Eğitim Sen Üniversite Temsilciler Kurulu 8. Dönem 2. toplantısı 3-4 Kasım 2012 tarihlerinde Türkiye`nin 40 ilinden ve 60 farklı üniversitesinden 70 temsilcinin (akademik, idari, teknik personel) katılımıyla Ankara`da Eğitim Sen Genel Merkezinde toplanmıştır.

Türkiye`nin farklı üniversitelerinden üniversite temsilcisi 70 üniversite çalışanının (akademik, idari ve teknik personel) ve Merkez Büro üyelerinin katıldığı toplantıda, Eğitim Sen Merkez Örgütlenme Sekreteri Mustafa Ecevit`in yaptığı bilgilendirmenin ardından, Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız tarafından açılış konuşması yapılmıştır. Divanın oluşturulmasından sonra, daha önceden belirlenmiş gündem çerçevesinde İstanbul 6 No`lu Şube yöneticisi ve YÖB üyesi Meryem Kurtulmuş, yükseköğretimdeki dönüşüm adımları üzerine çerçeve bir sunum yapmış ve serbest sunum ile tartışmalara geçilmiştir. İkinci gün ise yapılan atölye çalışmalarında, “Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Eğitim Sen`in Taslak Görüşü” ele alınmış ve kamuoyuyla paylaşılmak üzere son hali verilmiştir. 
İki gün boyunca yapılan tartışmaların ana teması; yükseköğretimin yeniden yapılandırılması çalışmaları ve bu dönüşüme karşı müdahale olanakları, bu süreçte Eğitim Sen`in oynayacağı rol, geliştireceği politika ve stratejiler oldu. Eğitim Sen`in üniversiteler düzeyindeki örgütlülüğü ve etkinliğinin artırılması için yapılması gerekenler, bu bağlamda Yükseköğretim Bürosu`nun yapısı ve işleyişi üzerine tartışmalar yürütüldü. Sunum ve tartışmalar doğrultusunda aşağıdaki tespit ve öneriler ifade edilmiştir.
Toplantı sonuç metni:
YÜKSEKÖĞRETİME DAİR TESPİT VE ÖNERİLER
Üniversite Temsilciler Kurulu, YÖK‘ün “Yükseköğretimi Yeniden Yapılandırma” çalışmalarını hızlandırdığı, Türkiye‘de siyasal iktidara yönelik her türlü muhalefete ve üniversitelere yönelik baskıların yoğunlaştığı bir dönemde, iki gün boyunca üniversitelerin sorunlarını bütünlüklü bir şekilde masaya yatırmış, üniversitelerde yaşanan birçok sorunun ortaklaştığı tespitini yaparak, Eğitim Sen‘in temel ilkeleri üzerinden sorunlara yönelik çözüm önerilerini ve mücadele perspektifini tartışmıştır.
12 Eylül ürünü olarak 6 Kasım 1981‘de kurulan YÖK, 31. yılı biterken, kaldırılması yönünde sağlanan toplumsal mutabakata rağmen varlığını sürdürmekte, hatta sahip olduğu merkezi iktidar “yeniden yapılandırma” çalışmalarıyla daha fazla güçlendirilmek istenmektedir. Son yıllarda kurulan yeni üniversitelerin, altyapı eksiklikleri, akademik, idari personel yetersizlikleri ve daha birçok sorunla karşı karşıya bırakılması, YÖK‘ün merkezi iktidarını güçlendirme bahanesi olarak ileri sürülmektedir. Bu çerçevede mevcut üniversiteler üzerindeki iktidarı baki kalan YÖK eliyle, yeni açılan üniversiteler üzerinde de ciddi bir kadrolaşma politikası yürütülmektedir. Bunun sonucu olarak, bugün birçok üniversite yönetiminin farklı cemaat/tarikatlar arasında paylaşıldığı bilinmektedir. Değişen YÖK ve üniversite yönetim kadrolarıyla birlikte mobbing (iş yerinde psikolojik yıldırma) uygulamalarında ciddi bir artış görülmektedir.
