Deniz Yıldırım*
1980`li yıllar, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye`de de uygulamaya konulan “yapısal uyum programları” çerçevesinde yeni bir ideolojinin yükselişine tanıklık etti. “Neo-liberal politikaların estetik kılıfı” olarak sunulan sahne önü kavramların cazibesine kapılanların sayısının giderek arttığı bir dönemde; “demokrasi”, “insan hakları”, “küreselleşme”, “yönetişim” gibi alımlı sözcüklerin Türkiye özelinde kamusal kazanımların tasfiye edilmesi, deyim yerindeyse dezavantajlı kesimlerin geleceklerinin linç edilmesi bağlamında “araçlaştığı” görüldü.
Ve şimdi, Turgut Özal ile başlayan dönemde devletin etkinlik alanının sınırlandırılması ve devletin küçültülmesi söylemi, bugüne dek uzanan çizgide kendine yeni bir uğrak edindi: AKP uğrağı. Küçük ama etkin devlet söylemine paralel olarak, neo-liberal yeniden yapılanmanın önünü açan; bu yapılanmaya “düzenleyici etki”de bulunması istenen yeni bir kurumsallaşmanın savunusunu yapan sermaye grupları ile bu grupların arzuladığı “küçük ama etkin devlet”in bırakacağı politik boşluklarla sisteme sızmayı amaçlayan tarikat yapılanmalarının tam ortasında, Bonapart gibi beliriverdi AKP. 2001 krizi sonrası sistemin hem siyasal hem de ekonomik açıdan çöküşü; mevcut siyasal yapılanmanın kademeli olarak yepyeni bir düzeye erişimini de göstermekteydi.
Tam da bu ortamda AKP, kriz sonrası Türkiye`de sermaye grupları ile tarikatlar arasında olduğu kadar; ABD ile Avrupa Birliği arasındaki ince ayrışmanın da ortasında, 11 Eylül`ün malum etkisinin bertaraf edilmesini arzulayan gizli bir uzlaşıyla, Türkiye`nin siyasal ezberini bozarak iktidar oldu. Kuşkusuz, Türkiye`de 1980 sonrası yeniden yapılanma sürecinin en hevesli aktörlerinin (Özal ve Erdoğan) tek başına hükümet kurma gücü elde etmesini sağlayan siyasal ortam, bir rastlantı değildi. Türkiye`de devletsizleştirme, devletin güçsüzleştirilmesi yönünde politikaların uygulanması açısından “sessiz devrim” dönemleri söz konusu olduğunda, daima güçlü iktidarlar istendi. 24 Ocak kararlarını 12 Eylül darbesinin izlemesi örneğindeki gibi. Küçük ve güçsüz devletin boşluğu, güçlü hükümet ve tek başına iktidar kavramlarıyla ikame edildi.
Bütün bu süreçte AKP Hükümeti, mevcut siyasal ve sayısal gücüne de yaslanarak, 15 günde 15 yasa ile Türkiye ekonomisine ağır bir darbe vuran, şekerpancarı cennetinde şeker üretimini imkansız kılan Derviş zihniyeti ile ekonomik açıdan başlayan yeni saldırı sürecinin devamını getirecek siyasal irade kimliğiyle, hem ulusal hem de uluslararası eksende sahne aldı. Ekonomik açıdan artan özelleştirme, piyasalaştırma sürecine siyasal açıdan “maskeli bir balo” eşlik etti ve ediyor. Türkiye`de refah mekanizmalarının tasfiye edilmesini savunan, kamusal kazanımların piyasanın görünmeyen ve bu nedenle de tokat yiyenlerin tokatın nereden geldiğini bir türlü kestirememelerine yol açan elinin o müthiş işleyişine, insafına bırakılmasını arzulayan ve zaman zaman küstahlaşan; asgari ücret zammının düşüklüğünü “bir ay simit yiyip çay içsinler, para bile biriktirirler” diyerek Türkiye`nin yoksullarını aşağılayan Hükümet`in “sessiz devrim”i ile yüzyüze gelmenin hazırlıksızlığıyla yakalandı Türkiye toplumu.
