dolgu malzemesi yaparak, bilginin yönünü saptırmış veya kendi çıkarlarına uygun olarak yorumlayıp kapsamışlardır. Bütün zamanlarda ise, bilimi ve bilimsel bilgiyi, yoksul halklardan, sömürülen emekçi yığınlardan saklayarak, onları bilimden ve bilgiden uzak tutarak, insanların, halkın bilinçlenmesini engelleyerek, bilimsel ilerlemelerin sosyal sonuçlarının önüne geçmeye çalışmışlardır. Bilimin ve üniversitenin ortaçağ engizisyonuna, dinsel ve feodal gericiliğe karşı verdiği mücadele bu yönüyle zengin örnekler sunmaktadır.
Modern toplumun, kapitalizm-emperyalizm çağının egemen sınıfı olan burjuvazi ise, feodal gericiliğe karşı bilim ve aydınlanmaya sahip çıkarak kendi egemenliğini kurmuştur. Ancak o da bir kez egemen olduktan sonra, bilimin ve üniversitenin toplumdan, emekçilerden yana olmasına karşı amansızca mücadele etmiştir. Günümüze kadar gelen süreç içerisinde de bir egemen sınıf olarak burjuvazinin bilim ve üniversite karşısındaki tutumunu, yukarıda ortaya koyduğumuz üç ana yaklaşımın iç içe olduğu burjuva ideolojik anlayış belirlemiştir.
Dünyanın yuvarlak olduğundan, kendisinin ve güneşin etrafında döndüğünden tutun da, maddenin tanrıdan, evrensel akıldan veya ilahi güçlerden bağımsız olarak doğada var olduğu gerçeğine, Darwin`in Evrim Teorisi`nden Einstein`ın İzafiyet Teorisi`ne, inorganik maddenin organik maddeye dönüşmesinden atomun parçalanmasına birçok bilimsel buluş ve ilerleme egemen sınıflar tarafından hep reddedilmiş, buna karşı dinsel, metafizik görüşler savunulup propaganda edilmiştir.
- yüzyıl, burjuvazinin bilinemezci, olgucu, kuşkucu ve metafizik görüşlerinin diyalektik materyalizm tarafından aşılmasına sahne olurken, artık hiçbir bilim adamı diyalektik materyalizmi top yekün reddedemez hale gelmiştir. 20. yüzyılda birçok bilimsel buluş, egemen sınıfların ve onun son temsilcisi burjuvazinin ideolojik hegemonyası aşıldıkça ve diyalektik materyalizm bir kılavuz olarak benimsendikçe gerçekleşebilmiş ve bunların her biri burjuva bilim anlayışına indirilen birer darbe olmuştur. Bilim ve üniversite, her tür dogmatik, gerici, hurafeci, kaderci anlayışlardan kurtuldukça, amacına ve işlevine uygun bir kulvarda geleceğe yürüyebilmiştir.
Bütün bu tarihsel süreç, bilim ve üniversitenin; bilimi ve bilgiyi kendi tekelinde tutup, ona köle muamelesi yapan, bilimin ve üniversitenin işlevini, amacını, sınırlarını kendi çıkarlarıyla çizmek için uğraşan egemen sınıflara karşı mücadele ettikçe ilerleme şansına sahip olabileceğini zorunluluk düzeyinde ortaya koyan bir süreçtir. Dolayısıyla bugün de üniversitelerin bilim kurumları olarak varlıklarını sürdürmelerinin yolu, tarihsel sürecin gösterdiği zorunluluğa uygun hareket etmelerinden geçmektedir.
Sermaye-Üniversite İlişkisi Ne Getiriyor?