Siyasal iktidarın “ustalık dönemi” olarak adlandırdığı bu dönemde üniversiteleri tamamen piyasa dinamiklerine teslim etme, üniversitede eğitim hizmetlerinin ticarileştirilmesi, üretilen bilginin metalaştırılması, muhafazakârlaşma ve kadrolaşma, üniversite yönetimlerinin otoriterleştirilmesi yönündeki uygulamalar, üniversitenin geleceğini yok etmekte ve en temel haklarımızı tırpanlamaktadır.
Şüphesiz ki bu politikalar, sadece üniversitelerde değil, toplumsal sorunlarımız açısından da AKP‘nin “yönetim” biçimini gözler önüne sermektedir. Başbakan‘ın “açlık grevinde kimse yok” açıklamalarını kendi bakanları yalanlamaktayken, bu konuyla ilgili toplumsal ve insani sorumluluğunu yerine getirenlere uygulanan şiddet, otoriter yönetim biçiminin aldığı boyutu ifade etmektedir. Yaşananların, Başbakan‘ın açlık grevleri karşısındaki körlüğünü toplumsallaştırma çabasının bir ürünü olduğu, şüphe götürmez bir gerçektir. 54 gündür açlık grevinde olan yüzlerce siyasi tutuklunun içine itildiği durum, sadece belli bir siyasi görüşten olan kişileri değil, hak ve eşitlikten yana olan aydınları, yazarları, sendikacıları, insan hakları savunucularını kısaca yaşanacak olumsuz gelişmelerden kaygı duyan herkesi yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle açlık grevleri sonucunda ölümler yaşanmasına izin verilmemesi açısından demokrasinin, özgür düşüncenin ve eleştirel yaklaşımın en yoğun olarak kendisini var etmesi gereken üniversitelerimizin, üzerine düşen sorumlulukla daha güçlü bir muhalif tavır sergilemesi gerekmektedir.
Türkiye üniversiteleri, 12 Eylül askeri darbesinin etkilerini hukuksal düzenlemelerde, YÖK ve üniversite yönetimleri anlayışında büyük ölçüde sürdürmektedir. Bilim insanlarının ve üyelerimizin kamuya karşı sorumlulukları ve akademik özgürlükleri farklı biçimlerde baskı altına alınmaya çalışılmakta, bu yöndeki yaşanan örnekler çoğalmaktadır. Bugün üniversite öğrencisi olup, muhalif duruşundan dolayı tutuklanan yüzlerce öğrencinin hapishanelerde olması, üniversitelerde en temel düzeyde hak arama eylemlerinin baskıcı disiplin yönetmelikleri ile cezalandırılması eğitim hakkını, iş güvencesini ve akademik özgürlükleri ortadan kaldırmaya dönük yürütülen politikaları desteklemektedir.
YÖK‘ün “asistan kıyımı fetvası” bu gidişatın en açık örneklerinden birisidir. 25 Şubat 2011 tarih ve 6111 sayılı kanunla lisansüstü eğitimden atılma kalkmış, bu nedenle lisans üstü eğitim süresiyle sınırlandırılmış olan 50/d statüsünde belirsizlikler oluşmuştur. Üniversiteler, bu belirsizliği lisans üstü eğitimleri devam ettiği halde, süre kısıtlaması getirerek 50/d‘li araştırma görevlerinin işlerine son verme yoluna gitmiştir. Hukuka aykırılığı mahkemelerce tespit edilmiş olan bu uygulama ile Türkiye‘nin farlı üniversitelerindeki 50/d‘li araştırma görevlileri işlerinden atılma riskiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Bu kapsamda son olarak İstanbul Teknik Üniversitesi‘nde çok sayıda asistan işlerinden olmuş ve bu hukuksuzluğa karşı mücadelelerine yeni bir boyut kazandırmışlardır. İşten atılan arkadaşlarımızın hakları iade edilip, hukuksuz ve keyfi işlemler son bulana kadar bu mücadele zemini genişletilmeli ve daha fazla güçlendirilmelidir.
Bu süreç, YÖK‘ün kuruluşundan bugüne bilime, kamusal üniversite anlayışına ve bütün olarak tüm emekçilere yönelen saldırıların bir devamı olarak değerlendirilmelidir. Bugün üniversitelerin piyasalaşması, hizmetlerin özelleştirilmesi, ticarileştirilmesi ve yaşanan metalaşma süreci hızlı bir şekilde ilerlemektedir. Üniversitelere kamu bütçesinden ayrılan fonlar azaltılmaktadır. Bu kapsamda üniversiteler bir yandan ikinci öğretim ve yaz okulları gibi süreklilik taşıyan gelir yaratma yollarına hızla başvurmaya zorlanırken, bir yandan da farklı kanallarla kaynak çeşitlemesine gitmektedir. Çeşitlenen gelir kaynakları, sürekli eğitim, uzaktan öğretim, yaşam boyu eğitim merkezleri ve teknoparklar gibi piyasa benzeri yapılar yoluyla artırılmak istenmektedir.
Ayrıca üniversitede yemek, ulaşım, barınma, temizlik, spor gibi pek çok kolektif hizmet, belli anlaşmalarla taşeron şirketlere devredilmektedir. Böylece üniversitelerde her şeyin değişim değeri üzerinden alınıp satılır hale getirilmesi yönünde faaliyetler hızlanmaktadır. Bu durum piyasanın ve sermayenin üniversiteyi ilgilendiren kararlarda etkili olmasının yollarını da açmıştır.
Yükseköğretim kurumlarında genel idari hizmetler, yardımcı hizmetler ve teknik hizmetler gibi kadrolarda çalışan personelin özlük hakları konusunda önemli sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin, üniversitelerde görev yapan idari personelin görevde yükseltilmesi üniversite yönetimlerinin talebiyle merkezi sistemle yapılacak sınava bağlanmıştır. Ancak üniversite yönetimleri bu sınavların yapılması ile ilgili olarak keyfi davranmakta, yasal süreç göz ardı edilerek sınavlar yapılmamaktadır. Bunun nedeni, kurumlar arası atama yoluyla kadrolaşma yapılmak istenmesidir. Bu nedenle görevde yükselme sınavlarının yapılması önündeki engellerin hızla kaldırılması gerekmektedir. Ayrıca, üniversite idari ve teknik personelinin üniversite yönetim kurullarında temsil edilmesi önündeki engeller de kaldırılarak demokratik özyönetim ilkesinin hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Taleplerimizin ve sorunlarımızın görmezden gelindiği, her türlü farklılığın yok edilmek istendiği bir dönemde, bizlerle ilgili kararlar bizlere rağmen alınmak istenmektedir. Kültür bakımından çok kültürlü ve çok dilli Anadolu coğrafyasının renklerini Türkiye üniversitelerinin bünyesinde taşımaması ciddi bir sorundur. Bu nedenle başta en temel insan haklarından olan anadilinde eğitim talebimiz olmak üzere, kültürel farklılıklar arasında eşitliği gözeten uygulamalar hayata geçirilmelidir.
Temsilciler Kurulu‘nda yapılan tartışmalar kapsamında Eğitim Sen‘in daha güçlü bir yükseköğretim politikası oluşturabilmesi açısından YÖK‘ün “Yeni Bir Yüksek Öğretim Yasasına Doğru” başlıklı metni değerlendirilmiştir. “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” başlığıyla, adeta yeni bir yasa taslağının gerekçesi niteliğinde olan bu metinde, YÖK`ün kaldırılması ve yükseköğretim hizmeti alanının kamusal, parasız, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve nitelikli biçimde yeniden yapılandırılması yönündeki taleplerimize değil, beklendiği gibi piyasacı-muhafazakar ve otoriter düzenlemelere yer verilmiştir.
