Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız’ın “BİLGESAM Raporu Liberal Soslu Güvenlik Siyasetini Öneriyor” başlıklı açıklama metni
Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) tarafından hazırlanan “Terörle Mücadele Stratejisi” Raporu basına yansımış ve özellikle “terörle mücadele” adı altında eğitim alanına yönelik son derece tartışmalı öneriler ileri sürülmüştür.
BİLGESAM raporunun “Eğitim Stratejisi ve Projeler” başlığı altında ileri sürülen görüşlerin, eğitimin amaçları ile bağdaşması mümkün olmadığı gibi, eğitim bileşenlerini, özellikle öğrencileri potansiyel tehlike olarak gören bir yaklaşımın benimsenmiş olması düşündürücüdür.
Raporda okullarda kişilik takip birimleri oluşturulması ve “potansiyel risk taşıyanlara” özel ilgi gösterilmesi ifadesine yer verilerek, istihbarat faaliyetlerinin okullara, sınıflara kadar girmesi önerilmektedir. Bu önerinin gerekçesinde yer alan “çocuklarımızın varsa, kişilik bozuklukları takip edilmeli, sorunları olanlara profesyonel destek sağlanmalı, sorun olmasa bile sağlıklı kişilik oluşumu için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Bu yapılamadığı takdirde problemli çocukların örgütün kontrolünde tehlikeli insanlar haline gelmelerinin önlenmesi kolay değildir” ifadesi, bütün öğrencileri potansiyel tehlike olarak görmenin ve öğrencileri tek tek takip etmenin ve fişlemenin önü açılmak istenmektedir.
Raporda bölgede eksik olan öğretmen kadrolarının doldurulması, kalifiye öğretmen ve idareci eksikliğinin giderilebilmesi için tecrübeli olan öğretmen ve idarecilerin de bölgede görev yapmalarının sağlanması, bu amaçla bir rotasyon sisteminin geliştirilmesi, bölgeye atanan öğretmenlerin bölgede en az 5 yıl süreli olarak görev yapmalarının sağlanması, bölgede görev yapan öğretmenlerin meslek içi eğitimlerle bilgi ve becerilerinin geliştirilmesi vb gibi önerilerin, söz konusu eksikliklerin tamamlanması için değil, sadece “terörle mücadele” adına önerilmesi ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Raporun tümü göz önüne alındığında eğitimin alt yapısına ve niteliğine ilişkin düzeltme önerilerinin eğitim hakkı açısından değil bölgede Kürt kimliğine dayalı politizasyonun önüne geçilmesinde bir araç bağlamında sıralandığı görülmektedir.
Raporda “toplumsal empatinin geliştirilmesi”, Kürtlerle Türkler arasındaki ortak değerlerin, ortaklıkların ön plana çıkarılması, Kürtçe konuşma ya da Türkçeyi aksanlı konuşma gibi nedenlerle damgalama, dışlamanın önüne geçilmesi, Kürt olmayan vatandaşlarda görülen Kürtler hakkındaki yanlış kanaatlerin düzeltilmesi, Kürtçenin okullarda seçmeli ders olarak öğrenilmesi, yaygın olarak talep edilen kültürel hakların karşılanması gibi olumlu sayılabilecek önerilerin de raporun bütünü içinde değerlendirildiğinde, “güvenlik siyaseti”ne hizmet ettiği belirtilebilir. Nitekim bir yandan bu tür olumlu öneriler sıralanırken diğer yandan da halkın olası bir politik tutum geliştirmesini önlemeye ya da var olanı ortadan kaldırmaya yönelik, çoğu günümüze değin çeşitli şekillerde zaten dile getirilmekte olan anti demokratik “önlemler” önerilmektedir.
Bu bağlamda raporda dikkat çeken başka bir husus da, aynı amaçla dinin politik bir araç olarak kullanılmasının önerilmesidir. Örneğin varsa din dersi öğretmeni açıklarının kapatılması, liselerde din dersinin isteğe göre daha ağırlıklı hale getirilmesi, Cuma hutbelerinin halkın konuştuğu dilde verilmesi, “diyanet faaliyetlerinin kapsamlı olarak sürdürülmesi, “kırsalda öğretmen ve din görevlileri arasında işbirliği ve kaynaşma sağlanması” gibi önerilere yer verilmektedir.
Raporun başka bir bölümünde dile getirilen ve Kürtlere “nüfus planlaması” uygulama anlamına gelebilecek öneriler de dikkate alındığında, aslında BİLGESAM’ın raporunun, Kürt kimliği eksenli politizasyonun önüne geçmek için 80 yıldır resmi gayri resmi devlet kurumları ve şahsiyetlerce hazırlanan raporların tekrarından başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Bir yandan istihbarat ağları güçlendirilecek, ilköğretim öğrencisi çocuklar bile takibe alınacak, “örgütle bağı bulunduğu” tespit edilen öğretmenlerin işine son verilecek, diğer yandan da Kürt vatandaşlara “devletin şefkatli eli” uzatılacak. Bölgeye ehil kamu görevlileri gönderilecek, bölge sürgün yeri olmaktan çıkarılacak vs.
İyi de halkı bir yandan polisiye tedbirlerle canından bezdirip, bir yandan dini araç olarak kullanıp diğer yandan da devletin şefkatli ellerine teslim olması beklenen, bunun için artık inkar edilmesi, engellenmesi mümkün olmayan kimi taleplerini kabul etmekten başka çare olmayan bir güruh yerine koyma yaklaşımının sorunu çözmediği, aksine derinleştirdiği hala anlaşılmadı mı? Aralara bazı insancıl önerilerin serpiştirilmiş olması bu gerçeği değiştirir mi? Asıl çözümün halkın sesine kulak vermek, taleplerini, insan olmalarının, kültürel dilsel haklar gibi kimi kolektif haklara da sahip bulunmalarının sonucu olarak kabul etmekten geçtiği görülmelidir.











