Sayım GÜLTEKİN
Eğitim Sen Basın Yayın Sekreteri
Okullarda yaşanan şiddet olayları toplumsal alana etkin olan şiddet kültürünün yansımasıdır. Bugün için toplumsal linç kültürünün yukarıdan aşağıya inşa edildiği bir süreci yaşıyoruz. Bu süreç kaçınılmaz olarak okullarımıza da yansıyor. Okullarda yaşanan şiddet ise toplumun diğer alanlarından farklı olarak daha kolay yayılabilme imkanına sahiptir. Sürekli birlikte yaşayan ve gruplaşmaların yoğun olduğu okullarda, şiddet olgusu çabuk yayılıyor ve etkili oluyor.
Günümüz Türkiye`sinde kentlerde oluşturulan gettolarda çocuklar hala eğitim olanaklarından yoksun. Yalnızca kendi sınıfından olan insanlarla etkileşimlerine izin veriliyor. Bu yeni şehirleşme modelinde sınıflar birbirlerini görmüyorlar. Yani yoksul ile zenginin rastlaşabileceği bir mekan yok artık. Eğitim olanaklarına ulaşabilen çocuklarımız ise geleneksel kültürel kodlarıyla gittikleri okullarında kendilerini ifade edemiyorlar. Televizyonda gördükleri yaşam biçimine duyulan özlem ve kazara da olsa sordukları “neden?” sorusuna cevap bulamadıklarında kaçınılmaz olarak şiddete başvuruyorlar.
Otoriter baba figürünün baskısı, onu anlamaktan öte biçim vermeye çalışan öğretmenin uyguladığı baskılarla pekiştirilince öğrenci baskı ve şiddet yöntemini keşfediyor. Çünkü anlama ve iletişimin yerini zora dayalı iknanın etkinliğini fark ediyor.
Şiddetin gençler arasında yaygınlaşması, ortadaki kimliksizleşmenin, yaşamın hiçleştirilmesinin ve amaçsızlaştırılmasının sonucunda gelişiyor. Bir yandan yaşanan büyük adaletsizlik diğer yandan da her tür özgürleşme talebinin bastırılması sonucunda gençler kendilerini alkol, uyuşturucu ve şiddet ile ifade ediyorlar. Kendisini ifade edebilmenin aracı olarak başkalarından üstün olmayı gören gençler, üstünlük sağlamayı zor ile gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Gençler, yaşanan adaletsizlik içerisinde eziliyorlar, kendilerini ifade etme, gerçekleştirme alanları tıkanıyor.
Şiddet Demokrasiye Karşı
Şiddet kültürü temelde demokrasi kültürünün karşısında gelişiyor. Demokrasinin var olmadığı alanlarda şiddet temel ifade ve mücadele aracı haline geliyor. Şiddetin önüne geçmek kimi güvenlik önlemleri ile mümkün değildir, şiddet ancak demokrasi kültürünün gelişmesi ile önlenebilir.
Eğitim ve sağlık olanaklarından yoksun, günde 1 doların altında bir parayla yaşamaya çalışan 2 milyon ailenin olduğu bir ülkede ekonomik kaynakların adil dağıtımı esas çözüm yollarından biri.
Sosyal devletin kendini tasfiye etmeye başlamasıyla birlikte aile kurumu da kendini sınırlandırmaya başladı. Aile yalnızca çocuğunun beslenme ve barınma ihtiyacına zorunlu olarak odaklandı. Bu noktada çocuklarına yönelik iletişim ve anlamanın yerini alan dinle ve uy davranışları aldı. Bu yeni davranış biçimlerini ortadan kaldırmak için ailelere yönelik bir halk eğitimi projesine ihtiyaç var.
Demokrasinin toplumsal alanda etkin olmasını sağlamak, bunu geliştirici adımlar atmak gerekir. Bu adımlardan en önemlilerinden birisi de eğitimin bütün süreçlerinde katılımcılığın olması, sınıfta demokrasinin kurumsallaşmasının sağlanmasıdır. Okullarımızın genelinde yanlış bir disiplin algısı mevcuttur. Disiplinin yalnızca öğretmenin rahatı için değil çocuğun sağlıklı gelişimi için gerekli olduğunun kavranması gerekiyor. Sağlıklı bir iletişim ve bütün bileşenlerinin aktif katılımcısı olduğu bir eğitim sistemi temel bir ihtiyaç.