Bu ifadeleri somutlayan öyle çok örnek var ki şu son süreçte. SEKA`nın kapatılmasından TEKEL özelleştirmesine; SSK`ların Sağlık Bakanlığı`na devrinden eğitim hakkının tasfiyesine uzanan ve daha da genişletilebilecek bir liste. Ben burada, eğitim alanında yaşanan ve Anayasa`nın 42. maddesinde öngörülen “parasız eğitim hakkı”nı açıkça ihlal eden yeni bir uygulamanın yolunu açan yasal değişiklikten söz edeceğim.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Bakanlar Kurulu`nca 5.7.2004 tarihinde TBMM`ye sevkedilmesi kararlaştırılan “Milli Eğitim Temel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı”, 11.11.2004 tarihinde kabul edilip kanunlaştı. Milli Eğitim Temel Kanunu`nun 16. maddesinde değişiklik öngören bu kanunla, “okul aile birliklerinin, okulların eğitim ve öğretim hizmetlerine etkinlik ve verimlilik kazandırmak, okulların ve maddi imkanlardan yoksun öğrencilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere; ayni ve nakdi bağışları kabul edebilir, maddi katkı sağlamak amacıyla sosyal ve kültürel etkinlikler ve kampanyalar düzenleyebilir, okulların bünyesinde bulunan kantin, açık alan, salon ve benzeri yerleri işlettirebilir ve veya işletebilirler.”[ii] hükmü getirildi. Özetle; okul aile birlikleri, okullarda bağış toplamaya yetkili kılındı ve “bağış” yasalaştı. TBMM`ye sunulan kanun tasarısının genel gerekçesinde yer verilen ifadeler de, bu çerçevede dikkate alınmalıdır: “Eğitim teknolojisindeki hızlı gelişim ve değişim, eğitim ve öğretim hizmetlerinin sunumunu çeşitlendirmekte ve maliyetleri arttırmaktadır. Eğitimin işlevi ve maliyetleri sürekli artarken eğitimi sadece genel bütçe imkanlarıyla yürütmek, birey ve toplumun beklentilerini karşılayamamaktadır.”[iii]
Tasarı hakkında 27 Ekim 2004 tarihinde toplantı gerçekleştiren TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu da bir rapor hazırlayarak; “okul aile birlikleri formalite kurullar olmaktan çıkarılmalıdır. Eğitim son derece önemli bir konudur. Kaliteli çağdaş bir eğitim her şeyin başıdır. Eğitim kurumları hızlı değişime ayak uydurmak çabası içindedir. Okul aile birliği yönetmeliğinde öngörülen işlevlerin hepsi parasal kaynağa dayanmaktadır. Bu nedenle okullarımız, Devletin sağladığı katkı dışında kaynağa ihtiyaç duymaktadır” ifadelerine yer verdi. Tercüme edersek; “Hükümetimiz, öngördüğü ve bağlı bulunduğu ekonomi politikaları nedeniyle, parasız eğitim hizmetini karşılamayı bir yük olarak görmektedir; bu yükün taşınması noktasında deniz bitmiştir; parası olanlar için eğitim hakkının bir ayrıcalık haline getirilip getirilmemesi bir yana, kamu hizmetleri küresel yapılanmada meşruiyetimizi korumamız için süratle tasfiye edilmelidir.”
Kuşkusuz; kamusal, parasız ve nitelikli eğitim hakkının piyasa sürecine terk edilmesi; diğer bir deyişle özelleştirilmesi süreci AKP Hükümeti döneminde başlamamıştır. Yapılan bir araştırmaya göre; “özellikle 1980 sonrası dönemde, devlet okullarında öğrencilerden (velilerden) çeşitli amaçlarla yaklaşık 30 farklı başlık altında para toplandığı saptanmıştır ve devlet okullarında parasız okuma hakkı olan öğrencilerden istenen paralar çok kaba taslak bir hesap yapıldığında bile Milli Eğitim Bakanlığı`nın bütçesini neredeyse üçe katlamaktadır.”[iv] Bu durum da eğitimde özelleştirme sürecinin devlet okulları açısından çoktan başladığının bir kanıtıdır. Bu açıdan Müftüoğlu`nun da belirttiği gibi, “bizler kamu hizmetlerini piyasalaştıran yasaların çıkıp çıkmayacağını ya da çıkmasına nasıl engel olabileceğimizi düşünürken zaten, kamu hizmetleri fiilen piyasalaşmış durumda.”[v] Eğitim hakkı bağlamında bu durum gerçekten de çok görünür olmakla birlikte; yukarıda sözü edilen kanun değişikliğinin bu anlamın ötesine geçen bir çerçevede değerlendirilmesi de gerekmekte; diğer bir deyişle bu kanun değişikliğinin münferit olmadığına ve neo-liberal ideolojinin “Toplam Kalite Yönetimi”, “Yönetişim” gibi süslü sözcüklerinin okul ortamında uygulanabilir kılınmasının yolunun açıldığına da vurgu yapmak gerekmektedir.