Türkiye üniversitelerinde, sermayenin üniversiteyle kurduğu ilişkinin özü, egemen sınıfların tarih boyunca bilim ve üniversiteyle kurduğu ilişki ve ona yüklediği anlamdan farklı değildir. TÜSİAD`ın dönem dönem hazırladığı üniversite raporlarında ortaya konan anlayış; YÖK`ün hazırladığı raporlarda dile getirdiği düşünceler; rektörler, dekanlar, üniversite ve fakülte yönetimlerine egemen olan anlayış, özünde aynıdır. Bu çevreler tarafından “üniversitenin yeniden yapılandırılması” ifadesiyle özetlenen sermaye-üniversite ilişkisinin çerçevesi genel hatlarıyla şöyle açıklanabilir:
Üniversitelerin piyasanın ihtiyaçlarına uygun olarak uluslararası şirketler ve yerli ortaklarıyla yakın ilişkiler kurması, onların ihtiyaç duyduğu konularda araştırma-geliştirme (AR-GE) projeleri hazırlamaları, teknolojik açıdan donanımlı, altyapı sorunları az çok çözülmüş devlet üniversitelerinin bu şirketlerin yan kuruluşları haline getirilmesi, devlet üniversitelerine kaynak olmadığı gerekçesiyle bütçeden ayrılan pay düşürülürken özel üniversiteler ve vakıf üniversitelerinin teşvik edilmesi, bedava arazi tahsis edilmesi, en yetenekli ve başarılı öğrencilerin daha üniversite sıralarındayken bu şirketlerin elemanları olarak çalışmaya teşvik edilmesi, bilimin işlevinin ve amacının, şirketlerin kar maksimizasyonu için yeni teknolojiler üretmekle sınırlandırılması, devletin ideolojik ihtiyaçlarına uygun olarak üniversitenin sözde bilimsel araştırmalar yapıp raporlar hazırlaması, vb.
12 Eylül sonrası hükümetlerin ve YÖK`ün üniversitelere yönelik karar ve düzenlemelerinin kapsam ve içeriği buna uygun olarak şekillenmiştir. Birçok uluslararası şirket ve onların ülke içerisindeki yerli ortaklarıyla “bilimsel araştırma, teknolojik geliştirme” adı altında projeler hazırlanmış ve uygulamaya konmuştur. Birçok konferans, sempozyum ve uluslararası ölçekte düzenlenen toplantılarla üniversitenin ufku, kapitalist sömürü sisteminin, kar ve rantı artırmaya dönük girişimleriyle sınırlanmıştır. Her tür bilimsel-teknik gelişme, sermaye düzeninin ihtiyaçlarını karşıladığı oranda geçerli ve yararlı sayılmış; toplumun çıkarına hiçbir proje oluşturulmasına izin verilmemiş, bu tür girişimler ya finanse edilmeyerek, ya da baskı altına alınarak engellenmiştir.
Üniversiteye finansman sağlamak, öğrencilerin yeteneklerini değerlendirmek ve ilerletmek propagandasıyla kendisine meşru temeller oluşturmaya çalışan bu egemen yaklaşıma göre üniversite ve bilim; Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar ve onların işbirliği yaptığı yabancı tekellerle uyum içerisinde çalıştığı oranda ayakta durabilir ve çağın ihtiyaçlarına yanıt verebilecek kurumlar olarak varlığını sürdürebilir. Bunun içindir ki, kamu arazileri, ormanlık alanlar bu kesimlere yasadışı yollardan ve bedava verilerek peşkeş çekilmektedir.
Sermaye-üniversite ilişkisinin nasıl bir amaç taşıdığının çarpıcı örnekleri Türkiye`deki üniversiteler şahsında saymakla tükenmeyecek kadar çoktur. Siyanürlü altın aranmasının, nükleer santrallerin kurulmasının, insan ve çevre sağlığı açısından hiçbir zararı olmayacağı doğrultusunda “bilimsel raporlar” hazırlayacak kadar alçalmış, kamuoyu önünde bunu savunarak üniversite kürsülerinde akademik kariyer yükseltecek kadar bozulmuş ve kirlenmiş, sermayenin boyunduruğu altına girmiş üniversite öğretim görevlileri sistem tarafından üretilmekte ve desteklenmektedir.
