Eğitim Hizmetlerinin Özelleştirilmesi ve Neo – Liberalizm Türkiye Deneyimi

Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer tarafından 4-6 Mayıs 2006 tarihlerinde Atina`da gerçekleştirilen Avrupa Sosyal Forumu`nun “Başka Bir Eğitim Mümkün” başlıklı oturumunda sunulan tebliğdir.

Değerli Avrupa Sosyal Forumu katılımcıları,

Evrensel bir hak olarak sözleşmelerde ifadesini bulan eğitim hakkı, günümüzde büyük tehditlerle karşı karşıya. Bu tehditlerin en başında, eğitimi herkes için parasız, kamusal bir hak olarak ele alan sosyal devlet anlayışının kapitalizmin bugün ulaştığı küreselleşme evresinde artık kabullenilemez bir olgu olarak görülmesi geliyor. Diğer bir deyişle eğitim hakkı, piyasanın acımasız rekabet koşullarına terk ediliyor; evrensellik niteliği tahribata uğratılıyor. Bu, çok kapsamlı ve tarihsel kökleri olan bir ideolojinin büründüğü yeni bir biçimden başka bir şey değildir. Bu ideoloji ise neo-liberalizmdir. Eğitim alanında özellikle kapitalizmin çevre ülkelerinde uygulamaya konulmak istenen program; özelleştirme, kuralsızlaştırma, sözde yerelleştirme uygulamaları bağlamında neo-liberalizmin programıdır. Bu bakımdan kısaca neo-liberalizme değinmek gerekmektedir.

Neo-liberalizm, eğitimde özelleştirme uygulamalarının anlamını kavrayabilmek açısından anahtar bir kavramdır. “Piyasa iyidir, ona yapılan müdahale ise kötüdür” anlayışını savunan neo-liberaller için artık eğitim hizmeti, kamusal olmaktan çıkarılması gereken, diğer bir deyişle özelleştirilmesi savunulan bir ayrıcalık olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Bütün bu görüşler, ilginçtir ki Dünya Bankası`nın, OECD`nin ve İMF`nin eğitime ilişkin hazırladığı raporlarda da yer almış ve dış borç batağına saplanmış kapitalizmin çevre ülkelerinde (Türkiye örneğindeki gibi) kamusal eğitim hizmetinin özelleştirilmesi, yapısal uyum programlarının en önemli unsurlarından biri haline gelmiştir. Özellikle yapısal uyum programlarında, üniversite eğitiminin bireysel getirisinin toplumsal getirisinden daha fazla olduğu vurgulanmış ve böylece üniversite eğitimi talep eden kesimlerin bu hizmetin karşılığını ödemesi ve devletin bu alandan elini çekmesi önerilmiştir. Bu öneriler sadece teoride de kalmamış, Türkiye gibi azgelişmiş ülkeler için yapısal uyum kredilerinin verilip verilmemesini belirleyen temel kriter olmuştur.

Bu ölçütler çerçevesinde belirlenen politikalar, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yürürlüğe konmuş ve kamu harcamaları içinde eğitime ayrılan pay giderek azalmıştır. Sözgelimi; Washington`da bulunan Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre; 1990-1995 yılları arasında bazı Afrika ülkelerinde İMF tarafından uygulanan “yapısal uyum programları” sonucunda 5 yıl içinde eğitim hizmetine bütçeden ayrılan pay %35 oranında gerilemiştir. Bu oranlar, İMF programlarının uygulandığı tüm gelişmekte olan ülkelerde gözlenmektedir. Kamusal nitelikli parasız eğitim hakkının tasfiye edilmesi ile birlikte, eğitimin piyasa şartlarına terk edilmesi amaçlanmış ve sermaye grupları eğitim alanını yeniden kar getiren bir sektör olarak görmeye başlamışlardır. Sonuç olarak yapısal uyum programları, Türkiye gibi ülkelerde eğitim hakkını olumsuz yönde etkilemiş ve eğitimin niteliğinin düşmesine neden olmuştur. Eğitim sistemi daha da adaletsiz bir yapıya kavuşmuştur.

