Genel Başkanımız Kamuran Karaca, 28-29 Kasım tarihlerinde Antalya`da yapılan 1. Eğitim Kongresi`ne panelist olarak katıldı.
Karaca, aşağıdaki değerlendirmeleri yaptı:
21. Yüzyılda Eğitim Felsefemiz Ne Olmalıdır?
Bir ülkenin eğitim gerçeğinin temel zeminini eğitim felsefesi oluşturur. Her sistem kendi insan tipini yetiştirir. İnsanlar, hangi bilgiler, gerçekler ve değerler üzerinden biçimlendirilecekse, eğitim politikaları da ona uygun olarak oluşturulur. Eğitim sistemine yön verilirken, açık ya da örtük olarak sahip olduğu eğitim felsefesinin ne olduğu önemlidir.
Eğitim kavramının ne olduğu, anlamı, içyapısı ve değeri üzerine düşünmeye, sorgulamaya başladığımızda, eğitim felsefesi alanına gireriz. Eğitim üzerine felsefi bakış; öncelikle eğitimdeki temel sorunları görmeyi, eleştirmeyi ve çözüm önerileri sunmayı gerektiren bir bakış olmak zorundadır. Eğitim felsefesi, eğitim alanındaki sorunları tartışır, irdeler, çeşitli değer ve olgu ilişkileri bağlamında değerlendirmelerde bulunmak ve çözüm önerileri geliştirmek açısından önemli bir alandır.
21. yüzyılda geçen yüzyılın devamı olarak genel olarak pragmatizme dayanan bir eğitim felsefesinin dünya eğitimine egemen olduğu söylenebilir. Türkiye gibi ülkelerde eğitim sisteminde süreç değil, “sonuç” daha önemli olmaktadır. “Sonuç” bir fayda getiriyorsa tutulan eğitim-öğretim yolu “doğru” sayılmaktadır. Oysa bu bakış açısında “fayda”nın kimin için olduğu ve ne kadar anlamlı olduğu sorgulandığında altından hiç de hoş olmayan sorunlar çıkmaktadır.
Sınav ve sonuç odaklı eğitim kimin işine yaramaktadır? Bireyin mi, halkın mı, yoksa sistemin mi? Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı`nın eğitimin niteliğini arttırmak yerine sadece eğitimdeki sayısal verileri ve sonuçları “iyileştirme” çabası içinde olması, her fırsatta kendi dönemlerinde kaç okul ve derslik yapıldığından, kaç öğretmen atandığından ya da kaç tane tablet dağıtıldığından bahsedilmesi, ancak eğitimin niteliği konusunda tek kelime edilmemesi, Türkiye`de eğitim politikasının alt yapısını oluşturan felsefenin faydacı yönünü somut olarak göstermektedir.
Türkiye`de devlet okullarında eğitim, Cumhuriyetin ilk yıllarında yüklenmiş olduğu ve 1980`li yıllara kadar azalarak da olsa süren tarihsel işlevini kaybederek yeni bir işlev ve içerik kazanmıştır. Özellikle 1980 sonrasında her alanda benimsenen piyasa odaklı politikalar sonucunda hem eğitimin anlamı ve işlevi, hem de öğretmenlerin rolü esaslı bir dönüşüm yaşamıştır. Yıllardır uygulanan piyasacı politikalar sonucu, modernleşmeci ideoloji çözülmüş; buna bağlı olarak da eğitim daha açık bir toplumsal sınıfsal içerik kazanmıştır. Eğitim ile kazanılabilecek bir gelecek fikri yoksul, emekçi aileler için giderek belirsizleşmiş, eğitimin özellikle alt sınıflar için toplumsal hareketlilik rolü belirgin bir şekilde azalmıştır.
Bütün toplumlar için esas olan demokratik, katılımcı, bilimsel, eşitlikçi ve adaletçi bir kültür inşa etmektir. Hiç kuşkusuz ki, bunun yolu da demokratik, bilimsel, laik ve anadilinde eğitimden geçmektedir. Demokratik, bilimsel ve laik eğitimin yaygın olduğu toplumlar, inanç gruplarının birbiri üzerinde baskı kurmadan inancını özgürce yaşadığı, etnik kimliklerin ve kültürlerin baskı altına alınmadığı, farklı olanların eşit haklar temelinde kendini var ettiği gerçek anlamda özgür toplumların oluşumunu sağlayacaktır.
