İstanbul 1 Nolu Şube Kadın Komisyonunun Çalışma Yaşamında Kadınların Sorunları ile İlgili Tebliği

Tarihsel Süreç; Çalışma yaşamındaki kadınların sorunlarına değinmeden önce sorunların maddi temellerini hazırlayan tarihçeye kısaca göz atarak geçmek daha sonra değineceğimiz sorunları daha kapsamlı ve bütünsel kavramamıza yol açacaktır. Tarihsel süreç içerisinde kadının konumu yüzyılların ekonomik, sosyal ve siyasi ağı içerisinde günümüzdeki pozisyona evrilmiştir. Bundan yaklaşık beş, altı bin yıl önce ilkel-komünal dönemde avcılık ve toplayıcılıkla geçimlerini sürdüren insanlar arasında, cinsler arasındaki işbölümü işbirliğine dayanmaktaydı.

Cinsiyete dayalı işbölümündeki, erkek ve kadın görevleri kadının hamilelik ve emzirme dönemlerinde yapılması zor olan uzun mesafeli, riskli işleri erkeklerin üzerine almasıyla şekillendi. Kadınlar da eve daha yakın olan geçimlik üretim, imalat ya da işlemden geçirme türü görevlerle uğraştılar. Fakat bu işbölümü erkeklerin kadınlardan daha iyi avlanabileceklerini gösteren biyolojik bir temelde belirlenmiş bir işbölümü değil, toplumsal bir kolaylıktır.

Göçebe toplumlarda da bu esasa dayalı bir işbölümü vardı. Erkek avcı, kadın ise toplayıcı, zaman zaman da ava gidendir.

            Birçok tarihçi tarımın kadınların icadı olduğunu belirtiyorlar. Göçebe toplumlar, yerleşik hayata geçmeye başladıktan sonra av giderek tükenip, beslenmede toplumsal işbölümü içerisinde kadının sorumluluğunda olan toplayıcılığın önemi artmıştır. bu da kadınların tohumu ve tahılların yeniden üreme devresini keşfetme sürecini koşullamıştır. Bu icat kadının sosyal durumunun yükselmesine yol açmıştır. Bunu o döneme ait ilahların kadın oluşu da ispatlıyordu.

            Toplumsal işbölümünün kadına düşen yanı doğası gereği bazı buluşların da kadınlar tarafından yapılmasını sağladı. Madenlerin bulunup işlenmesi, ilk çömleklerin yapılması, iplik eğirme, dokuma vb.

            Bu gelişmeler bir yandan yaşamı kolaylaştırırken bir yandan da diğer keşiflerin önünü açıyordu. Özellikle madenlerin işlenmesiyle yapılan aletlerin kullanılması sonucu toplumdaki herkesin üretim sürecine katılmasına gerek kalmamıştı. Kadının çapasının yerini erkeğin sabanı aldı, artan nüfus yerleşik düzene geçilmesinde belirleyici oldu, ufak köylerin yerini kentler aldı ve özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte kadınlar da ev içi üretimle sınırlandırıldılar. Toplumsal yapıdaki değişmeler dinlere de yansıdı. İlk ilah olarak tapınılan ana tanrıçanın yerini erkekleri temsil eden heykelcikler aldı.

            Kentlerin ortaya çıkıp gelişmesi süreciyle kadınların eve kapatılma süreci başlamış oldu. bu iki aşamada gerçekleşti; Birincisi, toprağın özel mülkiyetine ve sosyal ayrıcalığına sahip olanlar,(yasa ya da güç yoluyla bu ayrıcalıklarını korumak amacıyla) asker ve rahip kastlarına yaslanarak, kadınları eski dini ve siyasi görevlerinden uzaklaştırdılar. İkincisi, ticaretin ve kentlerin gelişmesi sonucu ortaya çıkan orta sınıfın, sosyal hiyerarşide yükselme derdinde olan tacirler, eşlerini önce kentsel kesimin zanaatkar üretiminden çektiler, sonra da onları sitenin yönetiminde siyasi güç sahibi kılabilecek her türlü iletişim ağının dışına çıkardılar.

Feodal üretim döneminde de bu süreç giderek hızlandı. Kadınlar eğitim görme ve hukuki haklarını, sahip oldukları meslekleri bu dönemde kaybetmeye başladılar. Bütün bu gelişmeler sonucunda kadınlar eski konumlarına göre; siyasi, dini ve iktisadi yaşamın her alanında kayıplara uğramışlarıdır. Tüm bunların yanında kadınları eve kapatmak amacıyla engizisyon ve kadını hukuki yönden kısıtlayan yeni bir aile hukuku geliştirildi. Rönesans hareketiyle burjuvazi öncülüğünde ortaya çıkan yenileşme hareketi içindeki ulus-devlet, birey-yurttaş kavramları kadınları dıştalıyordu. Kadınlara yine iyi bir anne, iyi bir eş misyonu biçerek onları kocalarının rahatını sağlamaya çalışan nesneler haline dönüştürüyordu.

  1. ve 18. yüzyıllara gelindiğinde feodal ekonomik sistemin yerini kapitalist ekonomik sistem aldı. Bu siyasette de değişimlerin olmasının önünü açtı. Ekonomik faaliyetlerin biçim değiştirerek sanayileşmesi ve üretimin evin dışında örgütlenmesi, kadın ve erkeğin çalışma alanının birbirinden ayrılmasına yol açmıştır. Kadınlar özel alanda ev işi ve çocukların bakımını üstlenmek durumunda kalırken, erkekler ise ev dışına çıkarak aileyi geçindirecek ücreti kazanmaya başladı.

Kapitalizm ile birlikte artan ve üretim sürecinin vazgeçilmez unsuru haline gelen makinalaşma süreci kas gücüne duyulan ihtiyacı ortadan kaldırıldı. İşveren daha çok artı değer elde edebilmek için çeşitli yollara başvurdu. Ev işleri ve çocuk bakımı için hapsedilen kadın yedek işgücü olarak daha çok çalışma daha az ücret sloganıyla daha çok artı değeri koşullandığı için üretim ilişkilerine tekrar çekilmiştir.

  1. yy sonu 20. yy başları erkek egemenliğinin maddi temellerini iki biçimde garanti ediyordu. Birincisi; toplumsal değerleri nedeniyle daha iyi eğitim aldığı için iş piyasasında daha iyi işlere sahiptiler ve daha iyi para kazanıyorlardı. Eşit işi erkeğin lehine ücretlendirme politikası kadının eş olmayı meslek olarak seçmesine zorunlu kalmadıkça üretime dahil olmamayı tercih etmesine yol açmıştır. İkincisi; kadınlar ev işi yapar, çocuk bakar ve yeniden üretim sürecini üstlenirler buna rağmen kadınların evle ilgili sorumlulukları işgücü piyasası içindeki aşağı konumlarını belirler.

Kadın doğrudan doğruya üretimin parçası ise, bu üretim içerisinde değer ve artık değer üretir. Ev kadını ise doğrudan üretimin içinde olmasa bile kapitalist sistem için gerekli olan yeniden üretimi sağlayacak üretimin içerisinde yer alır. Artık değer üretemez fakat kapitalist sistem için gerekli olan kullanım değeri üretir. Kadın emeği kapitalist sistem içerisinde aileye sadece geçici bir destek olarak görüldü. Kadın çalışma yaşamına sürekli katılsa bile kadın emeği aileye destek olarak algılandı.

ÇALIŞMA YAŞAMINDA KADIN;

Günümüzde de cinsiyete dayalı işbölümü sonucunda ortaya çıkan toplumsal rollerde kadına biçilen temel rol eş ve anne olmaktır. Bu roller bir yandan kadınların çalışma yaşamına katılmalarının önünde engeller oluştururken bir yandan da işgücü piyasası içerisindeki konumlarının da belirleyicisi olmaktır. Çünkü cinsiyetçi ideoloji kadınları eş ve anne olmak ve meslek sahibi olmak arasında seçim yapmaya zorlamaktadır. Bu seçenekler arasında daha korunaklı ve güvenli olarak görülen aile ve iyi eş ideolojisi teşvik edilmektedir.

Çalışma yaşamına katılan kadın özgürlük ve bağımsızlık kazanarak toplumsal değerini arttırsa bile, bununla birlikte bir dizi eşitsizliklerle karşılaşmıştır. Kadın çalışsa bile “geleneksel rollerini” sürdürmesi beklenir. Yani önceliği annelik ve ev kadınlığıdır bu da iki ayrı işgünü demektir. Bu iki ayrı sorumluluğu birlikte götüren kadın iki ayrı alanda doğan sorunları da bireysel olarak çözmeye çalışmaktadır. Yani toplumsal alanda kadının çalışma yaşamına girmesi, üretime katılması kabul görmüş, evi geçindirme sorumluluğu her iki cinsin sorumluluğuna bırakılmış olmasına rağmen aynı biçimde ev işlerinin de iki cinsin sorumluluğuna bırakılması, paylaşılması kabul görmemiştir.

Kadınlık ile “ev kadınlığı” ve “annelik” eş anlamlı düşünüldüğünden çalışan kadın çalışma hayatını “birincil görevler” olarak kabul edilen ev içi faaliyetleri ile bağdaştırmakla yükümlü kabul ediyor. Kocası “iyi bir koca” ise onların bu “yükümlülüklerini” yerine getirmede “yardımcı” oluyor. Yaşanılan değişim sürecinde geleneksel olarak erkek rolünün, geleneksel kadın rolüne oranla daha yavaş değişmesi modern ailelerde kadının, erkeğin rolünü daha çok paylaşması fakat kendi rolünün buna paralel bir paylaşıma açılmadığı sonucunu doğurmaktadır. Bu da çalışma yaşamına dahil olan kadınların ailelerinde toplam iş yükünün çoğunluğu kadının üstünde kalması sonucunu doğurmaktadır.

Kadın, gün be gün ilerleyen ekonomik zorluklar, işten çıkarmalar, iş güvencesinin bulunmaması gibi kapitalizmin zorunlu sonucu olan bazı sorunlardan dolayı önlem olarak çalışmak aile bakımında kocaya yardım etmek eve “katkı” sağlamak zorunda kalıyor. Kadınlar işe girerken onun kazancına “katkı” olarak bakıldığı için kendi “asli” görevlerini tehlikeye atacak, ihmal etmesine yol açacak koşulları bulunan meslekler yerine ev işleri ve çocuk bakımı gibi “asli” işlerini de aksatmadan sürdürebilecekleri serbest piyasa ilişkilerinin olmadığı, daha az rekabetin ve daha az dışa açılımın bulunduğu iş ve meslekleri tercih ediyorlar.

Kadının içine doğduğu toplum cinsiyetçi bir toplum. Cinsiyetçi ayırım çocukluktan itibaren toplumsallaşma süreci ile birlikte başlıyor. Kadın eve, erkek ise dışarıya, iktidara organize oluyor. Bu çerçeve içinde kadının çalışması halinde “asli” sorumluluklarını aksatmadan yapabileceği işler toplum tarafından da belirlenmiş ve çocukluk yıllarından itibaren dikte edilir durumdadır. Çocukluk çağında başlayan bu ayırımcılık okul ile destekleniyor, pekiştiriliyor. Öyle ki; okullarımızda bulunan ders kitaplarındaki konu anlatım resimleri bile kız ve erkek çocuğunu farklı mesleklere kodluyor. Örneğin ilkokul 3. sınıf hayat bilgisi ders kitabında sınıf sorumlulukları ile ilgili bir konu resminde, kız çocuk masaları silip temizlerken, erkek çocuk sınıf kitaplığını düzenlemektedir. Yine ders kitaplarındaki resimlerde genel olarak öğretmenler kadın, müdürler erkek olarak belirlenerek cinsiyete dayalı mesleğe yönlendirmenin bilinçaltı atışları körpecik beyinlere yapılıyor.

Çocukluktan itibaren; evde, okulda, sokakta, medyada, gazetede vb. cinsiyetlerin seçebilecekleri meslekler belirlenmiş ve küçük yaşlardan itibaren bize kodlanmıştır. Bu kodlar kız çocuklarını öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik gibi “asli” işini çeşitli açılardan destekleyen mesleklere yöneltirken erkek çocuklarını ise mimar, mühendis, doktor, yönetici, müdür vb. mesleklere yönlendirmektedir.

İşe almada ise kadının erkekle aynı eğitimden geçmesine rağmen bazı mesleklere sınırlı alımı, bazı mesleklere ise fiziksel özelliklerinden dolayı hiç alınmaması bilinen bir gerçektir. İşe alınmada kadın adayların evli olup olmadığı, çocuklarının olup olmadığı, çocuk sayısı, çocuk yapma olasılığı vb. belirleyiciler vardır. Örneğin; Elektrik İşleri Etüt İdaresi ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığında mühendis olarak görev almak için açılan sınavda kadın mühendislerin başvuruları kabul edilmemiştir. Benzer şekilde İş Bankasının müfettiş yardımcılığı pozisyonu için açtığı sınava başvuran kadınların “Bu işin üstesinden gelemeyeceği, seyahat gerektiren mesleklerin kadınlara uygun olmadığı” gerekçesiyle reddedilmiştir.

            Kadın çalışanları korumaya yönelik bazı yasal düzenlemelerde işverenlerin kadın çalışan almamasının nedeni olabiliyor. Örneğin; “Yaşları ve medeni durumları ne olursa olsun, 100 ile 150 kadın işçi çalıştıran işyerlerinde 0 – 6 yaş grubundaki çocukların bırakılması için kreş ve emzikli kadınların çocuklarını emzirmeleri için işyerinden ayrı fakat işyerine en çok 250 m. uzaklıkta bir emzirme odasının kurulması zorunludur.” yasal zorunluluğu bazı kuruluşlarda işverenin kadın çalışan sayısını 100`ün altında tutmasını koşulluyor.