Bir diğer önemli nokta da, İMF`nin yapısal uyum programları ile gelişmekte olan ülkelerde piyasa şartlarına terk etmeyi amaçladığı eğitimin sorunlarının özelleştirme ile çözülemeyeceğinin görülmek istenmemesidir. Bu konuda sendikamız Eğitim Sen`in gerçekleştirdiği eğitim anketinin verileri oldukça anlamlıdır. Türkiye`de öğretmenlerin %66`sı uygulanan ekonomi programının, yani İMF`nin eğitimde özelleştirmeyi amaçlayan yapısal uyum programının Türkiye`nin sorunlarını çözeceğine inanmamaktadır. Öğretmenlerimiz böyle düşünürken, üniversite öğrencileri de farklı düşünmemektedir. Üniversite öğrencilerine sorulan “Türkiye`de eğitim alanında yaşanan en büyük sorun nedir?” sorusuna öğrencilerin %55`i eğitimin kötü yönetilmesi yanıtını vermiştir. Bu şu anlama gelmektedir: Eğitim kurumlarının kötü yönetilmesi sorunu giderildiğinde, eğitimin sorunlarının da önemli ölçüde giderileceğine inanıyoruz. Sorunun çözümü, eğitim hakkımızın, kamusal eğitim hizmetinin tasfiyesinden geçmemektedir. Türkiye`de eğitim gören öğrenciler, yıllardır kötü yönetilen okulların daha iyi bir yönetim anlayışıyla, ama yine kamusal eğitim anlayışıyla iyileşeceğini düşünmektedirler. İMF`nin yapısal uyum programlarının dayattığı gibi özelleştirilmiş eğitim ayrıcalığı ile değil.

Bu noktada Türkiye`nin eğitimde özelleştirme konusunda yaşadığı deneyimi açmakta yarar var. Dünya`da pek çok gelişmekte olan ülkeyi kıskacına alan GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması), Türkiye tarafından 1995 yılında onaylanmıştır. Bu anlaşmanın gereği olarak, kamu hizmeti anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilen eğitim, sağlık, iletişim işkollarının “yeniden yapılandırılması”, bu yolla küresel kapitalist sistemle bütünleştirilmesi hedeflenmiştir. Bu noktada, yeniden yapılanmanın en çok eğitim alanında gerçekleştirilmek istendiğini vurgulamak gereklidir. Neo-liberal yöneticiler tarafından “kamuda reform” olarak adlandırılan bu tasfiye planı, Türkiye`de de özellikle 1980 askeri darbesinin ardından hızla uygulamaya geçirilmiştir. Milli eğitim sistemine müdahale, 1990`lı yıllarda ise daha da belirgin bir biçim almaya başlamıştır. 1990`da Dünya Bankası ile imzalanan 90 milyon dolarlık “Milli Eğitimi Geliştirme Projesi Kredisi”, 1998 ve 2002 yıllarında imzalanan 300`er milyon dolarlık “Temel Eğitim Proje Kredileri”, bu müdahalenin belirgin araçlarıdır. Bu krediler, az önce de sözünü ettiğimiz GATS Anlaşması çerçevesinde milli eğitim sistemini kendi amaçları doğrultusunda özelleştirmeyi, dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Eğitim bir yandan özelleştirilmek, diğer yandan da merkezi yönetimin kamusal rolü tasfiye edilerek yerelleştirilmek istenmektedir. Eğitimin yerelleştirilmesi ile birlikte, eğitim yönetimine yerel yönetimleri, ticaret borsalarını ve odaları, işveren örgütlerini dahil etmek ve böylece finansman sorununu aşmak amaçlanmaktadır.

GATS çerçevesinde eğitim hizmetlerinin özelleştirmesi uygulamaları, Türkiye`de aşama aşama devreye sokulmuştur. Nitekim, kamu hizmeti olarak eğitim, ilk olarak “eğitime katkı payı” uygulamasıyla, özel sermaye gruplarının doğrudan okul işletmeciliğine girmelerinin desteklenmesiyle, eğitim hizmetlerinin kantin, taşıma, temizlik işleri, ders kitapları sağlama gibi temel destek alanlarında ticarileştirilmesiyle kapitalizmin piyasa sistemine açılmıştır. Diğer yandan bütçeden eğitime ayrılan payın düşük olduğu Türkiye`de, öğrencilerden ve velilerden alınan kayıt paraları ve bağışlar da özelleştirme uygulamalarının yolunu açmaktadır. Yurttaşlar bu yolla özel okul sistemine ve eğitim hizmetinin para karşılığı satın alınabilecek bir ayrıcalık olduğu fikrine alıştırılmaktadırlar. Eğitim hizmetinde özelleştirmeye doğru atılan adımlar sadece bununla da sınırlı değildir. Devlet okullarında çeşitli yöntemler geliştirilerek özelleştirmenin yolu açılmaktadır. Türkiye`de Anayasa`nın 42. maddesine göre “ilköğretim devlet okullarında parasız” olması gerekirken, devlet okullarında paralı eğitim uygulamaları 1980 yılında başlamış; 1990`dan sonra ise büyük bir artış göstermiştir. Bu uygulamaların tüm dünyada 1980`lerle birlikte yükselişe geçen neo-liberal tasfiye dalgası ile bağlantılı olduğu oldukça açıktır.