Üniversitelerde düzenlenen konferanslarda ve panellerde, borsanın iyilikleri üzerine methiyeler düzecek, girişimcilik ruhu ve kolay para kazanmanın, kısa yoldan köşe dönmenin yolları üzerine bilimsel seminerler veren, bunu üniversitenin çağa ayak uydurmasının zorunlu adımları sayan profesörler, doçentler el üstünde tutulmaktadır. Enerjiden sağlığa, ulaşımdan iletişime birçok alanda toplumun ihtiyaçlarına yanıt vermeyi amaçlayan projeler geliştirmeyi gereksiz sayıp, bu konuda hiçbir sistemli çalışma desteklenip finanse edilmezken, devlet üniversitesindeki dersini bırakıp özel üniversitedeki dersine yetişen, şirket davetlerinde, yemeklerinde boy göstermeyi “bilim ahlakına” uygun sayan bir akademisyen tipini üniversiteye hakim kılma onuru sermaye-üniversite ilişkisinin bu çağdaş yorumuna aittir.
Üniversiteye hakim kılınan bilim dışı anlayışın çarpıcı örneklerini, ders kitaplarında bilimsel öğretiler olarak okutulan saçmalıklarda da görmek mümkündür. İktisat, kapitalistlerin sömürü ve talanını haklı göstermek için okutulur ve özelleştirmeler, yabancı sermaye, aşırı kâr hırsı ve tekelcilik övülüp kutsanır. Kapitalizmin ekonomik krizlerini güneş lekelerine ya da azalan marjinal faydaya bağlayarak açıklamak, iktisadi doktrinler olarak öğretilir. İşletmecilik, en kısa yoldan “voleyi vurmak” ve emek sömürüsü üzerinden servete servet katmanın bilimi olarak “genç girişimcilerin” yüceltmesiyle beyinlere kazınır. Matematik, fizik, kimya ezberlenmesi gereken karmaşık formüller ve şekillerden ibaret, sadece karlı yatırımların ölçüm ve proje araçları olarak vardır. İletişim fakültelerinde kitle haberleşmesi ve hukuk ilişkisi üzerine okutulan “bilimsel” derslerde, 12 Eylül`ün basın ve düşünce özgürlüğü üzerindeki baskıcı ve sansürcü tutumu haklı gösterilebilmekte ve gerekçeleri sayfalarca anlatılabilmektedir.
Sermaye-üniversite ilişkisi üzerine cafcaflı sözlerle yürütülen popüler propagandanın üniversiteyi içine ittiği ve giderek derinleşen uçurumun göstergesi durumundadır. Burjuvazinin bilim anlayışının ve üniversite öğrenimine egemen olan ideolojisinin yarattığı tablodur. Amaçlananın, üniversitenin toplumun, emekçi halkın yanında, bilimin amaç ve işlevlerine uygun olarak varlığını sürdürmesini savunan anlayışın, bu doğrultuda halkta ve öğrencilerde var olan beklentinin bütünüyle yok edilmesi, karalanıp unutturulması olduğu ise açıktır.