Bu kanun değişikliği, Türkiye`de “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” ile topyekün yürürlüğe konmak istenen “sermaye lehine reform paketi”nin karşılaştığı direnişin ardından, AKP Hükümeti`nin mevcut reformları tek tek yapılacak kanun değişiklikleri ile yürürlüğe koyma; diğer bir deyişle paketi parça parça uygulama arayışının eğitim alanındaki açık yansıması olarak değerlendirilmelidir. Öyledir de. Okullarda okul aile birliklerinin karar alma sürecine, okul yönetimine dahil edilmeleri ve katılımın özendirilmesi söyleminin aslında eğitimin ticarileştirilmesini gizleyen “yönetişim” ideolojisinin bir uzantısı olduğu, AKP Hükümeti`ne yakınlığıyla bilinen bir gazetede yayımlanan bir yazının başlığında oldukça iyi ifadesini bulmuştur: “Yeni Okul Aile Birlikleri Yasası: Eğitimde ‘İyi Yönetişim` Dönemi“[vi]
Sermayenin dilinin devlet nezdinde içselleştirilmesi olarak adlandıracağımız bu süreçte, eğitim alanında “yönetişim” ve “toplam kalite yönetimi” kavram çifti; eğitimin piyasaya terk edilmesinin ve devletin bu kamusal yükümlülükten elini çekmesinin meşrulaştırılması görevini üstlenmiştir.[vii] Bu süreçte bağış ve katılımın “iyi yönetişim”in önünü açacağı öngörülmektedir. Bu bağlamda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik`in yasa değişikliğine ilişkin yaptığı açıklamada yer alan şu sözler iyi yorumlanmalıdır: “Okul aile birlikleri, bugüne kadar kayıt dışı olarak yapılan işleri yasal bir zeminde yapacak ve kesinlikle zorunlu bağış diye bir şey olmayacaktır.”[viii] Bu aşina olduğumuz bir dildir: Yasal olmayanı yasa içine aldığınızda sorun çözülür. Yıllardır; arazi işgallerinde, gecekondu aflarında hakim olan mafyalaşmanın meşrulaştırıcı mantığı ve onun dili, eğitim alanını da işgal etmiştir. Bu nedenle bu yasa değişikliği sadece 43 binin üzerindeki okul idarecisini, 15 milyona yakın öğrenci velisini ve 550 bine yakın öğretmeni ilgilendirmemektedir. Bu yasa, yaşamımızın her aşamasında kendisini hissettiren devletsizleştirme ve kamusal alanın tasfiyesi mantığı ekseninde, hepimizi etkileyen ve etkileyecek bir anlayışın ürünüdür. Sorun, tehdit, adını ne koyarsanız koyun, çok büyüktür; kamusal haklarımızın tasfiyesine karşı yeni bir duruşa şiddetle gereksinim duyduğumuz şu günlerde; “taraf olmayanın bertaraf olacağı” açıktır. Bu konuda yazmayı sürdüreceğiz.
[i] Eğitim Sen Uluslararası İlişkiler Uzmanı
[ii] Bkz., Milli Eğitim Temel Kanunu`nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, No: 5257, Kabul Tarihi: 11.11.2004, http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5257.html
[iii] Genel Gerekçe için bkz., http://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem22/yil01/ss671m.htm
[iv] Nuray E. Keskin; Aytül G. Demirci, Eğitimde Çürüyüş, KİGEM Özelleştirme Değerlendirmeleri No: 1, Ankara 2003, s. 15
[v] Özgür Müftüoğlu, “Parasız Eğitim İçin Veli-Öğretmen Dayanışması”, 11.03.2005, Günlük Evrensel
[vi] Kenan Çamurcu, “Yeni Okul Aile Birlikleri Yasası: Eğitimde ‘İyi Yönetişim` Dönemi”, 28.02.2005, Yeni Şafak
[vii] Devletin sermayenin dilini içselleştirdiği bu sürece ilişkin birçok düzenleme mevcuttur. Sözgelimi bu konuda, Milli Eğitim Bakanlığı Yönetimi Değerlendirme ve Geliştirme Dairesi Başkanlığı`nın 19.10.1999 tarihli Toplam Kalite Yönetimi Uygulama Yönergesi`ne bakılabilir. Bkz., http://ogm.meb.gov.tr/Mevzuat/Yonergeler/5.htm; ayrıca bkz., Erkan Aydoğanoğlu, Eğitimde Toplam Kalite Yönetimi Gerçeği, Eğitim Sen Yayınları, Ankara 2003
[viii] “Bakan Çelik: Okul Müdürleri Tahsilat Yapmaktan Kurtulacak”,
http://www.okulailebirlikleri.com/haber_ayrinti.asp?id=169, Erişim: 07.03.2005