Çalışma yaşamında kadın, işveren tarafından öncelikle ve özellikle yerini, vitrinlerde bulmuş, imaj ve ucuz işgücü olduğu için tercih edilmiştir. İşyerlerinde söz dinlerliği, baş eğmişliği, kabulleniciliği, ayırımsız her işe koşulabilmesi ve çalışkanlığıyla bazen de tercih nedeni olmuştur. Ancak değişmeyen tek şey tercih edildiği konumda bile tali ya da ikincil oluşundan dolayı seçiliyor olmasıdır. Çalıştığı kurum ve kuruluşlarda yardımcı olarak kalıyor, çok başarılı olsa bile organize eden, bilen, ilişkiler sağlayan erkeğin bir adım gerisindedir.

Kadınların eğitim düzeyleri yükseldikçe iş gücüne katılım oranları da artış gösteriyor. Yasalardaki eşitlikçi hükümlere rağmen sosyal, kültürel ve ekonomik engeller nedeniyle kadınların iş gücüne katılımı erkeklere oranla daha düşüktür. Türkiye`de iş gücüne dahil olan kadınların çoğunluğu tarım sektöründe ücretsiz aile işçisi konumunda olup kentlerde çalışan kadınların yöneldikleri alanlar tekstil, konfeksiyon, gıda gibi geleneksel olarak “kadının rollerine” yakın olan sektörlerdir. Kadınlar yıllardır verdikleri mücadele ve teknolojik gelişmeler sonucu yaşamlarında görece değişiklikler, iyileşmeler elde etseler de 21. yy`da bile çok ciddi ayırımcılığa hala maruz kalmaktadırlar.

ARAŞTIRMANIN AMACI VE YÖNTEMİ

Eğitim iş kolundaki kadınların sorunlarını araştırırken daha önce şubemiz özelinde yapılan bir alan araştırmasının verilerinden yararlanmanın araştırmamızın zenginleşmesi, daha gerçekçi, nesnel temeller üzerinde oturtulması, öznel yargılardan çok geneli kucaklayan belirlemeler yapılması, bu doğrultuda bazı  somut önlemlerin belirlenmesi ve hayata geçirilmesi doğrultusunda oldukça önemli bir yeri olduğu düşünülmüştür.

Daha önce yapılan bu alan araştırmasının temel amacı; eğitim iş kolunda çalışan kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunları inceleyerek sendikal örgütlenmeye bakışını ve beklentilerini ölçmektir. Araştırmada bu amaçla eğitimci kadının cinsiyete dayalı ayırımcılığı algılamalarında cinsiyet, yaş, öğrenim durumu çocuk ve sendika üyeliğinin etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır.

Eğitimci kadının iş yerinde ve iş dışında yaşadığı problemler;

Eğitimci kadının çalışma yaşamında yöneticilikten kaçınma davranışının ve yönetici olarak tercih edilmemesinin nedenleri?

Eğitim iş konundaki örgüt kültüründe kadınların yeri, iş yaşamından kaynaklı ayırımcılık alanları?

Eğitim sürecinin “kadınlık rolüne” etkisi?

Çalışma yaşamındaki kadınların medeni durumlarına göre karşılaştırmalı olarak sorunlara bakış açısı ve “toplumsal rol” algısı?

Çalışma yaşamındaki kadınların çocuk durumlarına göre karşılaştırmalı olarak sorunlara bakış açısı ve “toplumsal rol” algısı?

Sendikalı ve sendikasız kadınların sendikaya bakışlarının karşılaştırması?

Kadınların sendikaya üye olup olmama nedenleri?

Sendikalı kadınların yöneticilik kadrolarında yer alıp almama nedenleri?

Sendika üyesi kadınların sendikal faaliyetlere katılma ve katılmama nedenleri?

Eğitimci kadınların sendikal faaliyetten beklentileri? (genel mücadele etkinlik vb.)

Sendikalı kadınların kadın çalışmalarına bakış açısı ve sendikasız kadınlarla karşılaştırması?

Yukarıda belirtilen perspektifte eğitimci kadının çalışma yaşamındaki çeşitli sorunları irdelenmiştir. Kadınların yaşadıkları bu ve benzeri sorunları araştırmak ve saptamalar yapmak amacıyla bu çalışma gerçekleştirilmiştir. Araştırma Eğitim-Sen İstanbul 1 No’lu şubeye bağlı 6 ilçede yapılmıştır.  Anket iş yerlerinde ilçe kotası konularak, örneklem grubu oluşturulup, tesadüfi yöntemle seçilen kadınlara iş yeri temsilcileri aracılığıyla uygulanmıştır. Örneklem grubumuzu oluşturan Bakırköy, Bahçelievler, Zeytinburnu, Güngören, Bağcılar, Esenler ilçelerinden 214 kadına bu anket çalışması uygulanmıştır.

Gerçekleştirilen bu anket çalışmasında bazı sorunlarla karşılaşılmıştır. Yaşanan bu sorunların temel nedenleri; eğitim iş kolundaki sendikaların anket çalışmalarında özellikle de kadınlara yönelik çalışmalarda deneyimsiz olmasıdır. Yapılan çalışmada diğer önemli eksiklikler; bu çalışmaya örnek teşkil edebilecek çalışmaların olmaması, ekonomik nedenlerden dolayı uzman yardımı alınamaması ve çalışmayı uygulayan kişilerin deneyimli olmaması nedeniyle gerek anket hazırlama gerekse de uygulama sürecinde bazı problemlerle karşılaşılmıştır.

Anket soruları hazırlanırken açık uçlu soruların değerlendirilmesinin daha zor olduğu bilinmesine rağmen katılımcıları yönlendirmemek, sınırlamamak ve daha çok veriye ulaşmak amacıyla bu tür sorular kullanılmıştır. Fakat anket sonucunda katılımcıların açık uçlu sorulara ya kısa cevaplar vererek bu soruları geçiştirdikleri ya da yanıtlamadıkları gözlemlenmiştir. Bu sonuç bize kadınların fikir belirtme, politika belirleme ve kendini ifade etme problemi bulunduğunu düşündürmüştür. Alana yönelik bu çalışma planlanırken sendikal çalışmalara katkı, kadının sendikal yaşama daha aktif katılması, değişim ve dönüşümü hedeflenmiştir. Karşımıza çıkan bu verilerin kadın çalışmasına katkı sunabilecek nitelikte olması değerlendirilmesini görev olarak önümüze koymamızı sağlamıştır.

ARAŞTIRMANIN BULGULARI (DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER)

Anket uygulanan, eğitim iş kolundaki 214 kadın çalışanın demografik özelliklerine ilişkin bilgiler;

Çalışmaya katılan eğitim iş kolundaki kadınların yaş dağılımı;

Anket uygulanan 214 eğitim iş kolundaki kadın arasında, yaş grubu içerisinde bir sınıflama yapıldığında birinci olarak %29,4`le 25-29 yaş grubu, ikinci olarak %27,6`yla 30-35 yaş grubu, son sırada ise %7,9`la 45 yaş ve üzeri kadın yer almaktadır.

Çalışmaya katılan kadınların medeni durumu;

Anket uygulanan 214 eğitim iş kolundaki kadın arasında, medeni durum içerisinde bir sınıflama yapıldığında birinci olarak %59,8`le evliler, ikinci olarak %37,4`le bekarlar, %0,9`la dullar, %1,9`la medeni durumunu belirtmeyenlerin cevapları yer almaktadır.

Öğrenim durumu;

Anket uygulanan 214 eğitim iş kolundaki kadın arasında, öğrenim durumu içerisinde bir sınıflama yapıldığında birinci olarak %75,2`yle fakülte mezunları, ikinci olarak %18,2`yle yüksek okul mezunları, %3,7`si yüksek lisans mezunlarının cevapları yer almaktadır. Yüksek lisans yapan kadınların yüzdelik diliminin eğitim işkolunda çalışan kadınlar içerisinde dahi bu kadar düşük olması düşündürücüdür.

Görevi;

Anket uygulanan 214 eğitim iş kolundaki kadın arasında, görevi açısından bir sınıflama yapıldığında birinci olarak %90,7`yle öğretmenler, ikinci olarak %3,7`yle idareci, %2,8`le sözleşmeli personel, %0,9`la memur kadın yer almaktadır. Kadın mesleği olarak adlandırılan öğretmenlik mesleği içerisinde dahi kadınların yönetici konumunda bulunmamaları ya da bulunamamaları düşündürücüdür. Özellikle ilköğretimin 1. kademesinde görev yapan öğretmenlerin çoğu kadın olmasına rağmen yönetici konumlarda kadın bulun(a)mamaktadır.

Çocuk durumu;

Anket uygulanan 214 eğitim iş kolundaki kadın arasında, çocuğu olup olmadığına göre bir sınıflama yapıldığında birinci olarak %51,9`u çocuğu olduğunu, %46,3`ü çocuğunun olmadığını belirtmiştir.

Çocuk sayısı;

Ankete cevap veren 111 evli kadın arasında çocuk sayısı açısından bir sınıflama yapıldığında birinci olarak %54,1`inin tek çocuklu, %43,2`sinin ise iki çocuklu olduğu belirtilmiştir. Eğitimli kadınların çocuk sayılarının bir ya da iki olması altı çizilmesi gereken bir durumdur.

Çocuk bakımını probleminin çözülme yöntemi;

Ankete cevap veren eğitim iş kolundaki 111 evli kadın arasında çocuk bakımı probleminin çözülme yöntemi açısından bir sınıflama yapıldığında çocuk bakımını en fazla üstlenen kişinin %30,9`la anne olması toplumsal işbölümü içerisinde çalışan kadın pozisyonunda olsa bile annenin çocuğun bakımını üstlendiğini göstermektedir. ikinci olarak ise %23,6`yla anne-baba birlikte çocuğun sorumluluğunu paylaşmaktadır, %10,9`u babanın çocuğun bakımını üstlendiğini belirtmiştir, %13,6`yla bakıcı ve kreş yardımı alındığı belirtilmiş, %5,4`ü ise çocuğunun bakımıyla ilgili akraba yardımı aldığını belirtmiştir.

İş yerinde yaşadığı öncelikli sorunlar;

Anket uygulanan 214 eğitim iş kolundaki kadın arasında, iş yerinde yaşadıkları öncelikli sorunlar açısından bir sınıflama yapıldığında %31,8`i bu soruyu yanıtsız bırakmayı tercih etmiştir. %9,8`i okul ortamının eğitime elverişsizliği sorununu, %9,8`i öğretmenler arasındaki iletişimsizlik ve kişisel hırs ve yetersizlikler, %5,6`sı yaşadığı hiçbir problem olmadığını belirtmiş, %4,7`si idareyle yaşanan taraflı tutum, %2,3`ü öğrenciden kaynaklanan problemler, %1,9`u eğitim sistemiyle çelişme, %1,4`ü mesleki problemleri iş yerinde yaşadıkları  en önemli problemler arasında saymıştır.

İş yerinde yaşadığı kadın olmaktan kaynaklanan sorunlar;

Anket uygulanan 214 eğitim iş kolundaki kadın arasında, iş yerinde yaşadığı kadın olmaktan kaynaklanan sorunlar açısından bir sınıflama yapıldığında %38,8`i bu soruya cevap vermemiştir, %35,5`i işyerinde kadın olmaktan kaynaklı herhangi bir sorunlarının bulunmadığını belirtmişlerdir.  %1,4`ü giyim problemi yaşadığını, %0,9`u söz ve bakışla taciz edildiğini, %0,9`unun cinsiyetçi bakış açısı ve cinsel obje olarak görüldüklerini, %0,9`unun iletişim problemi yaşadığını, %0,5`ininrahatsız edici davranışlara maruz kaldığı işyerinde yaşadığı kadın olmaktan kaynaklanan problemler arasında sayılmıştır.

EĞİTİM İŞKOLUNDA KADIN

Kadının önemli istihdam alanlarından biri olan eğitim sektöründe kadın çalışanların yoğunlaştığı görülmektedir. Bunun nedeni bu mesleğin yarım gün olması, boş gün uygulaması, “daha duygusal” olan kadına yönelik annelik duygusunun devamı olarak algılanması, “asli” görevi için zamanının kalması vb. nedenlerdir. Kadınların eğitim sektöründe nicelik olarak yoğunlaştığı görülmesine karşın bu alanda da çeşitli ayrımcılıklarla karşı karşıya kaldığını bilmekteyiz..

Eğitim iş kolunda kadın yalnızca yönetim kadrolarında ayrımcılığa uğramıyor. Aynı zamanda terfi, görev dağılımı, performans değerlendirme, tutum değişikliği vb. noktasında da ayrımcı uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadır.

Yönetim kademelerindeki ayırımcılığa ilişkin en çarpıcı örnek 1995-1996 yılı içerisinde MEB, Araştırma-Plan-Koordinasyon başkanlığı tarafından yapılan araştırmada görülmektedir. Lise ve dengi okulların toplamında erkek öğretmen sayısı 37767 iken erkek öğretmenlerin 1874`ü yönetici 6078`i yönetici yardımcılığı kadrolarında yer almaktadır. Kadınlarda ise bu oran 26062 kadın çalışandan sadece 30`u yönetici 234`i ise yönetici yardımcısı konumunda yer almaktadır.

Araştırma sonucundan da anlaşılacağı gibi kadınların yönetici kadrolarda, karar alma mekanizmalarında yok denecek kadar az oranda yer alması, kadın mesleği olarak bilinen öğretmenlik mesleğinde bile bu düşük oranların bulunması, bu alanda da cinsiyetçi ayrımcılığın yoğun olarak yaşandığı-yaşatıldığının somut kanıtıdır.

Eğitim-Sen İstanbul 1.nolu şube özelinde yapılan anket çalışması verilerine göre anket uygulanan 214 kadından sadece%3,7“si yönetici ve yönetici yardımcılığı konumunda yer almaktadır.

Kadının yönetici kadrolarında yer almaması ya da erkeğe oranla daha az yer almasının nedeninin kadının cinsel kimliğine dayandığı görülmektedir. Toplum tarafından kadının yönetim kadrolarında yer almaması gerektiği çünkü kadının ‘duygusal/ve irrasyonel` bir varlık olduğu, bürokratik alanda önemli olan karar alma mekanizmalarında doğası gereği yer alamayacağı, yer aldığı takdirde akılcı davranışlar sergileyemeyeceği için bürokratik işleyişi engelleyeceği, örgütsel işleyiş açısından belirsizlik ve risk getireceği ve örgütü kaosa sürükleyeceği düşünülmektedir. Bu eril düşünce kalıplarını yıkabilmek için kadından kendi meslek grubunda yer alan erkek meslektaşından çok daha fazla performans göstermesi beklenmektedir. Aynı anlayış terfi, görev dağılımı, performans değerlendirme ve tutum değişikliğinde de kendini göstermektedir. Bu yaklaşım da ya kadının kendini parçalarcasına işine vermesini ya da nasıl olsa çalıştığı takdirde de emeğinin küçümseneceği, görmezden gelineceği düşündüğü için çok da çalışmamasını getirmektedir.

Yönetici kavramının algılanışında erkeğe ait özelliklerin bulunması da kadınların işini zorlaştırmaktadır. Katı, asabi, yargılayıcı, cezalandırıcı, otoriter vb. özelliklerin erkeğe ait özellikler olduğu ve yöneticilikle özdeşleştirildiği bilinmektedir. Kadınların da yönetici oldukları takdirde bu özellikleri göstermesi beklenmektedir. Bu da kadının yöneticilikte kendine ait bir tarz yaratma yerine erkek modelini taklit etmesine neden olmaktadır.

Kadınların model aldıkları yöneticiler çoğunlukla erkeklerdir. Bunun nedeni de yöneticiliğin erkek kimliğine ait bir özellik olarak algılanması ve bu mevkide var olma koşulu olarak da erkek kimliğine uygun davranışlar sergilenmesidir. Kadın da kendine özgü davranamamakta, davrandığı takdirde beceriksizlikle suçlanmakta, başarısız görülmektedir. Yöneticilik kademesinde başarılı sayılma koşulu “yöneticiliğin” gerektirdiği eril özellikleri göstermesinden geçmektedir.

Kadın yöneticilere karşı tutum ve davranışlarda da genel olarak bir ayrımcılık yaşandığı görülmektedir. Hem kadın hem de erkek çalışanlar tarafından yöneticiliğin kadın cinsiyetine uygun olmadığı düşünülmektedir. Erkeğin “toplumsal rol” algısından kaynaklı olarak kendisinden daha aşağı konumda gördüğü kadın idareciden emir almak istemediği zaten bilinen bir gerçektir. Kadın idareci hemcinsleri tarafından da ayrımcılığa tabi tutularak kendi eşiti olarak gördüğü insandan emir almak istememektedir.

Kadın yöneticiler erkek yöneticilere oranla daha fazla eleştirilmekte, aldıkları kararlar daha fazla sorgulanmakta, itaatsizlik daha fazla olmaktadır. Bu nedenle de kadın yönetici bulunduğu konumu koruyabilmek veya yükselmeye devam edebilmek için erkek meslektaşından çok daha fazla performans göstermek zorunda kalmaktadır.

Yöneticilik kademelerinin kadınlar tarafından daha az tercih edilme nedenleri;

Erkek meslektaşlarından daha fazla performans göstermeleri beklenildiğinden yöneticiliğin kadın için çok daha fazla yorucu olması

Kadının sorumluluklarının fazla olması (ev içi, çocuk bakımı sorumluluklarının bulunması)

Yöneticilik görevinin gereği iş saatlerinin artması

Kadın yöneticilere karşı çalışanların olumsuz tutum ve davranışları

Yükselme olanaklarının erkeğe oranla daha az olması

Yöneticilik kademesinin sorumluluğunun fazla olması

Aynı ayrımcılık görev dağılımı noktasında da kendini göstermektedir. Örneğin sorumluluk gerektiren görevlerde erkek öğretmenlerin kadınlara oranla daha fazla görevlendirildiği gözlenmektedir. Okulların düzenlediği öğrencilere yönelik şehir dışı gezi organizasyonlarında mutlaka en az bir erkek öğretmenin bulunması gereği duyulmaktadır. Yine aynı biçimde mesleki gelişimi hedefleyen hizmet içi eğitim kurslarına da erkek öğretmenlerin tercih edilmesi, kadınların ifa etmek zorunda oldukları “kadınlık görevlerini” aksatmadan layıkıyla yerine getirmesi için kendisine sorulmadan bu görevlere tercih edilmemesi kadına yapılan bir ayrımcılıktır.

Okullardaki görev dağıtımlarında karar alma mekanizmaları olan onur kurulu, disiplin kurulu gibi kurullarda okulların disiplinli, otoriter, mesleki kariyeri yüksek öğretmenlerin tercih edildiği bilinmektedir. Birçok okulda bu kurullara erkek öğretmenler seçilmektedir.

Okullardaki işleyişin bir ayağı olan parasal konularla ilgili kurullarda da (satın alma, eğitime katkı) erkek öğretmenlerin daha “akıllı ve sağduyulu” oldukları düşünüldüğünden para işlerine kafalarının çalıştığı, paranın erkek işi olduğu gibi inançlarla erkek öğretmenlerin görevlendirilmesi de ayrımcı bir uygulamadır.

Bunun yanı sıra angarya işler olarak algılanan pano hazırlama, tören hazırlama vb. görevlerde kadınların daha çok görevlendirildiği gözlenmektedir. Bu tip ayrıntı gerektiren işleri kadınların daha iyi yapacakları düşünülmektedir.

İşyerinde doğal olarak biçimlenen cinsiyete dayalı iş bölümü algılanması performans ölçümünde de kendini göstermekte, erkeğin erkek olmaktan kaynaklı doğuştan kazandığı var sayılan “üstünlüğünü” kadının yakalayabilmesi için erkek meslektaşından daha fazla çaba sarf etmesi beklenmekte ancak o zaman erkekle rekabet edebilir konuma gelebilmektedir.

Aynı ayrımcılık tutum ve davranışlarda da kendini göstermektedir. Yönetici ve öğretmenlerin tutum, davranış hatta başarılarının değerlendirilmesinde bile toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi görülmektedir. Kadının başarısı şansla, erkeğin başarısı yetenekle açıklanır. Başarısızlık ise erkekte şanssızlık, kadında ise beceri eksikliği olarak yorumlanmaktadır. Para kazanma görevinin erkeğin işi olarak algılanması kadının kazancının ek gelir olarak görülmesi ve kadın çalışanın evlenme, doğum, çocuk vb. nedenlerden ötürü her an için yüz üstü bırakıp gidebileceği düşünüldüğünden kadınlara yönelik tutum ve davranışlarda farklılığın görüldüğü gözlenmektedir. Kadınlara yönelik tutum ve davranışlarda bir farklı nokta da kadınların kadına özgü rahatsızlıklardan ötürü daha sık devamsızlık yapabilecekleri düşünülmesinden kaynaklanmaktadır.

Çalışma yaşamında kadınların karşılaştıkları tüm bu ayrımcılık türlerinin yanında kadınlara karşı korkutma, sindirme, yıldırma, rahatsız etme ve tehdit etme suretiyle de ayrımcılık uygulandığı ülkemizin bilinen gerçekleri arasındadır.

Cinsel taciz yoluyla da kadının ayrımcı uygulamaya tabi tutulduğu bilinen bir gerçektir. Cinsel taciz açıktan ya da dolaylı olarak yapılabilir, fiziksel ya da sözel öğe taşıyabilir. Dokunma, göz süzme, açık saçık fıkra anlatma, espri yapma, resim gösterme gibi davranışlar cinsel tacize gösterilebilecek örneklerdir. Cinsel taciz; saldırgan, utandıran, korkutan, sindiren, gözdağı veren veya aşağılayıcı olan, istenmeyen veya davet edilmeyen herhangi bir cinsel davranıştır. Kadınlara yönelik olarak da gerek yöneticileri gerekse de işyerini kendi makamı gibi algılayan erkek arkadaşı tarafından bu içerikte davranış ya da söze maruz kaldığı bilinmektedir. Kadınlar çoğu zaman bu tacizleri dillendirmekte güçlük çekmekte, kabullenmekte, sessiz kalmaktadırlar. Bu davranışın kendinden kaynaklandığını düşündüğü nedenleri ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Mesela tacize uğradığı gün mini etek giydiyse daha sonra giyim tarzını değiştirerek tacizi ortadan kaldıracağını düşünmektedirler.

Göreceli olarak sosyo-kültürel yapısında önemli bir değişimin bulunduğu eğitim iş kolunda bile (çalışanların üniversite mezunu olması vb.) kadına yönelik ayrımcılığın ya da kadına yönelik “toplumsal rol” algılamasının, toplumun diğer katmanlarına göre önemli bir farklılık göstermediği, bu iş kolunda da kadının her türlü ayrımcılık ve eşitsizliği yaşadığı görülmektedir. Bu ayrımcılık ve eşitsizliğin eğitim seviyesine bağlı olarak değişmediği toplumsal cinsiyetçi rol ayrımının izlerinin çok daha derinlerde olduğunu, buna bağlı ayrımcılığın engellenmesi için aşılması gereken birçok problemin var olduğu bilinmektedir.

Eğitim-Sen İstanbul 1 No’lu Şube özelinde yapılan anket çalışmasının sonuçları aşağıdaki gibidir;

Anket çalışması 214 kadına uygulanmıştır. Aşağıda değineceğimiz veriler çeşitli soruların medeni durum, çocuğu var mı? Ve meslekte kaçıncı yılı ana sorularıyla çaprazlanmış sonuçlarıdır.

Görevi medeni durumu Çaprazlamasına anketi cevaplayan kadınlardan evli olanların %92`si öğretmen,  %3`ü idarecidir. Bekar olanların %88`i öğretmen, %5`i idarecidir. Bu sonuçlarda bize kadınların yöneticiliği tercih etmediklerini, tercih eden kadınların ise bekar olduklarını göstermektedir.

Meslek yaşamında tatmin yaşıyor mu? Medeni durum Çaprazlamasında anketi cevaplayan kadınlardan evli olanların %61.7`sinin, bekar olanlardan ise %61.3`ünün meslek yaşamında tatmini yaşamadığı aktarması öğretmenlik mesleğinde mesleki doyumun çok az yaşanabildiğinin açık göstergesidir. Meslek yaşamında tatmin yaşamamasının nedeni? Sorusuna %76`sı yanıt vermemiştir. Evli olanlar arasından en yüksek ikinci değer “okul ortamından kaynaklı tatmin yaşayamıyorum” cevabı verilmiştir. Bekar olanlar arasında ise en yüksek ikinci değer “eğitim -öğretim sistemi çöktüğü için tatmin yaşayamıyorum” cevabı olmuştur. Evli olanların okul ortamına ilişkin sorunlarının çok olması, “kadınlık konumundan” ötürü idare, arkadaş vb. ile ilişkilerinin yıpranmasından kaynaklı olduğunu düşündürmektedir. Kadının çeşitli problemlerinden ötürü aldığı izinler ya da arkadaşlarıyla gidip sohbet edebilecekleri bir ortama işlerinden ötürü vakit ayıramaması bu problemlere temel oluşturabilecek konulara örnek olarak sayılabilir.

İş yerinde yaşadığı sıkıntıları en çok kiminle paylaşır?*medeni durum çaprazına hem evli hem bekar kadınlar işyerinden yakın bayan arkadaşları ve aile bireyleri ile paylaşacaklarını en yüksek oranlarla tercih etmişlerdir. Bu da bize kadının sosyal yaşamın diğer alanlarında çok da bulunmadığını, sosyalleşemediğini ve evle işyeri arasında sıkışıp kaldığının göstergesidir. Bu oranlamaların hem evli, hem bekar kadınlar için aynı olması ise “toplumsal rol” algısının evli kadınlar üzerindeki yoğun baskısının bekar bayanlar üzerinde de etkili biçimde hissedildiğinin kanıtıdır.

İş yerinde kadın arkadaşlarıyla ev yaşantısı, çocuk vb. konularda konuşma sıklığı medeni durum çaprazına bakıldığında bekar kadınların en yüksek değerinin %28.8`le bu konuda sıklıkla konuşurum, en küçük değer ise %5`le her zaman konuşurum seçeneği işaretlenmiştir. Evli kadınların en yüksek değerinin %27.3`le bu konuda sıklıkla konuşurum, en küçük değerinin ise %3,1`le hiçbir zaman konuşmam seçeneğinin işaretlendiği görülmektedir.

İşyeri ortamını nasıl değerlendiriyor*medeni durum*çocuğu var mı? Çaprazlamalarına bakıldığında evli olanların %23`ü bekar olanların ise %21`i iş arkadaşlarıyla ilişkilerinden yeterince memnun, evli olanların %18`i bekar olanların ise %15`i iş dışında iş arkadaşlarıyla ilişki geliştirmek istemiyor, evli olanların %6`sı bekar olanların%10`u iş arkadaşlarıyla ilişkilerinden yeterince memnun değildir. Anlaşılmaktadır ki, genel olarak kadınların iş yeri ortamına ilişkin algıları olumludur. Fakat memnuniyetsizlik duyan kadınların en yüksek oranını bekarlar oluşturmaktadır.

İşyerinde yaşadığı sorunlar*medeni durum Çaprazlamalarına bakıldığında evli olanların %12`si bekar olanların %7`si okul ortamının eğitime elverişsizliğinden, evli olanların %9`u bakar olanların %13`ünin öğretmenler arasındaki iletişimsizlik ve kişisel hırslardan yakındığı gözlenmiştir. İşyerinde yaşadığı kadın olmaktan kaynaklanan sorunlar medeni durum Çaprazlamalarına bakıldığında evli kadınların %36`sı bekar kadınların %33`ü kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarım yok şeklinde cevaplamıştır. Yine yüksek bir oranla evli olanların %43`ü bakar olanların %32`si bu soruyu yanıtsız bırakmıştır. Anket sonuçlarına göre diğer şıklarda belirtilen söz ve bakışla taciz, giyim problemi, rahatsız edici davranışlar vb. işaretleyenlerin %22`si evli, %35`inin bekar olduğu gözlemlenmektedir. Bu da bize bekar kadınların evli kadınlara oranla daha fazla çeşitli rahatsız edici davranışlarla muhatap kaldığını göstermektedir. Toplumun evli ve bekar kadına bakış açısındaki önemli fark anket sonucundan da gözlenebilir.

İş dışı zamanı çeşitli işlerle geçirme sıklığı*medeni durum Çaprazlamasına evli kadınların en yüksek değerlerle verdiği cevaplar iş dışı zamanlarını ev işleriyle her zaman geçirme oranı %43 gibi önemli bir oran, alışverişle geçirme oranları bazen cevabıyla %37`lik bir oran, çocuk bakımıyla geçirme oranları sıklıkla cevabıyla %14`lük bir oran, televizyon izleyerek geçirme oranları bazen cevabıyla %37`lik bir oran, arkadaşlarıyla sohbet ederek geçirmek bazen cevabıyla %45`lik bir oran,  akraba ziyaretleriyle geçirme sıklığı nadiren cevabıyla %32`lik bir oran, kültür sanat etkinlikleriyle bazen cevabıyla %37`lik bir oran, kurs vb. etkinliklerle hiçbir zaman %29`luk bir oran, ilgi alanındaki aktivitelerle sıklıkla cevabıyla %30`luk bir oran, ek iş yaparak hiçbir zamanla%30`luk bir oran, fiziksel bakıma harcama yaparak nadiren cevabıyla %38`lik bir oran görülmektedir. Bu da bize evli kadınların iş dışı zamanlarının büyük bölümünü ev işleri vb. işlerle geçirdiği fakat kendini geliştirici kurs vb. etkinliklere vakit ayıramadığını gösteriyor. Çaprazlaya bekar kadınların en yüksek değerlerle verdiği cevaplar ise; iş dışı zamanlarını ev işleriyle bazen de geçirme oranı %30`luk gibi önemli bir oran, alışverişle geçirme oranları bazen cevabıyla %36`lık bir oran, çocuk bakımıyla geçirme oranları hiçbir zaman cevabıyla %40`lık bir oran, televizyon izleyerek geçirme oranları bazen cevabıyla %32`lik bir oran, arkadaşlarıyla sohbet ederek geçirmek bazen cevabıyla %35`lik bir oran,  akraba ziyaretleriyle geçirme sıklığı nadiren cevabıyla %31`lik bir oran, kültür sanat etkinlikleriyle bazen cevabıyla %47`lik bir oran, kurs vb. etkinliklerle bazen de %21`lik bir oran, ilgi alanındaki aktivitelerle sıklıkla cevabıyla %36`lık bir oran, ek iş yaparak hiçbir zamanla %27`lik bir oran, fiziksel bakıma harcama yaparak nadiren cevabıyla %28`lik bir oran görülmektedir. Bu da bize bekar kadınların iş dışı zamanlarının büyük bölümünü ilgi alanlarına yönelik etkinliklerle geçirdiğini gösteriyor.

İş dışında yaşadığı yaşayabileceği kadın olmaktan kaynaklanan sorunlar*medeni durum çaprazlamasına evli kadınların büyük oranı ya hiçbir sorunum yok demiş ya da bu soruyu yanıtsız bırakmıştır. Bundan sonra gelen en yüksek değeri ise ekonomik problemler oluşturmaktadır. Bekar kadınların çoğu da bu soruyu yanıtsız bırakmıştır. Bundan sonra gelen en yüksek değeri ekonomik problem oluşturmaktadır. Hatta evli kadınlara oranla daha yüksek oranda işaretlenmiştir. Bekar kadınların diğer problemini ise büyük şehirden kaynaklı problemler oluşturmaktadır.

İş dışında yaşadığı kadın olmaktan kaynaklanan sorunlar*medeni durum* Çaprazında evli kadınların %43`ü bu soruyu yanıtsız bırakmıştır.%13`ü çalışma, çocuk bakımı ve ev işleri sorumluluğunun kendileri için sorun olduğunu belirtirken %10`u böyle bir sorunum yok demiştir. Bekar kadınlarda da  %50`lik bir oran yine soruyu yanıtlamazken %11`i böyle bir sorunları olmadığını belirtmiş, yine %11`i toplumsal baskının kendisi için oldukça önemli bir sorun olduğunu belirtmiştir.

Anket sorularından da anlaşılabileceği gibi kadınların önemli bir kısmı anket sorularına yanıt vermeyerek fikir belirtme istekliliği ve düşünce ortaya koyma istekliliği noktasındaki eksikliklerini yansıtmışlardır. Bu önemli bir ayraçtır. Evli ve bekar kadınlara toplumun bakış açısı, beklentileri ve yüklenmesini istediği toplumsal rol algısı da farklılık taşımaktadır.

SENDİKA VE KADIN

Yüzyıllardan beri kadınlar yaşam içinde daha tali, ikincil olarak algılanmaktadır. Günümüzde de sürdürülen bu yaklaşım kapitalizm ile daha ince, daha politik ve daha tehlikeli bir boyutta devam etmekte ve kadını sosyal yaşamdan uzaklaştırmaktadır. “Kadının toplumsal rolü” bir tek erkekler tarafından değil, kadınlar tarafından da kabul edilmiştir ki kadın mücadelesi için en tehlikelisi de bu “rolün” kadınlar tarafından kabulüdür. Gelinen noktada kadına empoze edilen – ettirilen rolün kadın tarafından kabulü, kadının kendisine biçilen bu rolün biat edeni olmasını getirmiştir. Kadınlar yaşamın dar mekanlarına tıkılmış, belli zorunlulukları yerine getirmekle görevlendirilmişlerdir. Kadının dar yaşam alanına tıkılması zamanla yaşamını, düşünce biçimini, bazı sorgulama, eleştirel yaklaşım gibi özellikleri kazanamamasını getirmiştir. Kadının yaşamını idame ettirebilmek için, dışarıdaki yaşamla bağ kurma biçimi olan erkek, kadının tek başına ayakta kalabilme gücünü bitirdiği için kadının kişisel yapı olarak da kendine güvensiz ve erkeğine bağımlı, muhtaç bir birey olmasında rol oynamıştır. Kadının dar mekan içerisinde geçirdiği zamanın çoğunu erkeğin yeniden üretim süreci ihtiyaçlarını gidermeye yönelik faaliyetlerle geçirmesi kadının düşünsel dünyasının, fikir ve politika üretme gücünün kısırlaştırılmasında büyük rol oynamıştır.

Yüzyıllardır süregelen kabuller, düşünceler kadının ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi yaşama bire bir dahil olması halinde bile bir kenara bırakılmamış bırakılmak istenmemiştir. Bir yandan da öyle köklü hale gelmiştir ki artık kromozomlarımıza kadar işlemiştir. Yani bu kabulleri değiştirmek iyi niyetiyle yola çıkan kadın; aynı zamanda o güne kadar öğrenilmişliklerini, sorgusuz kabullerini, kolaycılığını bir kenara bırakmak zorundadır. Tüm bunları yapabilmek ise gerçekten zor iştir.

Var olan eril kültür toplumun her hücresine işlemiştir. Örneğin; çalışma alanında alternatif bir kültür, alternatif bir yaşam biçimi yaratmaya çalışan sendikalarımızda bile durum toplumun genel yapısından çok farklı değildir. Sendikalarımızda tabi ki kadının politikaya atılması, sendikal sürece aktif katılımı hedefleniyor fakat bu hedefin yaşama geçirilebildiği pek söylenemez. Bunun iki ana nedeni var. 1- Sendikalardan kaynaklı nedenler (Sendikalar toplumun kabullerinden, değerlerinden çok arınmış değillerdir. Sendikalarda kadın çalışması en az önemsenen çalışma ve etkinlikler arasında yer almaktadır ve bu çalışma alanındaki yetersizlikler tek tek gönüllü kadınların örgütlenme yetersizliklerine bağlanmaktadır.) 2- Kadından kaynaklı nedenler (Kadınlar ev işleri çocuk bakımı ve çalışma yaşamı gibi çifte sorumluluk altındadır ve bu “toplumsal rolün” sürdürücüsüdürler.)

Özetle altını çizmek gerekirse; kadınların ücretli çalışıyor olması, erkeğin “sorumluluğunu” azaltmasına rağmen, bu yaşamlarını kolaylaştırmıyor. Ev içi işler ve çocuk bakımı sorumluluğu yine kadının üstlenmesi gereken “görevler” arasında. Bu da kadının okuma, araştırma, dinlenme, politika üretme, gündemi takip etme vb. faaliyetlere erkekle kıyaslandığında daha az vakit ayırmasını koşulluyor. Yani ideolojik ve siyasi bir dil yakalaması ve bu konularda birikim yapması çok mümkün görünmüyor. Kadının politik ve teorik yetersizliği kendi içinde var olan güvensizlikle pekiştiğinde, aktif görevler almakta geri durmasını sağlıyor. Aktif görev almak isteyenler ise toplumsal değerler ve inanışlarla çember dışına itiliyor, seçilmiyor, konuşması engelleniyor, söz hakkı verilmiyor, ciddiye alınmıyor.

Türkiye`de kamu sektöründe toplam çalışan sayısı 2400000`dir. Bunların 1637621`i erkek 766313`ü kadındır. Kamu çalışanlarının %68`i erkek %32`si kadındır. Kamu sektörüne bağlı çalışanların 394421`i KESK üyesidir. KESK üyelerinin 245093`ü erkek, 145475`i kadın, 3673`ü ise üyelik formunda cinsiyetini belirtmemiştir. KESK üyelerinin %62`si erkek, %37`si kadındır ki bu oran yukarıda değinilen kamu sektöründe çalışan kadınların oranı göz önünde bulundurulduğunda hiç de azımsanmayacak bir orandır. Oysa KESK`in yönetim kurulunda kadınlar sadece %14.2 oranında temsil edilmektedir.

Eğitim sektöründe toplam çalışan sayısı 557759`dur. Bunların 308387`si erkek, 249372`si kadın`dır. Eğitim sektöründe çalışanların %55`i erkek, %45`i kadındır. Eğitim sektörüne bağlı çalışanların 187652`si Eğitim-Sen üyesidir. Eğitim-Sen üyelerinin 110636`sı erkek, 77016`sı kadındır. Eğitim-Sen üyelerinin %59`u erkek, %41`i kadındır. Eğitim-Sen genel merkezi yönetim kurulunda kadınların temsil oranı %14,2`dir. Eğitim-Sen`e bağlı toplam şube yöneticilerimizin sayısı 482`si erkek 120`si kadın olmak üzere toplam 602`dir. Yani kadın yönetici oranı sadece %19,9`dur. Eğitim-Sen`e bağlı 68`i kadın 475`i erkek olmak üzere toplam 543 delege vardır. Kadınların delege oranındaki temsili ise sadece %12,5`dur.

Eğitim-Sen İstanbul 1 Nolu şube özelinde ise 1638`i kadın, 1612`si erkek olmak üzere toplam 3250 üye vardır. Üyelerimizin %50.4 ‘ü kadın %49. 6`sı erkektir.. Kadın üye sayısı erkek üye sayısından fazla olmasına rağmen Eğitim-Sen İstanbul 1 Nolu yönetim kurulunda kadınların temsil oranı %14,2`dir.

Yukarıdaki istatistiklerin tümü de kadınların sendikalardaki temsil oranlarının sendikalarda iştirak ettikleri nicelik sayısıyla doğru orantılı olmadığını, kadınların karar mekanizmalarında yer almadığı ya da alamadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Eğitim-Sen İstanbul 1 Nolu Şube özelinde yapılan anket çalışmasının sendikayla ilgili sonuçları aşağıdaki gibidir;

Anket çalışması 214 kadına uygulanmıştır. Ancak anketin uygulandığı 214 kadından 102`si çeşitli sendikalara üye kadınlardan, 93`ü ise sendika üyesi olmayan kadınlardan oluşmaktadır. Anket sorularını yanıtlayan 19 kadın ise sendika üyesi olup olmadığı sorusunu yanıtsız bırakmıştır. Sendika üyesi olmayan kadınların da uygulanan bu anket çalışmasına dahil edilmesinin ana nedeni kadın sorununun sendikalı ya da sendikasız bir kesimi değil bir cinsi tamamıyla içine alan genel bir sorunu ifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda sendika üyesi olmayan kadınların sendikaya bakış açılarının da ölçülmesi çalışmada önemli görülmüş ve sendikasız kadınlara da bu çalışmanın uygulanmasında bir diğer nedeni oluşturmuştur.

Sendika üyesi misiniz? Sorusuna sendika üyesi olduğunu belirten kadınlardan en yüksek değer olan %31`i 45 yaş ve üzeri, en düşük değerle %4`ü ise 21 -24 yaş arasında bulunmaktadır. Sendika üyesi olmadığını belirten kadınlardan en yüksek değer olan %29`u 25-29 yaş arasında, en düşük değerle %7`si ise 45 yaş ve üzerindedir. Bu sonuç bize yaş ortalamasının yükseldikçe kadınların sendikal ilişki ağına daha sıcak baktıkları gözlemlenmektedir. Bunun asıl nedeni ise apolitik bir neslin yetişmesidir. Yetişen bu apolitik nesil ise sendikaya sıcak bakmamaktadır.

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu