KTOEÖS Kamusal Nitelikli Eğitim Konferasına Katıldık

Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası tarafından düzenlenen “Nitelikli Kamusal Eğitim” başlıklı konferans gerçekleştirildi.

Konferansa, Sendikamız adına Genel Başkanımız Kamuran Karaca da katıldı.

[vc_gallery type=”image_grid” interval=”3″ images=”495,496,497″ onclick=”link_image” custom_links_target=”_self”]

Karaca‘nın konferansta yapmış olduğu konuşmanın tam metni

KAMUSAL EĞİTİMİ TASFİYE ADIMLARI

 

Kamuran KARACA

Eğitim Sen Genel Başkanı

 

AKP döneminde eğitim sisteminde, toplumun genelindeki ekonomik-toplumsal ilişkilerde yaşanan dönüşüme paralel olarak, köklü değişiklikler yaşandığı bilinmektedir. Geçtiğimiz yıllarda genel olarak kamu hizmetlerinde ve çalışma yaşamında, sermayenin ihtiyaçlarına uygun ve bu ihtiyaçlara paralel değişiklikler yaşanırken, söz konusu değişikliklerden en büyük payı, Türkiye’de en yaygın kamu hizmeti alanlarından birisi olan eğitim hizmetleri almıştır.

Eğitim sistemleri, piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlendiğinde, diğer kamusal hizmet alanları, bu düzenlemeye kendiliğinden uyum sağlayabileceği için aynı zamanda stratejik bir önem taşımaktadır. Bu nedenle bir ülkenin, örneğin Türkiye’nin eğitim sisteminin, devletin, diğer kamu alanlarının yeniden biçimlendirilmesi için lokomotif görevi görmesi kaçınılmazdır.

Türkiye’nin de taraf olduğu ve kamu hizmetlerinin ticarileştirilerek piyasa açılmasını öngören ve 1995 yılında imzalanan GATS ve benzeri uluslararası anlaşmalar, pek çok kamu hizmeti alanı gibi, eğitimin de “serbest piyasaya” açılmasını, eğitim hizmetlerinin adım adım ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini hedeflemiştir.

Türkiye’de sermaye birikiminin ulaştığı aşama nedeniyle eğitim sistemi içinde piyasa ilişkilerinin toplumsal ilişkilerinin tamamını kapsayacak ölçüde bir egemenlik biçimine dönüştüğü görülmüştür. Eğitim kurumlarının büyük bölümünün mülkiyeti hala devlete ait olmasına rağmen, eğitim kurumlarında verilen hizmetlerin önemli bir bölümü ticarileştirilmiş, eğitim hizmetlerini sunan eğitim emekçilerinin daha esnek, kuralsız ve güvencesiz çalıştırılmasına yönelik önemli adımlar atılmıştır.

 

Eğitimin Ticarileştirilmesi Süreci

 

Eğitimde yaşanan ticarileştirme ve özelleştirme uygulamaları, tıpkı sağlıkta olduğu gibi, kimi zaman açık açık, ama çoğunlukla gizli olarak yapılmıştır. Eğitimde gizli özelleştirme olarak adlandırabileceğimiz değişiklikler, geçtiğimiz 12 yıl içinde planlı bir şekilde adım adım hayata geçirilmiştir. Bir taraftan eğitimin büyük bir bölümü zamanla birer “ticari işletme” haline getirilen kamu okullarında sürdürülürken, diğer yandan eğitimin kamusal finansmanının tasfiye edilmesi yoluyla yoksul halkın eğitim finansmanı içindeki payı sürekli arttırılmıştır.

Eğitimin ticarileştirilmesi denilince, kamuya ait eğitim kurumlarında çeşitli adlar altında para toplanması ve giderek toplanan para miktarlarının yükseltilmesi politikalarının geliştirilmesi dikkat çekicidir. Geçtiğimiz 12 yıl içinde, özel öğretim kurumlarının kurulmasının teşvik edilmesi, eğitim hizmetleri veren kamusal olmayan şirketlerle yönetim anlaşmaları yapılması ve toplumun, eğitimi parasal olarak desteklemesini teşvik edici önlemler alınması vb. gibi farklı uygulamalar hayata geçirilmiştir.

 

                         Eğitimde 4+4+4 Sonrasında Özel Okul Sayısındaki Değişim

egitim-sen-rapor-1

Kaynak: Eğitim Sen Eğitimin Durumu Raporu (Eylül 2014)

Özel Mesleki ve Teknik Liselerdeki Okul, Öğrenci ve Öğretmen Sayılarındaki Artış

egitim-sen-rapor-2

Kaynak: Eğitim Sen Eğitimin Durumu Raporu (Eylül 2014)

 

OECD verilerine göre Türkiye’de hane halkının eğitim finansmanına katkısı yüzde 50’lere ulaşmış durumdadır. Geçtiğimiz yıllar içinde toplam kamu harcamalarında olduğu gibi, eğitimin finansmanında da kamunun payı fiilen azalırken, katkı ve katılım payları ve çeşitli adlar altında öğrencilerden toplanan paralar ile kamu okullarında “gizli özelleştirme” uygulamaları yaygınlaşmıştır.

Eğitim sistemimiz; geçtiğimiz 12 yıl içinde daha piyasacı ve daha gerici bir anlayışla yönetilmeye başlanmış, veliler çocuklarını okutabilmek için önceki dönemlere göre cebinden daha fazla harcama yapmak zorunda bırakılmıştır. Eğitimin temel insan haklarından birisi olduğunun göz ardı edildiği bu süreçte, eğitimin giderek daha fazla paralı hale geti­rilmesiyle birlikte, milyonlarca çocuk ve gencimiz ya eğitim hakkından yok­sun bırakılmış ya da çeşitli nedenlerle eğitimlerine devam edememiştir.

AKP dönemi öncesinde başlayan kamusal ve parasız eğitim hakkını, hızla paralı eğitime dönüştürme girişimleri, geçtiğimiz 12 yıl içinde ciddi anlamda artmıştır. Bölgeler, iller, okullar ve toplumsal kesimler arası eşitsizlikler düşünüldüğünde, toplumdaki gelir grupları açısından varsılların lehine yoksulların aleyhine bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’deki aileler çocuklarının eğitimi için ortalama bir OECD ailesine göre gelirleriyle kıyaslandığında iki kat daha fazla para harcamaktadır. Türkiye’de en zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 20’nin arasında eğitim harcamaları bakımından 14 kat fark olması, eğitim sisteminin toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri nasıl yeniden ürettiğini göstermektedir.

Eğitimde kaynak sorunu, kaynakların sınırlı olmasından ya da olmamasından çok, doğrudan kaynaklar üzerinde söz sahibi olan egemen sınıfların tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Kaynakların kimin için, nasıl kullanılacağı sorunu kuşkusuz farklı ekonomik sistemlerde, egemen sınıfların tercihleri doğrultusunda gerçekleşir. Bu açıdan bakıldığında eğitim sisteminde “kaynak sorunu var mı?” sorusu yerine, kaynakların kimin için kullanıldığı, dolayısıyla kimler için kaynak sorunu olduğu açıktır.

Eğitimde kamusal boyutu gerileterek piyasacı zihniyeti öne çıkarmaya yönelik faaliyetler arasında önem taşıyan bir diğer önemli boyut, kamu-özel işbirliği ya da ortaklığı faaliyetleri aracılığıyla okullarda kamusal finansmanın özel kesimden, şirketlerden sağlanan finansmanla yer değiştirmesine dönük çabalardır. Bu anlamda bu çalışmalar, uluslararası alanda eğitimde “gizli özelleştirme” pratikleri olarak adlandırılmaktadır.

Okullarda kamusal bir yükümlülük olarak gerekli ödeneklerin ayrılmaması sonucunda ticari ilişkiler ve şirketler dersliklere kadar girmektedir ve kamunun eğitimdeki payının azaltılmasının bu perspektif dahilinde meşrulaştırılmasının amaçlandığı görülmektedir. Benzer bir durum, Almanya’da da görülmüş ve bir süre sonra okullarda büyük Alman firmalarının önce dersliklere, ardından da okullara adlarını verdikleri gözlenmiştir. Benzer bir süreç, AKP döneminde Türkiye’de de yaşanmaya başlanmıştır.

Eğitim, devredilemez bir kamusal haktır. Bu alanda yapılan çeşitli araştırmaların da gösterdiği gibi, devlet okullarında paralı eğitim uygulamaları yaygınlaştıkça, en düşük gelir dilimindeki yüzde 20’lik kesimin gelirleri içinde eğitim harcamalarına ayırmak zorunda oldukları pay mutlak anlamda artmaktadır. Bu ancak gıda ve sağlık harcamalarından kısılarak gerçekleştirilebilmektedir. Bu koşullarda devlet okullarında eşitsizlikleri derinleştiren örnekler, var olan toplumsal eşitsizlikler doğrultusunda okulları tasnif etmeye yaramakta ve zenginle yoksula ayrı ayrı “devlet okulu” tanımlamasının önünü açmaktadır.

Eğitimde “fırsat eşitliği”, herkesin eğitim olanaklarından eşit bir şekilde yararlanmasının zorunlu olduğunu ifade eden kuru bir söylemden ibarettir. Bir değer yargısını ifade eden “eşitlik” kavramı sadece basit bir matematiksel eşitlik anlamına gelmemektedir. Bu nedenle “fırsat eşitliği” tıpkı yasalarda belirtilen sözde “eşitlik” söylemleri gibi sadece hukuksal bir anlam taşımaktadır. Oysa kamusal eğitim, hiç kimsenin eğitim hakkından mahrum bırakılmamasını, dolayısıyla eğitim olanaklarından her bireyin parasız, laik, bilimsel ve nitelikli eğitim hakkından “eşit” bir şekilde yararlanması anlamına gelmektedir.

 

Eğitimin Dinselleştirilmesi Uygulamaları

 

AKP Hükümetinin iktidara geldiğinden bu yana eğitimde attığı adımlar, gericileştirmeyi gözler önünde sermektedir. Geçtiğimiz 12 yıl içinde eğitim müfredatına bilim dışı müdahaleler yapılmış, Felsefe-bilim dersleri azaltılmış,  otizmli ve zihinsel engelli çocuklara zorunlu din dersi getirilmiş, din eğitimi fiilen okul öncesine hatta kreşlere kadar indirilmiştir.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında yer bulan abdest suyunun alyuvar sayısını arttırdığı tezi, nereden ve nasıl temin edildiği açıklanamayan ve bir dönem yoğun olarak Türkiye’nin değişik kentlerinde ve üniversitelerinde açılan fosil sergileri, Milli Eğitim Bakanı’nın eğitimde gerici içeriği güçlendirme gayretlerini, aslında bilimin yerine safsataların ve hurafelerin egemen kılınması çabasının bizzat AKP iktidarı tarafından desteklendiğini göstermiştir.

Türkiye’nin çeşitli illerindeki okullarda Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve çeşitli dini vakıf ve cemaatlerin yönlendirmesi ile dönem dönem dini içerikli kitaplarıyla tanınan yazarların katılımıyla toplantılar düzenlenmiştir. Öğrencilerin bu yazarların kitaplarını alıp okumaları özendirilmiştir. Dini yayın faaliyeti yapan yayınevlerinin özellikle çocuklara yönelik yayınlarında belirgin bir artış yaşanması, söz konusu yayınevleri ile Milli Eğitim Bakanlığı ve okullar arasındaki ilişkileri sürekli gündemde tutmuştur.

İktidarın amacı gelecek için sağlıklı nesiller yetiştirmek değil, itaatkâr, sorgulamayan, biat eden nesiller yetiştirmektir. Eğitim bilimsellikten giderek uzaklaşmakta, dinselleşme hızla artmaktadır. 2002’den bu yana eğitimde yapılan değişiklikler kaygı verici boyuta ulaşmıştır. Özellikle 2010’dan sonra eğitim alanının yoğun gericileştirme uygulamalarıyla kuşatıldığını söylemek mümkündür. AKP iktidarıyla birlikte;

 

  • Müfredatta yapılan değişiklikle öğretim programlarında dinsel referanslar kullanıldı.
  • Felsefe, bilim derslerinin sayısı azaltıldı.
  • Otizmli çocuklara 2010’dan itibaren zorunlu din dersi getirildi ve en çok ihtiyaçları olan beden eğitimi ders saati azaltıldı.
  • Okul öncesinde, hatta kreşlerde fiilen dini eğitim verilmeye başlandı.
  • Eğitimde 4+4+4 dayatmasıyla ‘dindar’ ve ‘itaatkâr’ nesil yetiştirme hedeflendi. Bütün okulları imam hatibe çevirmeye çalıştılar.
  • Zorunlu din dersi ve ‘zorunlu seçmeli’ din dersleri dayatıldı.
  • Okullara ‘mescit’ zorunluluğu getirildi.
  • Reşit olmayan kız çocuklarına başörtüsü uygulaması getirildi.
  • İmam hatiplere ayrıcalık tanındı. İmam hatip sayıları arttırıldı. Normal okullarda imam hatip sınıflarının açılması sağlandı.
  • MEB-Diyanet-dini vakıflar iş birliği üzerinden imzalanan protokollerin sayısında ciddi artışlar yaşandı. Çeşitli projeler kapsamında okul öncesi ve ilkokul öğrencileri camilere götürüldü, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine katılmaları zorlandı, okullarda dini içerikli yarışmalar arttırıldı.
  • Eğitim bilimi ve çocukların sağlıklı gelişimi açısından büyük önem taşıyan karma eğitim uygulaması açıkça hedef haline getirildi. İmam hatip liselerinde ve bazı lise türlerinde fiilen karma eğitim kaldırıldı.
  • Milli Eğitim Şûrası da alınan kararlar ile eğitimi ve toplumu dinsel kurallara göre biçimlendirme anlamında son derece tehlikeli ve eğitim sistemi açısından sakıncalı kararlar alındı.

 

Din dersinin Türkçe, matematik, yabancı dil gibi zorunlu sayılması, laik, demokratik eğitim anlayışıyla ve bilimsel eğitimle açıkça çelişmektedir. Okullarımızda, üstelik devlet aracılığıyla ve zorunlu olarak, yalnızca belli bir din ve belli bir mezhep öğretilmektedir. Bu durum, Türkiye gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok mezhepli toplumlarda, birçok sıkıntının doğmasına yol açmaktadır. Bu sıkıntıların önüne geçebilmek mümkündür. Türkiye’de dinin siyasallaşması ve siyasal çıkarlara alet edilmesinin engellenmesi, ancak devletin dinden elini tamamen çekmesiyle olanaklıdır. Sorunun, laiklik, din ve vicdan özgürlüğü açısından çözümü açıktır. Devlet, din işlerinden bütünüyle elini çekmeli, bütün dinlere ve inanmayanlara eşit mesafede durmalıdır.

 

Sonuç

 

Eğitimi toplumsal bir olgu olarak ele alıp, bu olguyu tanımlayan değişkenlerin bütünsel bir çerçeve içinde analiz edilmesi önemlidir. Eğitim, bir bütün olarak içinde yaşanan toplumsal gerçekliği yansıtır. Burada sadece ekonomik düzey değil, toplumsallaşma süreçleri, ideolojik konumlanmalar, sınıflar arası güç ilişkileri vb gibi oldukça karışık bir dizi ilişkinin dikkate alınmasının gerektiği açıktır. Soruna bu açıdan bakınca, son yıllarda eğitim sisteminde gözlemlenen köklü dönüşümlerin sadece AKP’nin çeşitli düzeylerde yaptığı müdahalelerin ürünü olmadığı ortadadır.

Kapitalizm, günümüzde ulaştığı aşamaya bağlı olarak, kendi var oluş koşullarını bütünsel olarak yeniden üretirken, doğal olarak bu bütünsel değişimin bir parçası olan eğitimde de yeni bir dizi uygulama yaşama geçirmektedir. Eğitim sistemi ve okullar, elbette sadece mevcut sistemi yeniden üreten kurumlar, öğ­rencileri sistem karşısında zayıf, çaresiz, pasif varlıklara dönüştüren kurumlar olarak görülüp değerlendirilemez. Aksine, okullar, birçok siyasal-ideolojik mücadelelerin ve çatışmaların, eğitimin özneleri tarafından (öğretmen, öğrenci, veli vb) gerek eğitim içinde gerekse de okul dışındaki bazı örgüt ve kurumlar tarafından pratiğe aktarıldığı, bu anlamda birer mücadele mekânları olma özelliği olan kurumlar olarak ele alınmalıdır.

Belirli bir alanda meydana gelecek değişim genel olarak iki yönlü etki yapmaktadır. Yaşanan değişim, mevcut durumu aşan, ön açıcı ve toplumu ileriye götürecek bir değişim olabileceği gibi, mevcut durumun daha da gerisine götüren bir değişim de söz konusu olabilir. Türkiye’de eğitime ve diğer pek çok alanda yaşanan değişime yön veren örgütsel ihtiyaçlardan çok, son olarak 4+4+4 dayatmasında olduğu gibi, siyasal-ideolojik tercihler olmuştur. Bugün eğitim politikalarını belirleyen AKP zihniyeti ve onun liberal-muhafazakâr ideolojisi, yaşanan dönüşüm sürecini ileriye değil, geriye doğru işletmekte ısrar etmekte, eğitim sistemindeki mevcut merkezi, otoriter ve statükocu yapıyı daha da güçlendirmeyi öngörmektedir.

Bir toplumun gelişmişliği ve azgelişmişliği ile eğitim sistemi arasında yakın bir ilişki vardır. Eğitim sisteminin niteliği ve içeriğine ilişkin sorunlar, az gelişmişliğin hem nedeni hem sonucu olabilir. Bu neden sonuç ilişkisi içinde, eğitim sisteminin yapısal ve yönetsel sorunlarını tespit etmek ve yaşanan sorunlara ilişkin çözüm üretme çabaları, temelde bireyin eşit, parasız, kamusal eğitim hakkını güvence altına alan bir anlayış içinde değerlendirilmelidir.

Eğitim sisteminde yıllardır yaşanan sorunların aşılması, Türkiye’de eğitimi hak ettiği noktaya taşımak, ancak eğitimin eşit, parasız ve kamusal niteliğini arttırmayı hedefleyen bir anlayışla mümkündür. Bu nedenle eğitim sistemi sermaye ve piyasa yararına düzenlemelerle değil, halktan, yoksul ve emekçi sınıflardan yana değişikliklerle gündeme gelmelidir.

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu