Demokratik öğretmen hareketinin öncüsü ve mücadele geleneğimizin ilk tuğlası TÖS`ün ilk Genel Başkanı devrimci öğretmenimiz Fakir Baykurt`un ölümünün üzerinden 15 yıl geçti.
Zulm eden zalimlerin insanlığın kardeşliği karşısında yıkılacağına, okuttuğu yüzbinlerce öğrencisine, çocuğuna olan inancıyla direncin ve kararlılığın simgesi öğretmenimizi saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.
Devrimci Öğretmen Mücadelesinde Bir Uzun Yol: Fakir Baykurt
Köy Enstitülü bir öğretmen, edebiyatçı, demokratik öğretmen hareketinin öncüsü ve Türkiye Öğretmenler Sendikası`nın ilk Genel Başkanı Fakir Baykurt`un ölümünün üzerinden 13 yıl geçti.
Emekçi halkın yaşam savaşımını, kendi gözlemlerine dayanarak, gerçekçi bir bakış açısıyla anlatan eseri Tırpan`ın önsözünde yaklaşımını şöyle anlatıyordu: “Toplumun en ağır hizmetlerini ve üretim işini yapan bu insanların bilincindeki ve bilinçaltındaki istekleri, tepkileri ve belli başlı çelişkileri, sanatın gereklerini de göz önünde tutarak yazıyorum”. Yani Fakir Öğretmen, hem devrimci öğretmen mücadelesini omuzlarında taşıdı hem de bunu topluma tercüme ederken edebiyatını kullandı.
Köy Enstitüsü yıllarında, kitaplıkta Nazım Hikmet şiir kitabı bulamayışını şöyle anlatmıştır: “Kitaplıkta Nazım Hikmet`in kitapları yoktu. Yasaklandığını öğrenince Civril`in bir köyüne gidip onları buldum. Nazım`ın yedi kitabını kendi yaptığım defterlere kitap harfleri ile yazıp defalarca okudum”. Bu yaklaşım, Fakir Baykurt`un hayata yaklaşımıydı aslında. Köy Enstitüleri`nin yaşadığı dönüşüme doğrudan tanık olmuştur. Cumartesi eğlencelerinin, özgür eleştiri saatlerinin kaldırılması ve zorunlu milli şiirler okutulması gibi uygulamalar onun devrinde başlamıştır. Bu da onu deyim yerindeyse “bileyen” bir etki yaratmıştır. Henüz o zamanlarda bile okul müdürünü bakanlığa şikâyet eden uzunca dilekçeler yazmıştır.
Öğretmen olduktan sonra, mesleğinin ilerici karakterinin önemli bir temsili oldu. Bunu aynı zamanda edebiyatıyla tüm topluma aktardı. Uzun yıllar TÖS`te verdiği mücadele onu sıkıyönetim mahkemelerine kadar götürecekti. Nice romancı düşsel dünyalar yaratıp orada kulaç atarken, romanlarıyla gerçeğin içindeki insanı bir acımasızlığın batağından kurtarmak adına savaşım verdiğini görürüz Baykurt´un. Onun bütün romanlarındaki örgü, insanın daha güzel dünyada yaşaması uğruna verilen savaşımın önemli bir halkasıdır. Bu nedenle köylüyü, onun devletle kurduğu ilişkiyi hatta dönem hükümetinin hicviyesini de bolca barındırır romanları…
Baykurt`un eylemi, inancı ve buna göre yaşadığı hayatı TÖS`te verdiği devrimci öğretmen mücadelesi, romanının hep bir adım önündedir. Yetmiş senelik hayatında, baskı ve zulme karşı hep direncin ve kararlılığın temsili olmuştur. Bugünden bakınca onun sözleri kırk yıllık kesintisiz bir mücadeleye selamdır. Mesela gençliğin meşru mücadelesini şu sözlerle selamlamıştır:
“…Dünyada ve bizde gençlik adaletsizliğe başkaldırmaktır. Onu “Demokratik Üniversite!” “Halka dönük üniversite!” haykırışlarının altında yatan temel istek, bu yamuk, bu adaletsiz durumun değiştirilmesidir. Üniversiteler, bunlara eğilmediği, bunlara çözüm aramadığı gençlerin sabrı taşmış, sonunda sokağa düşmüş ve eyleme geçmişlerdir. Bu anlaşılmadıkça, bu değişiklik yapılmadıkça, gençliğin bilime ve tarihe uygun savaşı sürüp gidecektir. Bu yüzden biz gençlerimizi anlamakta onları doğru yolda görmekteyiz. Bunu copla, gaz bombasıyla, durdurmaya kimsenin gücü yetmeyecektir…” ( Kayseri 2. Olağan TÖS Kurultayı- 7 Temmuz 1969)
Sıkıyönetim komutanlığında verdiği 190 sayfalık savunmayı, “Eğer Almanya`ya Hollanda`ya işçi olarak götürülen on bin öğretmeni geri getirecekse burada olmam, kalabilirim” diye noktalar. Çünkü mesleğine başta kendisinin saygı duyuyor oluşu, yokluk ve yoksulluklar içinden Köy Enstitüsü`nde başlayıp, TÖS`e kadar ilerleyen sürecinde hep dimdik ayakta kalmasını sağlamıştır. Öğretmen olmanın ona biçtiği “ilerici”, “aydın” duruşu layığıyla taşımak, hayatının neredeyse en önemli gayesidir. Bir de kendi hocalarına layık olmayı ekler buna.
Bütün bunlar ona uzun yıllar memleket hasreti yaşattı… Sürgün yıllarında edebiyat çalışmalarını sürdürürken bir yandan memleketindeki her isyana ses kattı yine de. Ama gurbetliğin sitemini etti pek çok kez. Mesela Umutcuk şiirinde “Bir umut beni de seven bulunur” der. Oysa zaten hiç vazgeçmemiştir, öğrencileri, mücadele arkadaşları ve mücadelesinin yolunu aydınlattığı insanlar onu sevmekten. Fakir hoca, vicdanın, yoksulluk ve baskı altında kıvranan bir halkın belki de kırk sene sonrasına uzanırcasına yazdı, söyledi, mücadele etti. Ettikçe de ümitlendi… Şimdi belki de genç meslektaşları ya da adayları onu böyle okuduğunda en azından bildiğinde adını, O gene bir vazifeyi gerçekleştirmiş olacak.
Kafa tutarcasına haykırıyordu, elbet geçer diyordu bu günler. Umut oluyor, sese ve yüreğe karışıyordu. Bir yol tasvir ediyordu, kâh ışıklı kâh karanlık ama ille de yürü diyordu… O uzun yolları, o yoldan geçenleri, arkasına alıp daha gür bağırıyordu insanlığın kurtuluşunu. Onu ölümünün 13. yılında o yoldan anımsamak ondandır;
“…Ne çalışmanın köleliği, ne işsizlik cehennemi
Ne beylik ne paşalık,
Bir büyük sofrada kurulmuş insanların kardeşliği
Tokluğa özgürlüğe içeceğiz şaraplarımızı akşamında
Yüzyıllardan binyıllardan, nice yiğit canların kurban gittiği bu büyük yol
Uzaklardan çok uzaklardan geliyorlar…” (Bir Uzun Yol)
(Arkadaş Dergisi, Kasım 2012 sayısından)