Bu sürece ilişkin yanlış anlamalara yol açan yargılardan biri de öğrencilerin sokaktaki çocuklardan korumak gerektiğidir. Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor. Peki sokakta ki çocuklar bizim çocuklarımız değil mi? Onlar; aile ,devlet ve bizim unuttuğumuz ve rastlayınca yön değiştirdiğimiz insanlar. Sevgi yoksunluğu uyuşturucuya ittiğinde çoğunluğu sonrasında ne yaptığını hatırlamadan önlüklü ve beyaz yakalı görece kendilerine göre “şanslı” çocuklara zarar verebiliyor. Yani çocuklar çocuklara zarar veriyor ve sistem mağdurları başkalarını mağdur ediyorlar Toplumsal sorumluluk hissiyatını yeniden inşa etmek yani demokratik işleyişin hakim olduğu siyasal ve kültürel bir yenilenme ülkemiz için kaçınılmaz bir ihtiyaç.
Eğitim Sistemi ve Şiddet
Mevcut eğitim sistemi çocuğun devletle ilk yüzleştiği alanlar aslında. Devlet okullarda, öğretmeni, müdürü ve disiplin kurullarıyla görünür kılınmaktadır. Kendini zayıf ve güçsüz görme daha ilk günden çocukta bir duygu olarak ortaya çıkmaktadır. Bugün için eğitim sistemimiz çocukları ezen, kişiliklerini bozan, kendine güveni, yaratıcılığı yok eden, ağırlıklı olarak olumsuz davranışlar edinmiş insanların yetişmesine olanak tanıyan bir kurumdur.
Eğitim sisteminin bir parçası olan öğretmen de bu sistemden etkilenmektedir. Öğretmenlik yetiştirmede niteliğin düşük olması, başka kurumlardan öğretmen atama, sözleşmeli öğretmen çalıştırma ve öğretmenin yeterince formasyon alamaması, şiddetin engellemesinin önüne geçen faktörler arasındadır. Her dört öğretmenden biri şiddete yönelmekte, her yüz çocuktan kırk tanesi okulda şiddetle karşılaşmaktadır. Ayrıca şiddet içeren değişik cezalandırma yöntemleri ile (saç, kulak çekme, tebeşir, silgi fırlatma, tek ayak üstünde ve çöp sepetinde bekletme gibi) çocukların cezalandırıldıklarına tanık olunmaktadır.
“Dayatmanın” bir model olarak benimsendiği eğitim sistemimizde dayak, baskı, yasak ve ezbercilik bilinçli bir tercih olarak kullanılmaktadır. Bu eğitim okul içinde eğitilen çocuklarda sağlıklı bir kişilik gelişiminin oluşmasını beklememek gerekir. Aile içinde baskıcı ve dayatmacı ilişkileri yaşayan çocuklar okul ortamında da aynı tutumla karşılaştıklarında duyarsız, kişiliksiz, silik, kendine güven duymayan, karamsar ve saldırgan bireyler olarak yetişmiş olacaklardır.
Esas olarak okul ve “dışarıda ki hayat” arasında yaşanan bir iktidar mücadelesinden bahsedilebilir. Bugün için bütün öğretim kurumları çocuklarımızı ya da gençlerimizi hayatı sorunlarıyla başa çıkabilecek bir düzeye hazırlamıyorlar. Okullar “dışarını” yanlış öğretilerini düzeltmek ve yerine “iyiyi” ikame etmekle mükellef kurumlar olamıyorlar. Yapılan yanlışa eklemlenmek çoğunlukla.
Özgürleştirici Bir Eğitim
Eğitimi bir terbiye aracı olarak değil, bilim olarak algılamak gerekir. İnsanlar dünyaya geldiğinde sevecen, konuşkan, esprili, yaratıcı, korkusuz vb. gibi özelliklere sahip oldukları belirlenmiştir. Çocuğa vereceğimiz eğitim, kendi kişiliğinin gelişmesine saygı duyan, bol seçenekler sunan, bireyin davranışlarını olumlu yönde geliştirmeye açık olan, çocuğu belli kalıplar ve öğrenme modelleri ile sınırlamayan bir tarzda olmalıdır.
Ülkemizde eğitim sadece meslek edindirmeye odaklanmıştır. Oysa ki eğitim yalnızca mesleki bilgi ve becerilerin edinildiği bir süreç değildir. Eğitim esas işlevi; yaşamda karşılaşabileceği sorunlarla başa çıkabilecek donanıma sahip bireyin oluşturulmasıdır.”Yeni” diye uygulanmaya başlayan müfredat ise okullardaki şiddet olgusunu ortadan kaldırmak yerine pekiştiren bir işlev görmektedir. Dayanışma ilişkileri yerine rekabetçiliği öne çıkaran yeni müfredat, piyasanın isteklerine göre hazırlanmıştır. Bu müfredata göre yetiştirilen birey hedefine ulaşabilmek için her yolu mübah gören bir tarzda ilerlemektedir.