Yukarıda ifade ettiğimiz ve YÖB ile ÜTK dahilindeki atölyelerde tartıştığımız sorunlarımız ve çözüm önerilerimiz çerçevesinde, Eğitim Sen‘in, yükseköğretimin yeniden yapılandırılmasına ilişkin taslak görüşüne kamuoyu ile paylaşılmak üzere son hali verilmiştir. Ekteki metin doğrultusunda üniversitelerde yürütülecek mücadelemiz için aşağıdaki öneriler geliştirilmiştir:
1- 4+4+4 düzenlemesine karşı yürütülen mücadelemizde olduğu gibi, bu konuyla ilgili de sadece yasalaşma sürecine odaklanmadan mücadelenin sürekliliği sağlanmalıdır.
2- Yükseköğretimin ve üniversitelerin 4+4+4`ü olacak “yeniden yapılandırma çalışmalarına” karşı güçlü bir muhalefeti örgütleyecek ve üniversiteleri birer direniş mekânları haline getirecek bir eylem takvimi hazırlanmalıdır.
3- Yükseköğretimin yeniden yapılandırılması süreci ile ilgili talep ve önerilerimizi öne çıkaran afiş ve broşür hazırlanmalıdır.
4- Sendika örgütlülüğümüz dışındaki diğer sendikalar ve diğer emek platformlarıyla emekten ve demokrasiden yana siyasal partiler ve siyasal oluşumlarla, öğrenci örgütleri ile meslek odaları başta olmak üzere tüm demokratik kitle örgütleriyle aktif ve sıkı bir iş birliği ve ortak eylemlilik içine girilmeli ve mevcut işbirlikleri daha da yoğunlaştırılmalıdır.
5- Kamuoyu oluşturmak amacıyla yerel ve ulusal medya ile ilişkiler kurulmalıdır.
6- Üniversite Rektörlüklerine görüşlerimiz gönderilmelidir.
7- Eğitim Sen web sayfasındaki “yükseköğretim” menüsünün içeriğinin geliştirilmesi ve bu menünün daha etkin kullanılması sağlanmalıdır.
8- Ayrıca bir web sayfası kurularak konuya ilişkin tüm dökümanlar burada toplanmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.
9- Üniversite bileşenlerini bilgilendirmek ve harekete geçirebilmek için paneller ve konferanslar düzenlenmelidir.
10- Yasama organı üzerinde baskı oluşturmak amacıyla milletvekilleriyle görüşme vb. çeşitli eylem ve etkinlikler planlanmalıdır.
11- Yasa tasarısının gündeme gelmesiyle birlikte öğretim üyelerine, derslerinde bu konuyu işlemesi için çağrı yapılmalıdır.
12- Yasa tasarısı “Meclise” geldiğinde yasalaşmasını engellemek amacıyla iş yerlerini terk etmeme gibi çeşitli eylem ve etkinlikler planlanmalıdır.
13- İTÜ‘deki asistanlarla ilgili dayanışma ve destek amaçlı, medyaya dönük eylem ve etkinlikleri örgütlenmelidir.
14- Yükseköğretim alanı içerisinde emekçilerin sendikal örgütlülük düzeyinin düşüklüğünden hareketle Eğitim Sen bünyesinde örgütlenme çalışmaları çeşitlendirilmeli ve hızlandırılmalıdır.
15- Yükseköğretim sorunlarını ve çözüm önerilerini daha görünür kılmak amacıyla ayrı bir bülten çıkarılmalıdır.
16- Daha önce basılan, ancak yoğun talep nedeniyle şubelerimizde kalmayan mobing broşürünün güncellenerek, basılması sağlanmalıdır.
17- Yükseköğretimde diğer ülkelerdeki modellerin araştırılıp raporlaştırılması üzerine ÜTK bünyesinde bir komisyon oluşturulmalıdır.