Günümüzde devlet okullarında öğrencilerden çeşitli amaçlarla yaklaşık 30 başlık altında para toplandığı saptanmıştır. “Her şeyin devletten beklenemeyeceği” anlayışı üzerine oturan bu neo-liberal yaklaşım dolayısıyla, öğrencilerden toplanan paraların Milli Eğitim bütçesinin üç katı olduğu görülmektedir. Bütün bunlar, eğitim hizmetlerinin özelleştirilmesinin başlangıç adımlarıdır.  Öğrencilerden neler için para alındığının listesi aşağıdadır:

·         Kayıt parası

·         Bir yıllık katkı payı

·         Silgi, tebeşir vb.

·         Sportif etkinlikler

·         Dergi

·         Karne, diploma

·         Kaynak kitap

·         Bir yıllık kurslar

·         Fotokopi, kağıt ve zarf masrafları

·         Bakım-onarım

·         Giysi, bayrak, flama

·         Kitaplık

·         Ders kitapları

·         Kırtasiye malzemeleri

·         Kantin ve kooperatif giderleri

·         Gezi parası

·         Yardım parası

Tüm bu kalemler dikkate alındığında, Türkiye`de 2004-2005 eğitim-öğretim yılında devlet okulunda okuyan bir öğrencinin okuluna yapacağı toplam ödemenin yaklaşık 2000 YTL (1100 Euro) olduğu saptanmaktadır; Türkiye`de nüfusun çoğunluğunun asgari ücret karşılığı bir işte çalıştığı dikkate alındığında (asgari ücret 190 Euro), sözü geçen paranın ne kadar yüksek olduğu ortaya çıkacaktır. Bu tablo; eğitimde özelleştirmeye doğru giden yolun ifadesidir.

Diğer yandan Türkiye`de milli eğitim sistemi, yerelleştirme maskesi altında özelleştirilmektedir. Bu durum, bugün Türkiye`de iktidarda olan AKP Hükümeti tarafından 2002 yılında açıklanan “Acil Eylem Planı”nda görülebilir. AKP Hükümeti, Türkiye`de eğitim hizmetini kamusal bir hak olmaktan çıkararak satın alınabilecek bir meta konumuna düşürmeyi amaçladığını bu plan çerçevesinde açığa vurmuştur. Sermaye temsilcilerinin okul yönetiminde etkin olduğu Bölge Danışma Kurulları`nın oluşturulması, öğretmenlerin sözleşmeli hale getirilmesi, öğretmenlerin apolet yasasıyla derecelendirilmesi, ülkenin 1889 eğitim bölgesine ayrılarak bu bölgelerde sermaye gruplarının etkinliğinin arttırılması çabaları, okul aile birliklerine neoliberal felesefenin yönetişim ideolojisinin aktarılması ve okul aile birliklerinin bağış toplamaya yetkili kılınması, AKP hükümetinin neo-liberal yanını açığa vurmaktadır.

Bunun en önemli kanıtlarından birisi de 15 Temmuz 2004 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen; ancak daha sonra Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer tarafından veto edilen Kamu Yönetimi Temel Kanunu`nda ortaya konulan niyettir. AKP Hükümeti, kamu yönetiminde yeniden yapılanma adı altında iki hedefe kilitlenmiştir: Eğitim birliğinin ortadan kaldırılması ve sermaye grupları için kar getiren eğitim işletmeciliği. Bu bakımdan eğitim sisteminde değişimin yerelleşmeden özelleştirmeye doğru bir seyir izleyeceği görülmektedir. Nitekim Dünya Bankası`nın yayınladığı raporlarda da, kamu hizmetlerinin yerelleşmesi için 4 yöntemden söz edildiği görülmektedir. Bu yöntemlerden biri, özelleştirme, yani yetkinin özel sektöre devridir. Bu yönde bir bakış açısıyla yerelleşmenin eğitim hizmetlerinin piyasa koşullarına uyarlanmasının önkoşulu olduğu görülmektedir. Asıl olarak kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine odaklanmış olan Kamu Yönetimi Temel Kanunu da; merkezi yönetimden yerel yönetimlere devredilmiş olan tüm görevlerin mümkün olan en kısa sürede özel sektöre aktarımını hedeflemektedir. Eğitim hizmeti de bu görevlerin başında gelmektedir. Kanunun sonradan değiştirilen 11. maddesinde bu durum açıkça ifade edilmiştir: “Kamu hizmetlerinin daha verimli ve etkin yerine getirilmesi için merkezi idare ile yerel yönetimler kendilerine ait hizmetlerden yetkili organlarının kararı ile uygun görülenleri, ilgileri itibarıyla üniversitelere, noterlere, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, hizmet birliklerine, özel sektöre ve alanında uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerine gördürebilir.”

Türkiye`nin bugün neo-liberal deneyim çerçevesinde eğitim hizmetinin özelleştirilmesi bağlamında yaşadığı gelişmeler, Üçüncü Dünya`da yeni görülen uygulamalar  değildir. Örneğin Stanford Üniversitesi`nden Martin Carnoy ve Patrick Mcewan`ın Latin Amerika`da Eğitimin Yerelleştirilmesi Politikaları üzerine yaptıkları araştırmanın sonuçlarına göre; Şili`de Faşist diktatör General Pinochet yönetiminde 1970 ve 80`li yıllarda uygulanan eğitimde yerelleşme ve özelleştirme programı, bugün AKP Hükümeti`nin programı ile büyük benzerlikler göstermektedir. Şili`de bu anlayış çerçevesinde;

·         Öğretmenler kamu görevlisi statülerini kaybetmişler ve belediyelerin düzenlediği sözleşmelerle istihdam edilmeye başlanmışlardır,

·         1991 yılında öğretmen işgücü piyasası ile ilgili bir yasa çıkarılmış ve bu yasa ile öğretmenlerin deneyim ve eğitim seviyelerine göre ücret farklılaşmaları gündeme gelmiştir. (Türkiye`de Eğitim Sen`in Apolet Yasası olarak adlandırdığı aynı yasa geçtiğimiz yıl kabul edildi)

·         Kamu okullarının belediyelere devri ile öğretmenler iş güvencelerini yitirmiş ve örgütlenme haklarını fiilen yitirmişlerdir,

·         Öğretmenler ek iş yapmaya başlamışlardır (bu durum Türkiye`de de yoğun biçimde gözlenen bir olgudur).

Bütün bunların sonucunda ise; Şili`de 1990`ların başında toplam öğrenci sayısının sadece %15`i özel okullarda okurken; 2000 yılında bu oran %43`e çıkmıştır. Türkiye`de de şu günlerde AKP Hükümeti, özel okullarda okuyan öğrencilere 1000 YTL`lik (600 Euro) devlet yardımı yapılmasını karara bağlayan bir tasarıyı yasalaştırmaya çalışmaktadır. Özel okulları teşvik eden, devlet okullarının niteliğini arttırmak için çalışacağına özel okullara katkı sağlayan bir hükümetle karşı karşıyayız. Oysa ki hükümetin yapacağı 1000 YTL`lik yardım devlet okullarına aktarılsa, bugün eğitimde yaşanan birçok sorun ortadan kalkabilecektir. Örneğin okul ve öğretmen açığı büyük ölçüde kapatılabilecektir. Oysa amaç eğitimin niteliğini geliştirmek değil; özel okulları, yani sermaye kesimini güçlendirmek ve kamu kaynaklarını özel sermaye gruplarına aktarmaktır. Bunun adı, açıkça neo-liberalizmdir, talan ve yağmadır. Hem kaynak yok diye okullarda bağış toplayın, kendi yağınızla kavrulun diyeceksiniz hem de özel okullara kendi elinizle kaynak aktaracaksınız. Neo-liberalizmin çıplak gerçeği, bu paradoksta yatmaktadır.

Değerli katılımcılar, önümüzdeki mücadele süreci çetindir. Türkiye`deki eğitim emekçilerinin en büyük sendikal örgütü konumundaki Eğitim Sen; laik, bilimsel, demokratik, parasız ve anadilde eğitim hakkını savunan bir mücadele örgütü olarak sermayenin özelleştirmeci çağdaşlık anlayışını açığa vurmaya ve bu yönde etkinlik gösteren uluslararası kardeş örgütlerle dayanışmaya her zaman olduğu gibi hazırdır. Türkiye`de eğitim sisteminin sağlıklı bir yapıya kavuşması, her şeyden önce eğitimin kamusal hizmet niteliğinin korunmasından geçmektedir. Türkiye`nin ve gelişmekte olan dünyanın çıkarı, parasız kamu hizmetlerinin savunulmasındadır.

 Yaşanan deneyimlerden mümkün olduğunca çok kamu emekçisinin ve yurttaşın haberdar kılınmasını sağlamalı, neo-liberalizmin uluslararası sözleşmelerde ifadesini bulan evrensel insan haklarını, sosyal hakları tasfiye projesini durdurmalıyız. Avrupa Sosyal Forumu, bu mücadelenin önemli ayaklarından birisini oluşturmaktadır. Ancak, geçtiğimiz yıl Porto Alegre`de gerçekleştirilen Dünya Sosyal Forumu`nun kapanış konuşmasında Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez`in de ifade ettiği üzere, “sosyal forumlar devrimci turizm etkinliği olmaktan çıkarılmalıdır.” Artık ortak bir program etrafında güçlenmenin ve varolan sorunları saptamanın da ötesine geçerek bizzat onları çözmeye talip olmanın zamanıdır. Bu bakımdan bu toplantının bir kıvılcım olmasını diliyor, hepinize beni dinlediğiniz için şahsım ve sendikam adına teşekkür ediyorum.

Alaaddin Dinçer

Eğitim Sen Genel Başkanı

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu