Eğitim Sen Genel Eğitim Sekreteri İsmail Sağdıç`ın Demokratik Üniversite Sempozyumu Açılış Konuşması
Yükseköğretim sistemini yeniden yapılandırma tartışmaları hemen her dönem hükümetlerin ve üniversitelerden sorumlu kurumların önde gelen gündem maddelerinden birini oluşturmuştur. Üniversitelerde akademik bilimsel ortamın, idari işleyişin, üniversite özerkliğinin ve mevcut üniversite sisteminin demokratikleşmesi gibi konular gerek üniversite içinde, gerekse üniversite dışında oldukça yoğun tartışmaları beraberinde getirmektedir.
Üniversiteler, her dönem devletin ve diğer egemen güçlerin egemenliği altına alınmaya çalışılan, egemen sistemin çıkarları doğrultusunda şekillendirilen kurumlar olmuştur. Bilginin üretildiği ve toplumsallaştırıldığı alanlar olan üniversitelerin toplumdaki dönüştürücü gücü, sahip oldukları bilgi ve sürekli gerçeği arama uğraşıyla birlikte sisteme eleştirel bir yerde konum alabilmeleri ve üniversite bileşenlerinin taşıdıkları ilerici potansiyel gibi özellikleri, üniversitelerin egemen sınıflar tarafından sürekli baskı ve denetim altında tutulmasına yol açmıştır.
Uzun bir süredir Türkiye`de, üniversitelerde piyasanın egemenliği ile pekişen yeni bir tahakküm düzeninden bahsetmek mümkündür. Üniversitelerin piyasanın kurallarına göre yönetilmesi, her ne kadar bu süreç “özgürlük ve özerklik” kavramları eşliğinde yapılıyor olsa da, mevcut baskı ve denetim mekanizmalarını kullanmaktan geri durmamaktadır.
1980`lerde uluslararası sermayenin öncülük ettiği, sermayenin her alanda koşulsuz egemenliğini hedefleyen gelişmeler, üniversiteleri de etkisi altına almıştır. “Küreselleşme” adı altında popülerleştirilen bu süreç, üniversitelerin toplum ve genel olarak insanlık yararına bilgi üretme ve yayma diye tanımlana gelen geleneksel işlevlerinden uzaklaşarak, sermayenin güdümüne girmesine yol açmaktadır. Üniversiteler, neoliberal piyasa ideolojisinin rekabetçi mantığının içine çekilerek, “rekabet edilebilirlik”, “etkinlik”, “kendi kaynaklarını yaratma” gibi kavramların egemen olduğu yeni bir kültürün etkisi altına girmektedir.
Söz konusu yeni kültür, üniversitelerin örgütlenme ilkelerini de değiştirmiş, üniversiteler, geleneksel kavramlar olan özerklik, akademik özgürlük yerine, işletme terimlerinin kuşatması altında bir örgütlenmeye yönelmiştir. Bu çerçevede üniversitelerin bilim üretme ve eğitim verme işlevleri sermayenin ihtiyaçlarına göre oluşturulmaya ve uyarlanmaya çalışılmıştır.
Neoliberal ideoloji doğrultusunda, eğitimin kamusal niteliği tartışmaya açılarak, eğitimin bireysel getirisinin karşılığı olarak paralı eğitim gündeme getirilmiştir. Tüm dünyada uygulanan neoliberal politikalarla devletin diğer kamu hizmetleri alanında olduğu gibi üniversitelere sağladığı kaynaklar adım adım azaltılarak paralı eğitimin önü tamamen açılmıştır. Üniversiteler, piyasa ilişkileri içinde birer işletmeye dönüşerek/dönüştürülerek bu sürece eklemlenmektedir. Üniversite özerkliği kavramı, üniversitelerin ticari bir işletme gibi “kendi kendilerini finanse etmesi” şeklinde anlaşılmaya başlanmıştır. Üniversitelerde piyasanın istekleri doğrultusunda proje üretimi ve bilgi pazarlanması çok yaygın bir uygulamadır.
Eğitimin kamusal niteliği ve kamu fonlarıyla herkese parasız sunulabileceği yadsınmaktadır. Üniversitelerin, her türlü üretimini, varlığını satarak ve kiralayarak piyasa ilişkisi içine girdiğinde özerkleşebileceği iddia edilmektedir. Dünyada üniversitelerin önemli bir bölümü bu mantıktan hareketle, piyasa mantığı çerçevesinde işleyen kurumlara dönüşmüştür.
Benzer bir gelişme 12 Eylül darbesi ile yaşama geçirilen baskıcı ve otoriter YÖK düzeni aracılığıyla Türkiye`nin üniversite sistemini de etkisi altına almıştır. Üniversiteyi bir işletme, öğrenciyi de müşteri olarak gören neoliberal yaklaşım, kurumsallaşma açısından Batı üniversitelerine göre oldukça geri bir durumda olan Türkiye üniversiteleri üzerinde giderilmesi güç sorunlara yol açmıştır.
Özellikle 90`ların ikinci yarısından sonra üniversiteler, giderek artan bir biçimde mali baskı altına alınarak, piyasanın istediği yönde şekillendirilemeye çalışılmakta, piyasayla ortak çalışmalar yapmaya zorlanmaktadır. Bu ortak çalışmanın ürünü ülkemizde vakıf üniversiteleri olmuştur. Devlet bütçesinden ihmal edilemez büyüklükte ödenek alan vakıf üniversiteleri gelişime açık, ayrıcalıklı kurumlar kimliğini kazanmıştır. Vakıf üniversiteleri mevcut haliyle yükseköğretim sistemimiz içinde büyük bir eşitsizlik yaratmaktadır. Toplumda eşitsizlikleri azaltması gereken yükseköğretim sistemi, vakıf üniversiteleri aracılığıyla üniversiteye girişten mezuniyet sonrası istihdam olanaklarına uzanan eşitsizlikleri artıran bir araç haline gelmiştir. Bu eşitsizliğin doğmasına ve büyümesine devlet politikaları hizmet etmektedir.
Bütün bunlardan belki de daha önemlisi, üniversitelerde toplumsal faydanın tamamen göz ardı edildiği bir yükseköğretim sisteminin yerleşiklik kazanacak olmasıdır. Gerek öğretim elemanlarının yaptıkları bilimsel çalışmalar, gerekse öğrencilerin aldıkları eğitim-öğretim, bireysel faydayı en çoklaştırma doğrultusunda tasarlanacaktır. Öğretim elemanları kendilerine en yüksek kazancı getirecek alanlar üzerinde odaklanacak, öğrenciler/müşteriler de büyük meblağlar karşılığında satın aldıkları hizmetin karşılığını kısa zamanda yüksek kazanç getirecek işlere yönelerek elde etmekte herhangi bir sakınca görmeyeceklerdir. Bu arada toplumun uzun dönemli gelişiminin hangi doğrultuda olması gerektiği, bireylerin toplumsal değişim süreci içindeki yerleri ve dolayısıyla toplumsal sorumlulukları tamamen gündemin dışına kayacak, eğitimde toplumsal fayda ilkesi gelecek nesillerin anlamakta güçlük çekeceği bir kavram haline gelecektir.
Eğitim-Öğretimde Özerklik ve Özgür Düşünce
Eğitim, öğretim ve araştırma hakkı, ancak akademik özgürlüğün ve üniversite özerkliğinin bulunduğu bir ortamda tam olarak kullanılabilir. Akademik-sanatsal özgürlük; bilim insanlarının mevcut egemen öğretiyle kısıtlanmayan, öğretim, ifade ve tartışma özgürlüğünü ifade eder.
Özerklik; üniversitelerin akademik çalışmaları, işleyiş kuralları, yönetimleri ve diğer faaliyet alanları bakımından kendi iradeleriyle oluşturdukları organlar eliyle kendi kendilerini yönetmeleridir. Ancak ülkemizde başta YÖK düzeni olmak üzere, tüm siyasi iktidarlar üniversiteleri kendi egemenlikleri altına almaya çalışmışlardır. Üniversiteler üzerinden yürütülen tartışmalarda üniversitelerimiz, üniversite çalışanları ve öğrenciler zarar görmekte, özerk-bilimsel-demokratik üniversite talebi dikkate alınmamaktadır.
AKP ve YÖK Sistemi
Toplumsal bir hak olan eğitim hakkının yine toplumsal kaynaklara dayalı olarak karşılanması gerekirken, “kamu hizmetlerini özelleştirme” yönünde gelişen neoliberal süreç, AKP Hükümetinin programına ve uygulamalarına da aynen yansımıştır. AKP Hükümeti, eğitimin sorunlarına çözüm bulmanın piyasa ilişkileri içinde daha fazla yer almakla mümkün olduğunu iddia etmektedir. Böylece, hemen her fırsatta karşılıklı açıklamalar yapan YÖK ile AKP Hükümeti, söz konusu paralı eğitim ve üniversite sisteminin tamamen ticarileştirilmesi olunca aynı noktada buluşmaktadır. Bu ortaklaşmayı saptamanın ve seslendirmenin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
Öte yandan AKP, iktidara geldiği tarihten bu yana neoliberal demokrat söylemi sayesinde, yerleşik düzenin sermaye ile sorun teşkil eden kısımlarını törpülemeye olan imanını konu YÖK sistemine geldiğinde de tazelemiştir. 2002 yılından bu yana YÖK üzerinden geliştirdiği yükseköğretim sistemi eleştirisinde AKP`nin konuyu bir yandan ticarileşmeye diğer yandan da dinselleşmeye havale ettiği görülmektedir. Sermayenin talep ettiği neoliberal üniversite reformlarına AKP`nin ön şartının konuyu yine türban noktasına odaklamak olduğu anlaşılmaktadır. AKP`nin YÖK ve üniversite sistemi açısından özgürlükçülüğü, dinsel talepleriyle biçimlenmiştir. Bu anlamıyla AKP`nin YÖK eleştirisi ve alternatif önerisi, en az YÖK`ün kendisi kadar sorunludur. Eğitim Sen olarak biz, ne YÖK`e ne de AKP`ye mahkum edilen bir üniversitenin yanındayız. Biz, demokratik, kamusal ve özerk üniversite arayışımızı sürdüreceğiz. Bu sempozyumun da bu amaca hizmet edeceğini biliyoruz.
YÖK`ün Stratejisi
İlginç olan bir diğer nokta ise, az önce de belirttiğim üzere sermaye ile YÖK arasında AKP`nin taleplerini dışarıda bırakacak bir piyasa uzlaşmasının kurulmak üzere olduğudur. YÖK, üniversitelerde sermaye kesiminin piyasalaştırmayı talep ettiğini bilmekte ve AKP`nin bu talep üzerinden daha fazla kazanım elde etmesi noktasında kendi ayakta kalma stratejisini geliştirmektedir.
YÖK tarafından hazırlatılarak 3 Temmuz 2006`da kamuoyunun bilgisine sunulan ve tartışmaya açılan Yüksek Öğretim Stratejik Planı, sanıyoruz ki bu uzlaşma stratejisini açıktan gözler önüne sermiştir.
Türkiye`nin gündeminde hızla çıkarılan yasalarla biraz gölgede kalsa da yine de hepsine ruh veren hakim yaklaşımın dile getirildiği ve halen mecliste bekletilen Kamu Yönetimi Temel Yasa Tasarısı Taslağı ile Yüksek Öğretim Stratejik Planı karşılaştırıldığında; bakış açısı, yöntemsel yaklaşım ve dil bakımından son derece örtüşen bir durum ortaya çıkmaktadır. Günümüzdeki Hükümet – YÖK gerginliği ya da çatışmaları bu örtüşen durumda iyice anlamsızlaşmaktadır. Yeni liberalizmin ekonomi politikaları ve kamusallığı mahkum eden perspektifi, bürokratik olsun siyasi olsun egemen toplumsal düzeyleri tartışmasız aynı hedefe doğru kolaylıkla yönlendirme gücüne sahiptir.
Türkiye`de bilimsel üretkenliğin, akademik özerkliğin önünde bir engel olarak yükselen yüksek öğretim sisteminin egemen kapitalist sınıfın temel gereksinimleri doğrultusunda yeniden biçimlendirilmesi arayışlarını simgeleyen söz konusu Yüksek Öğretim Strateji Raporu, bu anlamda üzerinde önemle durulması gereken bir metindir.
Son olarak, bu açılış konuşmasında da ifade etmek istediğimiz üzere, hükümet, yükseköğretime yeterli kamusal kaynakları aktarmamakta, genç nüfusu için üniversite sorununu çözememekte, bu ortamda vakıf üniversitelerinin sayısı artmakta, üniversite eğitimi ancak parası olanların satın alabileceği bir özel hizmet haline gelmekte, deyim yerindeyse toplumda var olan eşitsizlikler, yükseköğretimdeki fırsat eşitsizlikleri yoluyla derinleştirilerek pekiştirilmektedir. Tefeciye, faizciye dünyadaki en yüksek reel faizi ödeyen, sıra üniversitelere gelince elini sıkılaştırmaktadır.
Bütün bu sorunların etkisini artarak gösterdiği, hem öğrenciler, hem akademisyenler hem de diğer toplumsal kesimler üzerinde yükü taşınmaz duruma getirdiği göz önüne alınırsa, bugün ve yarın gerçekleştireceğimiz Demokratik Üniversite Sempozyumu`nun önemi bir kere daha anlaşılacaktır.
YÖK ve siyasal iktidarın temsil ettiği anlayışlar üniversitelerimizden ellerini çekmeli, özgür bilim ve sanat, demokratik-katılımcı yönetim ve özerk-bilimsel üniversite anlayışının hayata geçirilmesi için çaba harcanmalıdır. Üniversitelerimiz ancak o zaman demokratik işleyişin egemen olduğu, bilimin özgürce üretildiği kurumlar olabilir. Bunun için öncelikle, üniversiteler siyasal iktidarların etki alanında olmaktan çıkarılmalı, üniversitelerin tüm kurumlardan, siyasi iktidardan ve sermayeden bağımsız olarak kendi kararlarını almaları sağlanmalıdır. Bilimin özgürleşmesi, kamusal, özerk ve demokratik bir üniversite anlayışı ancak bu koşullarda yaşatılabilir.
Üniversitelerin sorunlarını, akademisyenlerin, idari personelin, araştırma görevlilerinin sorunlarını ele alan bir sempozyum, aynı zamanda sistemin yenilik adı altında üstümüze sürdüğü dayatmalar karşısında teoride de pratikte de mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Sempozyumun bu amaca hizmet edeceğini düşünüyor ve sağlıklı tartışmaların yaşanacağı, bilgilendirici ve çözüm üretici bir sempozyum dileğiyle sizleri selamlıyorum.
Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer`in Demokratik Üniversite Sempozyumu Açılış Konuşması
Değerli Bilim İnsanları, Değerli Konuklar,
Eğitim Sen Genel Merkezi tarafından düzenlenen “Demokratik Üniversite Sempozyumu”na katılan herkesi, Eğitim Sen Merkez Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum, hoş geldiniz.
Türkiye`de yıllardır artan eğitim sorunlarına çözüm üretilmemekte, bunun yerine sorunların çözümü başka alanlara havale edilmektedir. 1980`li yıllardan bu yana eğitimin bütün kademelerinin sorunları “piyasa”ya havale edilmiştir. Eğitimin ve bilimin “paraya dönüştürülebileceği” yaklaşımı, 1970`li yılların ortalarında yeniden keşfedilmiş ve tüm eğitim kademelerinde yaygınlaşan paralı, piyasacı eğitim anlayışı, önce üniversiteleri ve sonrasında tüm eğitim sistemini sarıp sarmalamıştır.
Piyasa üç soru sorar; ne üretilecek, nasıl üretilecek ve ne kadar üretilecek? Asla kimin için sorusunu sormaz. Bu ilkelerle yetiştirilen genç kuşakların otorite altında tutulmasını kolaylaştırır. İşte bugünkü ortamda otoritenin her şeyi belirlemesinin, robotlar haline gelmemizin 12 Eylül`ün bu türden etkilerinin sonucu olduğunu, hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir.
Üniversitelerin piyasanın ihtiyaçlarına uygun olarak uluslararası şirketler ve yerli ortaklarıyla yakın ilişkiler kurması, onların ihtiyaç duyduğu konularda araştırma-geliştirme (AR-GE) projeleri hazırlamaları, teknolojik açıdan donanımlı, altyapı sorunları az çok çözülmüş devlet üniversitelerinin bu şirketlerin yan kuruluşları haline getirilmesi, devlet üniversitelerine kaynak olmadığı gerekçesiyle bütçeden ayrılan pay düşürülürken özel üniversiteler ve vakıf üniversitelerinin teşvik edilmesi, bedava arazi tahsis edilmesi, en yetenekli ve başarılı öğrencilerin daha üniversite sıralarındayken bu şirketlerin elemanları olarak çalışmaya teşvik edilmesi istenmektedir. Bilimin işlevinin ve amacının, şirketlerin daha çok kar etmesi için yeni teknolojiler üretmekle sınırlandırılması, devletin ideolojik ihtiyaçlarına uygun olarak üniversitenin sözde bilimsel araştırmalar yapıp raporlar hazırlaması bugün üniversitelerimizin önüne konan öncelikli görevlerdir.
Değerli Konuklar,
12 Eylül sonrası hükümetlerin ve YÖK`ün üniversitelere yönelik karar ve düzenlemelerinin kapsam ve içeriği buna uygun olarak şekillenmiştir. Birçok uluslararası şirket ve onların ülke içerisindeki yerli ortaklarıyla “bilimsel araştırma, teknolojik geliştirme” adı altında projeler hazırlanmış ve uygulamaya konmuştur. Birçok konferans, sempozyum ve uluslararası ölçekte düzenlenen toplantılarla üniversitenin ufku, kapitalist sömürü sisteminin, kar ve rantı artırmaya dönük girişimleriyle sınırlanmıştır. Her tür bilimsel-teknik gelişme, sermaye düzeninin ihtiyaçlarını karşıladığı oranda geçerli ve yararlı sayılmış; toplumun çıkarına hiçbir proje oluşturulmasına izin verilmemiş, bu tür girişimler ya finanse edilmeyerek, ya da baskı altına alınarak engellenmeye çalışılmıştır.
Türkiye üniversitelerinde, sermayenin üniversiteyle kurduğu ilişkinin özü, egemen sınıfların tarih boyunca bilim ve üniversiteyle kurduğu ilişki ve ona yüklediği anlamdan farklı olmamıştır. TÜSİAD`ın dönem dönem hazırladığı üniversite raporlarında ortaya konan anlayış; YÖK`ün hazırladığı raporlarda dile getirdiği düşünceler; hükümetlerin programlarında belirledikleri hedefler; rektörler, dekanlar, üniversite ve fakülte yönetimlerine egemen olan anlayış, özünde aynıdır.
Son yıllarda, sermayenin üniversiteye yönelik taleplerini karşılamakta yetersiz kaldığı için egemenler tarafından da sıkça eleştiriye tabi tutulan YÖK, buna rağmen, üniversite politikasını üniversitelilerin taleplerini ve halkın ihtiyaçlarını gözeterek değil, egemenlerin beklentilerine göre belirlemiştir. Bu anlamda son 27 yılda üniversitelerimizde çok şey değişmiştir. Değişmeyen tek şey, üniversitelerimizi kuşatan anti demokratik, otoriter yönetim zihniyetidir.
Değerli Konuklar,
Sermaye-üniversite ilişkisi temelinde üniversitelerin yeniden yapılandırılmasının temel dayanağını oluşturan kurum YÖK`tür. YÖK, yetkileri ve uygulamaları yönüyle uluslararası sermaye ve onun yerli işbirlikçilerine hizmet edecek şekilde örgütlenmiştir ve hakkını yemeyelim bugüne kadar bu konuda hizmette kusur etmemiştir.
YÖK, kuruluş amaçlarına uygun olarak üniversiteyi bilimsel eğitimden ve bilim insanı niteliği taşıyan öğretim kadrolarından temizlemeye yönelik yoğun bir çaba içerisindedir. Üniversitenin idari ve akademik yönetiminde, egemen sınıfın ideolojik hakimiyetine halel getirmeyecek bir kadrolaşmayı ve kurumlaşmayı titizlikle uygulamıştır. Kimi zaman bir istihbarat örgütü olarak yönetenlere hizmet etmiş, kimi zaman da, devletin üniversitelerdeki militarist baskı aygıtı olarak işlev görmüştür. Çıkardığı yönetmelikler ve genelgelerle, öğrenci, öğretim üyesi, araştırma görevlileri ve üniversite çalışanlarının üzerinde “Demokles`in kılıcı” gibi durmuştur.
Üniversitelerimizde birbiri ardına patlayan yolsuzluk skandalları, akademik yükselmelerde ve idari görev verişlerde “kendi adamını kayırma” gibi usulsüzlükler, üniversite yönetimleri ile ters düşen öğretim üyeleri üzerinde baskı kurulması gibi uygulamalar; demokratik üniversiteye anlayışıyla taban tabana zıt, kastlaşmış yönetim yapısından beslenmektedir.
Hükümet ise YÖK`le çatışmasını üniversite üstünden de bir iktidar kavgasına dönüştürmüş, üniversiteyi mali bakımdan ve kadro bakımından kuşatarak kendi amaçlarına varmaya çalışmaktadır. Bu çatışmanın tüm yükü, hükümet, YÖK ve üniversite yönetimleri tarafından, genç akademisyenlerin, araştırma görevlilerinin üzerine yüklenmiş, onlara yeni kadrolar açılması ve iş güvencesine sahip olarak çalıştırılmaları sürekli engellenmiştir. Son yıllarda giderek yaygınlaşan asistan kıyımlarının artması, üniversitedeki keyfiyetin hangi boyutlara vardığını görmek açısından önemlidir. Bırakalım üniversiteyi bitirmiş gençlerin üniversitede kariyer yapmaya teşvik edilmesini, doktorasını tamamlayan araştırma görevlileri kendi istekleri dışında üniversite sisteminin dışına itilmektedir.
Üniversitelerin akademik, idari ve mali yönetimi en geniş anlamıyla üniversitelilerin ve halkın talep ve ihtiyaçlarından tamamen kopuk bir şekilde yürütülmektedir. Üniversitelerimizdeki eğitim ve bilimsel üretim süreçleri, üniversiteye ayrılan kaynaklar ve bu kaynakların kullanım biçimleri, sermayenin ve “ulusal çıkarlar” adı altında egemen sınıfların ihtiyaç ve isteklerine göre yönlendirilirken, üniversite bileşenleri yönetim mekanizmalarından sürekli olarak dışlanmaktadır. Üniversitelere yerleştirilen hiyerarşik, anti-demokratik yönetim mekanizması üniversitelerin egemen sınıfların denetimi altına alınmasına hizmet etmektedir. YÖK ve üniversite yönetimleri, ellerindeki yetkilerle üniversiteler üzerinde, baskı ve denetim kurup, otoriter bir iktidar rejimi oluşturmaktadır. Bu iktidar rejimi üniversitelerdeki demokratik hakları kısıtlamakta, akademik-bilimsel özgürlüğü ortadan kaldırmakta, üniversitenin toplumla bağını koparmakta, üniversite eğitim ve bilim faaliyetlerinin egemenler lehine yönlendirilmesine olanak sağlamaktadır.
Yıllardır yükseköğretim sisteminde yaratılan değişimin bir sonucu olarak üniversitelerimiz birer ticarethane gibi işletilmiş, içten içe eritilerek kamusallığı yok edilmiştir. Üniversitelerimize sahip çıkmak, onları birer bilim yuvası haline getirebilmek için atılacak ilk adım, üniversitelere hakim olan YÖK düzenine ve YÖK`ü kullanarak üniversitelere hakim olmak isteyen siyasal iktidarın politikalarına karşı durmaktır. Bu nedenle üniversiteler öncelikle siyasal iktidarların etki alanında olmaktan çıkarılmalı, üniversitelerin tüm kurumlardan, siyasi iktidardan, sermayeden ve onun uzantılarından bağımsız olarak kendi kararlarını almaları sağlanmalıdır. Bilimin özgürleşmesi, kamusal, özerk, bilimsel ve demokratik bir üniversite anlayışının hayata geçirilmesi ancak bu koşullarda yaratılabilir.
Bu sempozyumun yükseköğretim sisteminde yaşanan sorunları irdeleyerek, yaşanan deneyimler ve çözüm önerileriyle birlikte tartışacağına inanıyoruz. Hepsi birbirinden değerli bilim insanlarımızın ve yurt dışından gelen konuklarımızın katkılarının, demokratik üniversite mücadelemizi zenginleştireceğine, üniversitenin ve üniversite bileşenlerinin sorunlarının çözümüne yönelik bir adım olacağına olan inancımla hepinizi bir kez daha selamlıyor, kolaylıklar diliyorum.











