ABD, Ortadoğu`da yeni egemenlik alanı arayışını sürdürürken diğer yandan da tüm dünyada neo-liberalizme karşı mücadeleler yükseliyor, sol iktidara geliyor. Latin Amerika`da Venezuella ile başlayan Brezilya, Uruguay, Arjantin, Bolivya, Şili ile süren, Peru ve Meksika ile devam etmesi beklenen ABD ve neoliberalizm karşıtı iktidar değişiklikleri önümüzdeki dönemde dünya siyasetinde yeni mücadeleler ve kamplaşmaların yaşanacağının işaretlerini bugünden vermeye başladı. Latin Amerika ile birlikte Avrupa`da yayılan anti-kapitalist hareket, Fransa`da ki öğrencilerle işçi sendikalarının bir araya gelerek CPE yasasına karşı yürüttüğü muhalefet de önemli bir dinamiği işaret ediyor.
AKP Kamuya Saldırıyor
AKP hükümeti kamu işletmelerinin özelleştirmesi ile yetinmeyerek en temel kamu hizmetleri arasında yer alan eğitim ve sağlık hakkının tasfiyesine yönelik fiili ve yasal değişiklikler içine girdi. Emperyalist-kapitalist birliktelerin istekleri doğrultusunda peş peşe yapılan yasal değişiklikler, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşama koşullarını her geçen gün daha da zorlaştırıyor, geniş halk kesimlerinin hızla yoksullaşmasına neden oluyor. Türkiye tarihinin en kapsamlı saldırı yasalarının AKP hükümeti dönemine denk gelmesi rastlantı değildir. Hükümetin, özellikle Sosyal Güvenlik ve GSS Yasası ile Kamu Personel Yasa Tasarısının çıkarılmasına yönelik olarak harcadığı yoğun çabaya baktığımızda, hükümetin küresel kapitalizme bağlılığı ile emek ve emekçi düşmanı politikaları ne kadar çok benimsediğini görmek mümkündür.
IMF ve AKP Evet Diyor, Halk Hayır!
Sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortası ile yapılmak istenen değişiklikler, sağlığın ve sosyal güvenliğin bir bütün olarak piyasaya devredilmesinden başka bir anlam taşımıyor. Bu yasa IMF, Dünya Bankası gibi kurumların istekleri doğrultusunda hazırlanırken, AKP yasayı hazırlarken halkın istek ve taleplerini dikkate almazken, bunun ötesinde bu yasaya karşı halkın kullandığı hayır oylarını da görmezden gelerek bildiğini okumaya devam ediyor.
Sosyal Güvenlik ve GSS Yasa Tasarısına karşı, KESK, TTB, DİSK`in çağrısıyla yapılan “referandum” da oy kullanan 2.241.738 kişi (%99.4) halkın aleyhine yapılmak istenen değişikliklere “hayır” demiştir. Neo-liberalizmin çıplak hali bu yasadır. AKP bu yasa ile halkın geleceğini karartıyor.
Nükleer Santral Ölüm Demektir!
Hükümetin halk karşıtı politika ve uygulamaları sadece yukarıda söz edilenlerle sınırlı kalmamıştır. Son elli yıldır ardında acı ve gözyaşından başka bir şey bırakmayan “nükleer enerji” kabusu, AKP hükümeti tarafından halka bir “müjde” gibi sunulmuş ve ilk nükleer santralin Sinop`ta veya Akkuyu`da yapılması isteniyor. Gelişmiş ülkeler nükleer santrallerini birer bir kapatırken ve 1986 yılında yaşanan Çernobil faciasının etkileri hala sürerken alınan bu karar Türkiye`nin gelecekte ciddi bir çevre ve sağlık tehdidiyle karşı karşıya kalacağını göstermektedir.
Demokratikleşme Sancısı Sürüyor
Türkiye`nin yıllardır en temel sorunları arasında yer alan demokratikleşme sorununda ilerlemek bir yana, son aylarda her geçen gün daha da gerilere gidildiğini ispatlayan örnek ve uygulamalara tanık oluyoruz.
Şemdinli olayları sırasında yaptığı açıklamalarla dikkatleri üzerine çeken bir kuvvet komutanın, Şemdinli iddianamesinde adının geçmesi üzerinden ordu-hükümet ve basın-yayın organlarının kopardığı gürültü, Türkiye`deki karanlık ilişkilerin boyutlarını ortaya koyması bakımından önemli.
Öyle ki, TBMM Şemdinli Olaylarını Araştırma Komisyonu, yaptığı inceleme sonucunda hazırladığı taslak raporunda, Şemdinli ve bölgedeki bombalamalara ilişkin “suya sabuna dokunulmayan” bir sonuç çıkmıştır. Raporda, bombalamaların sorumlusu olarak yakalanan astsubaylar adeta aklanarak, “bölgedeki kimi kuşkulu bombalama olaylarını da bu veya buna benzer bir model içinde, belirli bir merkezden yönetilen, bazı askeri mercilerle ilişkilendirmek suretiyle açıklamaya kalkışmanın ‘hukuki fantezi` olacağı” ileri sürülmüştür. Bu gelişmelerden, tıpkı Susurluk`ta olduğu gibi, Şemdinli`de yaşananların da üzerinin örtülmek istendiği sonucunu çıkarmak güç değildir.