Demokratik toplumlarda, yurttaşlar yaşamlarına ilişkin kararlarında kendi inisiyatifleri ekseninde eylemde bulunurlar. Eğitimin demokratik ve bilimsel yöntemlerle gerçekleştiği toplumlarda yurttaşlar, toplumsal/kamusal alanlar ve bu alanlardaki sorunlara ilişkin düşüncelerini özgür bir biçimde ifade edebilirler, yapının ve düzenin demokratik bir tarzda işlemesinde karar verici bir konuma sahip olurlar.
Türkiye`nin eğitim anlayışı sıkıntılıdır
Bir ülkenin eğitim felsefesinin dayanacağı ilkeler, finansmanından hizmetin sağladığı sonuçlara kadar geniş bir alanda etkili olmaktadır. Bu açıdan, eğitim hizmetinin hangi ilkeler çerçevesinde yapılacağına yönelik olarak yapılan tercihler, benimsenen eğitim felsefesi, en az eğitim politikalarının belirlenmesi ve uygulanması kadar önemlidir. 1980 sonrası hükümetler gibi, geçtiğimiz 12 yıl içinde de eğitimde ve diğer kamu hizmetlerinde iktidarın tercihi sermayeden, piyasadan yana olmuş, eğitimin kamusal, bilimsel ve laik niteliği adım adım ortadan kaldırılmıştır.
Kuşkusuz eğitim sistemimizde yaşanan dönüşüm süreci, dünya çapında gerçekleşen dönüşüm sürecinden bağımsız değildir. Dünya düzeyinde eş zamanlı olarak gerçekleşen piyasacı ve anti demokratik eğilimlerin yapısal bir sürecin yani kapitalizme özgü dinamiklerin günümüzde ulaştığı düzeyin sonuçları olduğunu belirtmek gerekir. Böyle bir yaklaşım, pratik süreçte karşılaştığımız farklılıkların sadece Türkiye`ye özgü dinamikler olmadığının görülmesi açısından önemlidir.
Eğitimin, “iş dünyasının” ve “piyasanın” değişen bilgi ve beceri taleplerini karşılamak için rekabet temelinde yeniden yapılandırılması sonucu, herkese eşit ve parasız eğitim hakkı ilkesi açıkça göz ardı edilerek, “rekabet”, “kalite”, “performans”, “girişimcilik” ve “kendi kendine yetme” anlayışı eğitimde ve eğitim hizmetlerinin sunumunda temel kabul haline getirilmiştir.
Bugün tüm dünyada, eğitim sistemlerine egemen olmaya çalışan anlayış, (Latin Amerika`daki birkaç olumlu uygulamayı dışarıda tutarsak) eğitimi bir insan hakkı olarak değil, karşılığı ödenmesi gereken bir “müşteri hizmeti” olarak görmektir. Eğitim sisteminde yapılan değişiklikler ve açılan “reform paketleri”nin temelinde “müşteri hizmeti” anlayışının yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması olduğunu söylemek mümkündür. Hükümetin kamu okullarına ihtiyacı kadar ödenek ayırmazken, özel okulları her fırsatta ekonomik olarak desteklemesi ve teşvik etmesi bu anlayışın bir sonucudur.
Türkiye`nin eğitim felsefesinin özü, eğitimin kamusal, bilimsel, demokratik ve laik bir içerikte örgütlenmesi değil, kamu kaynaklarını özel okullara aktarmak, eğitimi iktidarın siyasal ve ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirmektir. İktidarın politika ve uygulamaları ile kendi dünya görüşünü tüm topluma dayatma çabası, eğitim müfredatında bu yönde yapılan değişiklikler, kişisel bir alan olan inanç alanına devletin “tek din, tek mezhep” anlayışıyla müdahale etmesine son verilmelidir.
Eğitimin temel bir insan hakkı olması, kamusal sorumluluğu, yani devletin herhangi bir ayrım gözetmeden herkese, nitelikli eğitimi parasız olarak sunmasını gerektirir. Eğitimin kamusal bir sorumluluk değil, parayla alınabilen bir mal olması ise onun bir hak değil, kişilerin maddi olanaklarına göre yararlanılabilen bir ayrıcalık durumuna dönüşmesine yol açar. Eğitimin hak olarak görülmesi devlete bir sorumluk yüklerken, bir hak değil de gereksinim olarak algılanması bu sorumluluğun ailelere ve bireylere devredilmesi anlamına gelmektedir.
Eğitim Sen olarak, eğitimin toplumsal bir olgu olarak ele alınıp, bu olguyu tanımlayan değişkenlerin bütünsel bir çerçeve içinde analiz edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bir ülkenin eğitim sistemi, bir bütün olarak içinde yaşanan toplumun gerçekliğini yansıtır. Burada sadece ekonomik düzey değil, toplumsallaşma süreçleri, cinsiyet eşitsizlikleri, ideolojik konumlar, sınıflar arası güç ilişkileri vb gibi oldukça karışık bir dizi ilişkinin dikkate alınmasının gerektiği açıktır. Soruna bu açıdan bakınca, son yıllarda eğitim sisteminde yaşanan gelişmelerin toplumu ne yöne götürdüğünü görmek için kahin olmaya gerek yoktur.
Toplumun büyük çoğunluğu ise içeriği boşaltılmış, belirgin ve yeterli bir nitelik sağlamayan, yetersiz olanaklara sahip bir eğitim sürecinden geçirilmekte ve bu hali ile sermayenin ucuz emek gücü talebini karşılayan kitleyi oluşturmaktadır. Bu şekilde eğitimde özelleştirme uygulamaları ile sadece eşit koşullarda ve parasız eğitim hakkı değil, mezunların eğitimleri sonrasında eşit koşullarda çalışabilme koşulları da ortadan kaldırılmaktadır.
Eğitimde “fırsat eşitliği”, herkesin eğitim olanaklarından eşit bir şekilde yararlanmasının zorunlu olduğunu ifade eden kuru bir söylemden ibarettir. Bir değer yargısını ifade eden “eşitlik” kavramı sadece basit bir matematiksel eşitlik anlamına gelmemektedir. Bu nedenle “fırsat eşitliği” tıpkı yasalarda belirtilen sözde “eşitlik” söylemleri gibi sadece hukuksal bir anlam taşımaktadır. Bu durum, gerçekte eğitim hakkından ve dolayısıyla eğitim olanaklarından her bireyin “eşit” bir şekilde yararlanacağı anlamına gelmemektedir. Eğitim Sen eğitimde fırsat eşitliği kavramı yerine herkese eşit ve parasız eğitim hakkı ifadesini kullanmayı tercih etmektedir.
Sonuç olarak;
Belirli bir alanda meydana gelecek değişim genel olarak iki yönlü etki yapmaktadır. Yaşanan değişim, mevcut durumu aşan, ön açıcı ve toplumu ileriye götürecek bir değişim olabileceği gibi, mevcut durumun daha da gerisine götüren bir değişim de söz konusu olabilir. Türkiye`de eğitime ve diğer pek çok alanda yaşanan değişime yön veren örgütsel ihtiyaçlardan çok, son olarak 4+4+4 düzenlemesinde olduğu gibi, siyasal-ideolojik tercihler ve dayatmalar olmuştur.
Bugün eğitim politikalarını belirleyen zihniyet ve onun liberal-muhafazakar ideolojisi, eğitimde yaşanan dönüşüm sürecini ileriye değil, geriye doğru işletmekte ısrar etmekte, eğitim sistemindeki mevcut merkezi, otoriter ve statükocu yapıyı daha da güçlendiren, eğitimin her alanında “biat” ve “itaat” kültürünü yerleştiren bir yapı oluşturmayı öngörmektedir.
Eğitim sisteminde yıllardır yaşanan sorunların aşılması, Türkiye`de eğitimi hak ettiği noktaya taşımak, ancak eğitimin herkese eşit, parasız ve kamusal niteliğini arttırmayı hedefleyen bir anlayışla mümkündür. Kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitimin önündeki yasal ve fiili engeller kaldırılmadığı sürece eğitim sisteminin gerçek anlamda toplumun ve halkın ihtiyacına yanıt verebilmesi mümkün değildir.