Şiddetin engellenmesi için eğitimin tüm bileşenleri ortak bir anlayış içerisinde hareket etmelidir. Öğretmenler öncelikli sağlıklı iletişim kurabilmeli. Yaptığı işin sıradan bir meslek olmaktan öte bireyin inşasının gerçekleştiği bir süreç olarak değerlendirmesi yani sistemin onlara vermediği önemi ve anlamı eğitimciler çocuklara verirse değişim o an başlar diyebiliriz. Yoksulluk kendi doğallığında bir muhafazakarlık yaratıyor artık. Aileler yetişkin olmanın gerçekte zor olduğunu kavramak zorundalar. Salt çocuğun dönemsel ihtiyaçlarına odaklanmadan sevgi ve anlayışın hakim olduğu bir yuva hayatı çocuklarımızın öz güvenlerinin oluşmasını sağlayacaktır.
Eğitim sistemi bugün bütün eğitim bileşenlerinin ortak anlayışı çerçevesinde birlikte sürdürülmüyor. Temelinde katılıma da kapalı sistem. Öğretmenlerin, öğrencilerin, ailelerinin katılımı çok mümkün değil. Yani demokrasi eğitim sisteminde bu noktadan başlayarak var edilmeli. Biz Eğitim-Sen olarak üyelerimizin her türlü şiddet uygulamalarına karşı gelmeleri ve bu konuda duyarlı olmaları için çalışmalar yürütüyoruz. Üye arkadaşlarımız derslerinin ilk on dakikasını şiddet konusuna ayırdılar ve ayrıca “şiddete hayır!” rozetleriyle öğrenci ve diğer eğitimcilere dönük eylemler yapıldı.
Medya Şiddeti Tetikliyor
Bugün televizyon, internet gibi araçlar çağımızın en yaygın kullanılan, insanları en çok etkileyen araçlardır. Her şeyden önce bu araçlar sundukları enformasyon ile bir düşünme ve yaşama biçimini de sunarlar. Sundukları bu düşünme ve yaşama biçimide devletin ideolojik aygıtı olma misyonundan bağımsız değil.
12 Eylülden sonra toplumsal hayatı biçimlendiren Türk-İslam sentezinin bütün öğelerini bugün medyada görmek mümkün. Örneğin son zamanlarda Türkiye`de oldukça popüler olan Kurtlar Vadisi dizisi ya da bir anda Kurtlar Vadisine dönüşen Acı Hayat dizileri bismillah denilip insanların koyun gibi kesildiği ve Tanrının daima onlarla hareket ettiği imalarını yaratan diziler. Bu diziler şiddete kutsallık atfediyor. Sürekli öldürmeye, yok ederek kazanmaya dayanan ilişkilerin resmedildiği bu dizi sonrasında Türk-İslam senteziyle yetiştirilen gençlerimizde günlük hayatta benzer çeteler kurmaya, kendilerini o dizideki karakterle ifade etmeye başladılar. Kültürel alanımız tamamı ile bu anlayış çerçevesinde kuşatılmış vaziyette. Bir zamanlar dayanışma ve dostluğun işlendiği İkinci Bahar ya da Süper Baba gibi dizilere bugün rastlamak mümkün değil. Aklın yerine mistisizm ikame ediliyor. Kanallar arası şöyle bir gezindiğinizde kulluğa, öbür dünyada haksızlıklar karşı hesap sorulacağına, sürekli sabır etmeye vurgu yapan pek çok programa rastlamak mümkün.
Bugün kendisini sistemin karakterinin dışında, ona karşı ifade eden ve bir başka yaşam mücadelesinin parçası olarak gören medyanın dostluk, dayanışma ve hoşgörü gibi değerleri yaygınlaştıracak, güçlendirecek yayınlar yapması gerekiyor. Televizyon bir yazarın deyimiyle “öldüren eğlenceye” dönüşmüş vaziyette. Medya özellikle televizyon bir ideolojik ağ kurarak, bütün her şeyi o ağın içerisine hapsediyor. Bu ağın içerisinde kalarak yaşananlara karşı çıkmak, çözüm bulmak mümkün olmuyor. Bunu mümkün hale getirmek ancak ağın dışına çıkmak, ağın içinde delikler açmakla mümkündür. Şiddet meselesinin tartışma çerçevesini dahi sistem belirliyor. Okullarda her gün gençler birbirlerini dövüyor, bıçaklıyor bunun nedenine ilişkin açıklamalar ise güvenlik tedbirleri çerçevesini geçmiyor. Bu meseleyi gerçek nedenleri ile tartışmak bile bu ağın dışına çıkmayı gerektiriyor.