Diğer taraftan, son birkaç ayda güneydoğunda yaşanan şiddet olayları, Türkiye`nin yeni bir çatışma ve kaos içine çekilmek istendiğini göstermektedir. Diyarbakır`da yaşanan olaylarda parkta oyun oynayan ya da yoldan geçen vatandaşların kurşunlara hedef olmasının kabul edilebilir bir yanı yoktur. Son olarak bölgede gazetecilik görevini yapan muhalif bir gazetecinin başından vurularak öldürülmesi, yaşanan olayların ciddiyetini ve Türkiye`yi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü görmemiz açısından önemlidir.
Şovenist dalga ile kin, nefret ve öteki yaratılıyor
Türkiye`nin içine çekilmek istendiği kaos ortamı apaçık ortadayken, iktidar ve muhalefet temsilcilerinden, belli başlı gazete ve televizyonlara kadar geniş bir kesim, yaşanan şiddet olaylarının son bulması, bölgede huzur ve barış ortamının tesisi için sağduyu çağrısı yapması gerekirken, aksi tutum içine girerek tam anlamıyla “savaş çığırtkanlığı” yapmaları anlaşılır değildir. Bu tutumun Türkiye`nin yıllardır öncelikli sorunları arasında yer alan Kürt sorununda, demokratik-barışçı çözüm yollarının yokuşa sürülmesinden başka bir anlam taşımayacağını gibi çatışmaları besleyecektir.
Yaşanılan şiddet, kin ve nefret ortamından çıkılması ancak demokrasinin yeşertilmesi ile mümkün olacakken, hükümet demokratik çıkış yolları aramanın ötesinde güvenlik tedbirleri ve baskı ile sorunun üzerini kapatmaya çalışıyor. Hazırlanan ‘Terörle Mücadele Yasası` ile yeni olağanüstü hal meşrulaştırılmak isteniyor.
Bu noktada emek ve demokrasi güçlerine, barıştan ve kardeşlikten yana kesimlere düşen en önemli görev, yaşanan şiddet olaylarının bir an önce son bulması için gerekli duyarlığı göstermek ve bu anlamda her kurum ve kişinin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesidir. Demokrasinin tüm toplum kesimlerinin çıkarına ve yararına olduğu gerçeğinden hareketler KESK ve KESK`e bağlı sendikalara düşen temel görev, en geniş emek ve demokrasi cephesinin oluşturulması için tüm olanakların seferber etmeleridir.
AKP`nin Sermaye Sevdası Sürüyor
Eğitim sisteminde yaşanan sorunlar artarak sürüyor. Eğitimde özelleştirme ve piyasalaştırma arayışları artık fiili uygulamaların ötesine geçmiş ve yapılan ve yapılması planlanan yasal değişiklikler ile eğitim hakkının ticarileştirilmesi yolunda önemli adımlar atılmıştır.
AKP Hükümeti, eğitimi tamamen paralı hale getirmek amacıyla, özel okullara ve çocuğunu özel okullara göndermek isteyenlere vergi indirimi gibi çeşitli mali kolaylıklar getirmek amacıyla “Özel Öğretim Kurumları Kanunu Tasarısı”nı TBMM`ye sunmuştur. Eğitimin ihtiyaçlarını gözetmeyen, aksine özel öğretim kurumlarının istek, beklenti ve desteğiyle hazırlanan yasa tasarısı herkese eşit, nitelikli, parasız eğitim hakkına yönelik ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmelidir. Öğrencileri özel okullara yönlendirmek için, her öğrenciye 1000 YTL destek, eğitim kredisi faizinin yarısının devlet tarafından karşılanması ve belki de en tehlikeli düzenleme olan “özel okullardan hizmet satın alma” gibi düzenlemelerin yasalaşması, tıpkı sağlık alanında olduğu gibi, eğitim alanında da büyük sorunların ortaya çıkacağının işaretlerini vermektedir.
AKP hükümetinin özel öğretim kurumları yasasında yapmak istediği değişikliklerle amacı, hepsi ticari amaçla kurulan, ancak “müşteri” bulamadığı için zarar eden yüzlerce “özel okul” devlet tarafından kurtarılma operasyonudur.
AKP`nin ve Sistemin Eğitim Politikaları Şiddeti Geliştiriyor
Son birkaç ayda okullarda yaşanan şiddet olaylarında yaşanan artışlar ve bu olayların bazılarının ölümle sonuçlanması, kamuoyunun dikkatini birden bire okullara yöneltmiştir. Okullarda ve okul önlerinde yıllardır yaşanan olaylar, her gün çok sayıda öğrenci ve öğretmenin yaralanması ile sonuçlanmaktadır. Son dönemde artan ve ilköğretim okullarına kadar inen şiddet olayları Türkiye`de eğitim sisteminin çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunun işaretlerini vermeye başlamıştır.