YÖK`ün Üniversiteye Hizmeti
Sermaye-üniversite ilişkisi temelinde üniversitelerin yeniden yapılandırılmasının temel dayanağını oluşturan kurum YÖK`tür. YÖK, yetkileri ve uygulamaları yönüyle uluslararası sermaye ve işbirlikçilerine hizmet edecek şekilde örgütlenmiştir ve hakkını yemeyelim bugüne kadar hizmette kusur etmemiştir. 6 Kasım 2006`de kuruluşunun 25. yılına girecek olan YÖK`ün kurucuları ve savunucuları bu kuruluş gününü kutlamaya hazırlanırken, üniversitenin bilimsel kimliğine sahip çıkanlar bunu protesto etmektedirler. Burada, YÖK`ün üniversiteye hizmetten sermayeye hizmeti anladığı 25 yıllık tarihini iki temel noktada özetleyebilmek mümkündür;
- YÖK, kuruluş amaçlarına uygun olarak üniversiteyi bilimsel eğitimden ve bilim insanı niteliği taşıyan öğretim kadrolarından temizlemeye yönelik yoğun bir çaba içerisindedir. Üniversitenin idari ve akademik yönetiminde, egemen sınıfın ideolojik hakimiyetine halel getirmeyecek bir kadrolaşmayı ve kurumlaşmayı titizlikle uygulamıştır. Kimi zaman bir istihbarat örgütü olarak yönetenlere hizmet etmiş, çoğu zaman da, devletin üniversitelerdeki militarist baskı aygıtı olarak işlev görmüştür. Çıkardığı yönetmelikler ve genelgelerle, öğrenci, öğretim üyesi ve üniversite çalışanlarının üzerinde “Demokles`in kılıcı” gibi durmuştur. Kamuoyunun karşısında kurucuları da dahil hiç kimsenin açıktan savunamadığı bir kurum olmasına rağmen varlığını sürdürmesinin temelinde de bu kusursuz hizmetleri yatmaktadır.
- YÖK`ün üniversiteye hizmetinin bir diğer yönü ise, üniversitelerin ve yükseköğrenimin ticarileştirilmesi alanında yaşanmıştır. TBMM`nin YÖK Araştırma Komisyonu`nun raporu bile, YÖK`ün kendisi de dahil, üniversite yönetiminin nasıl bir şirket, holding yönetimi anlayışıyla yürütüldüğünün çarpıcı örnekleriyle doludur. YÖK tarafından açıklanan son “Yükseköğretim Strateji Raporu” da aynı anlayışın devamı olarak gündeme getirilmiş ve üniversite-sermaye ilişkisini daha organik hale getirilmesini önermiştir.
Üniversitelerimiz bugün birer ticarethane gibi işlemekte, içten içe eritilerek kamusallığı yok edilmektedir. Üniversitelerimize sahip çıkmak, onları birer bilim yuvası haline getirebilmek için atılacak ilk adım, üniversitelere hakim olan YÖK düzenine ve YÖK`ü kullanarak üniversitelere hakim olmak isteyen siyasal iktidarın politikalarına karşı durmaktır. Bu nedenle üniversiteler öncelikle siyasal iktidarların etki alanında olmaktan çıkarılmalı, üniversitelerin tüm kurumlardan, siyasi iktidardan, dinden ve sermayeden bağımsız olarak kendi kararlarını almaları sağlanmalıdır. Bilimin özgürleşmesi, kamusal, özerk ve demokratik bir üniversite anlayışı ancak bu koşullarda yaşatılabilir.
Üniversite-bilim, sermaye-üniversite ilişkisi ve YÖK üzerine yapılan tespitlerin buraya kadarki bölümünde ortaya konan özet tablo, yazının başında belirtilen ‘üniversitelerde iki anlayış mücadele ediyor` tespitinin tarihsel ve güncel temellerini oluşturmaktadır. Bugün üniversitelerde parasız, bilimsel, demokratik eğitim talebi etrafında yürütülen mücadelenin kapsamı ve zemini, bu özet tablo ekseninde ele alınmak zorundadır. Çünkü üniversite gençliğinin, öğretim elemanlarının ve bir bütün olarak akademisyenlerin, parasız, demokratik, bilimsel eğitim mücadelesine kazanılmasının yolu, doğru araçlar ve yöntemlerle çalışma yürütmekten geçmektedir.
Üniversitelerde bugün iki anlayış mücadele ediyor. Bu anlayışlardan ikincisini temsil eden bilim emekçileri de en az birincisini temsil edenler kadar disiplinli, ısrarlı, çalışkan ve kararlı olursa, sonuçta kazanan mutlaka ve mutlaka özgür bilim ve demokratik üniversite mücadelesi olacaktır.