Son günlerde okullarda yaşanan şiddet olaylarını geleceğe yönelik hem tehdit hem de önemli bir uyarı olarak değerlendirmek gerekir. Sorunu çözmek, günü birlik müdahalelerle değil, uzun vadeli eğitim politikalarıyla mümkündür. Bunun için başta öğrenci ve eğitim emekçileri olmak üzere, eğitimin tüm bileşenlerine yönelik olarak kültürel, sosyal yönden tatmin edecek altyapı çalışmalarının hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesi şarttır. Ayrıca okullarda rehberlik hizmetlerinin işletilmesi ve buralardaki yetersiz personel sayılarının giderilmesi gerekmektedir. Veli, öğrenci, öğretmen eğitimi önem kazanmaktadır. Çünkü gençliği anlama, algılama, sorunlarına çözüm üretebilmek ve bu alandaki yetenekleri açığa çıkarmak için eğitimin ne kadar önemli olduğu ortadadır. Okul içinde özel güvenlik birimleri veya okul çevresine polis yığarak sorunu kolluk kuvvetleri ile çözmek sorunu başka yerlere havale etmekten başka bir işe yaramayacaktır.
AKP`nin Ayrımcı Politikaları Devam Ediyor
AKP Hükümeti, kamu emekçileri arasında objektif kuralları hiçe sayarak yapmış olduğu son ayrımcılık ek zamlara ilişkin yasal düzenlemelerin yapılmasında ortaya çıkmıştır. 2006 yılı toplu görüşmelerinde belirlenen ilk 6 ay için % 2,5 artış ve 40YTL, ikinci 6 ay içinde % 2,5 ve 40YTL artışa ek olarak; polis ve din görevlilerine “Özel Hizmet Tazminatı” artışı olarak %25 civarında ilave ücret artışı yapılmıştır.
TBMM`de kabul edilen düzenleme ile ilave ödemesi olamayan diğer kurumlarda çalışan bir milyon kişiye toplam 40 + 40 milyon YTL ödenek ayırırken, polis, adliye ve din görevlilerine bu artışın üzerine fazladan 100 YTL artış yapılması, Hükümetin diğer kamu emekçilerine üvey evlat muamelesi yapması anlamına gelmektedir. AKP Hükümeti, toplu görüşme mutabakat metninde yer almayan bir düzenleme yaparak keyfi ve siyasal tercihleri üzerinden ayrımcı uygulamalarını sürdürmeye devam etmektedir.
Gücümüz Örgütlülüğümüzdür
Kamusal alanın tasfiyesine, ülke ekonomisinin IMF ve dış politikasının ABD tarafından belirlenmesine, eğitimin daha da gericileştirilmesine, kamusal alandaki ırkçı-gerici kadrolaşamaya karşı çıkanlar, barış ve demokrasi isteyenler bugün iktidarın temel hedefi durumundadır. Yerel yönetimlerden başlayarak tüm yönetim aşamalarının demokratikleşmesini, saydam hale getirilmesini, demokratikleşme girişimlerinin tozlu raflarda kalmayıp pratiğe geçmesini isteyen bir noktadan mücadelemizi sürdürmek zorundayız.
Fransa`da öğrencilerin, emekçilerin ve onların yürüttüğü birleşik mücadelenin gösterdiği gibi, sermayenin istekleri ve dayatmaları ancak örgütlü ve ortak bir mücadele hattının oluşturulmasıyla geriletilebilir. Eğer kamu emekçileri, işçiler, üretici köylüler ve gençlik kesimleri olarak mücadelemizi doğru bir biçimde örgütleyebilirsek, kazanılmış haklarımızı hedef alan saldırıları önleyebiliriz.
İŞ, BARIŞ, EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK İÇİN 1 MAYIS`A…
Bu anlamda, önümüzdeki 1 Mayıs`ın; Latin Amerika`dan, Fransa`dan, daha da önemlisi mücadele tarihimizden aldığımız güç ile Türkiye emekçileri için “Sosyal Güvenlik ve GSS Reformu” başta olmak üzere, yıkıcı yasalarına karşı birliğin, dayanışmanın ve mücadelenin örgütlendiği bir gün olmalıdır. Türkiye`de barışı, kardeşliği sağlamak, kazanılmış haklarımıza yönelik saldırıları durdurmak için 1 Mayıs`ın ortak, yaygın ve geniş bir katılımla, alanlarda kutlanması gerektiği açıktır. 1 Mayıs`ta, iş, barış, eşitlik, özgürlük ve adalet için alanlarda sesimizi yükseltmeliyiz.
AKP ile neo-liberalizm tüm çıplaklığı ile görünüyor. Yapılan uygulamalar emekçilerin ve halkın geleceğini ortadan kaldırıyor. Emperyalist-kapitalist sistemin neo-liberal saldırılarına karşı emekten, demokrasiden, eşitlikten yana bir gelecek ancak örgütlü mücadele ile mümkündür. Önümüzdeki dönemde, geleceğimiz için daha etkin ve kararlı bir mücadele sürecini örgütlemek görevimizdir. Örgütlülüğümüzü geliştirmek ve güçlendirmek, sistemin saldırılarına karşı koyabilmek için zorunluluktur.
MERKEZ YÖNETİM KURULU











