Yasalarda Kadın Kitapçığı

ÖNSÖZ

Kapitalizmin yaşam koşullarına göre kendini yeniden şekillendiren erkek egemen kültür, bilinç ve pratik üzerindeki hakimiyeti ile sınıflar, halklar ve cinsler arasındaki eşitsizliği her geçen gün daha da derinleştiriyor. Cinsiyetçi ideoloji; eğitim, medya, siyasi partiler, aile, din, hukuk gibi kurumlarda yeniden üretiliyor. Kadının yerinin evi olduğu düşüncesi, toplumsal yaşamda kabul görmeye devam ederek; kadınları toplumsal süreçlerden dışlanmayı doğal ve değişmez göstermeye devam ediyor.

Türkiye`de kadınların, cumhuriyetin kurulmasından bugüne, hukuk alanında kağıt üzerinde kazandıkları haklar, güncel yaşamda hayata geçirilememiştir. Elbette ki yasalarla uygulama arasındaki açıklık sürdükçe kadınların yaşamı üzerinde belirleyici olmaya ve zarar vermeye devam eden geleneklerin ve törelerin etkilerinin kırılması da mümkün olmayacaktır.

Çalışma yaşamında kadın erkek eşitliğinin sağlanması, yaşamın her alanında eşitliğinin sağlanmasıyla mümkündür. Eşitliğin mevzuat tarafından öngörülmesi zorunlu ve gerekli olmakla beraber, uygulamaya yansıtılması da aynı ölçüde zorunlu ve gereklidir. Davranış kalıplarının ve rollerinin sorgulanarak değiştirilmesi kapsamlı etkin eylem programlarının geliştirilip uygulanmasına ve sosyal tarafların da konuya sahip çıkmalarına bağlıdır.

Kadınların hak ve hukuk kavramlarını içselleştirmesini, yasal haklarının bilincine varıp sahip çıkmasını ve hakları için mücadele bilinci geliştirmesini sağlamaya yönelik çalışmalar yapılması gerekiyor. Cinsiyetçiliği ortaya çıkarmak ve kadınların konumlarını değiştirmek, geliştirmek için somut hedefler belirleyerek, politika geliştirilmesi kaçınılmazdır. Bunun için öncelikle araştırmalar yapmak, istatistik oluşturmak, bilinç geliştirmeye yönelik kadınlara özel eğitim programları geliştirmek gerekiyor.

Eğer demokrasi, belirli bir ülkede ya da toplumda yaşayan insanları etkileyen kararların o insanlar tarafından alınmasını sağlayan meşru bir yolsa, bir ülkenin nüfusunun yarısını oluşturan kadınlar olmadan demokrasi gerçekleşemez.

 “Sorgulamak Ve Değiştirmek” şiarıyla gerçekleştirdiğimiz 1. Kadın Kurultayımızda yapılan tespitler ve alınan kararlar doğrultusunda emekçi kadınları bilgilendirmek amacıyla başlattığımız eğitim dizilerinin ilkini “Yasalarda Kadın” konusuna ayırdık.

                                                                                                 MERKEZ YÖNETİM KURULU

GİRİŞ

Küreselleşme süreci tüm dünyayı her alanda etkisi altına alırken, özellikle çalışma yaşamını ve çalışanları derinden etkilemiştir. Bu süreçte dünyadaki Kuzey-Güney uçurumu hızla derinleşirken, ulusal düzlemlerde de toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlikler sürekli çalışanlar aleyhine artmaktadır. Neo liberal politikaların bir sonucu olarak dünyadaki iş piyasaları birbirine bağlı olarak işlemektedir. Dolayısıyla tek bir ülkenin iş yasalarından bahsedilemez. Mobil ve esnek iş yasaları ön plana çıkarılmaktadır. İstihdam politikalarında esneklik, üretimin ve emeğin esnekleştirilmesine dayanan bu sistem; maliyetlerin düşürülmesi için istihdam edilen işgücünün azaltılmasını, örgütsüzleştirilmesini, geçici nitelikteki işgücünün daha çok kullanılmasını, rekabeti kolaylaştıracak stratejiler olarak benimsiyor.

Benimsenen yeni mali ve idari stratejiler doğrultusunda çok uluslu şirketler daha ucuz ve daha esnek emek kaynakları arayışına yöneldiler. Üretim süreçlerinde ortaya çıkan parçalanmalar nedeniyle Çok Uluslu Şirketler üretim birimlerini genellikle emeğin bol ve ucuz olduğu ülkelere kaydırdılar. Üretimlerinin emek- yoğun bölümlerini azgelişmiş ülkelere-Uzakdoğu ülkeleri, Türkiye gibi- kaydırarak ya da aynı ülke içinde eve iş verme yoluyla örgütsüz, dağınık ve marjinal emekten yararlanma yoluna gittiler.[i]

Kadınların yeni üretim düzenine kolaylıkla uyum sağlaması, doğal olarak kadın işgücünü öne çıkarıyor. Sermayenin kadın emeğinin bol, ucuz ve örgütsüz coğrafyalara doğru akması da bunun bir göstergesidir. 1980`lerden sonra dünyada kadın emeğinin ekonomiye entegrasyonu arttı. Bu durum “işgücünün feminizasyonu” olarak adlandırılmaktadır. OECD ülkelerinde 1980 sonrası kadın istihdamı her yıl düzenli olarak artış göstererek günümüzde % 25`ler düzeyine ulaşmıştır.

Dünyadaki ekonomik ve siyasal gelişmelerin doğrudan etkisi altında olan Türkiye`de de 1980`li yıllardan itibaren ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. Sermayenin küreselleşmesi sürecinin getirdiği yapısal dönüşümler, üretim süreçlerinde ciddi değişimler yaratırken; emekçilerin kazanılmış haklarını budamaya ve emek örgütlerini olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. Kitlelere sunulan alternatifsizlik ve çaresizlik modeli, yoğun bir ideolojik ve politik kampanyayla birlikte sürdürülüyor.

Kamuda “reform” adı altında hedeflenen değişiklikler ve personel rejimi “reformu” hazırlıkları, hiç kuşkusuz kamu çalışanı kadınların yaşam ve çalışma koşullarını daha da olumsuz etkileyecek. Başta eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik olmak üzere kamu hizmetleri şirketlerin kar alanı haline getirilmek isteniyor.

Küresel sermaye çizgisinin sosyal ve kültürel yaşama müdahalesi, en çok da kadına müdahaledir. Özgürlük diye lanse edilen kültür, kadın bedeni üzerinden gelişen yozlaşma ile hızla yaygınlaşmaktadır. Bu süreçte ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal etmenler temel belirleyicilerdir elbette. Biri diğerinden bağımsız değildir. Kamusal ve sosyal hizmetlerin nicel ve nitel olarak kısıtlanması sonucunda, gelirler düşmüş, bunun sonucunda işsizlik ve toplumsal şiddet artmıştır.

Sosyal devletin küçülmesine ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin derinleşmesine yol açan düzenlemeler, dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de en çok kadınları ve çalışma yaşamında yer alan çocukları etkilemiş; yoksulluğun şiddeti yakıcı bir hal almıştır. Yoksulluktaki artış, yoksul kadın kitlesini hızla genişletmektedir. Yoksul kadınlar daha ağır ayrımcılıklarla karşılaşma riski taşımaktadır.  Kayıtdışı, yasadışı işlere zorlanmakta, eğitim hakkını kullanamamaktadırlar.

Kadına yönelik şiddet olgusu, ataerkilliğin tarihsel kuruluşundan günümüze kadar uzanan ve daima diğer sömürü, tahakküm ve şiddet mekanizmalarıyla iç içe geçerek kendini yeniden üretmeye devam etmektedir. Bugün dünyanın her yanında farklı sınıf, statü, etnik, milli, dini vb. gruplardan her yaşta kadını çeşitli biçimlerde etkilemeye devam etmekte ve yasal olarak en az tanımlanan insan hakları sorunudur. Özellikle savaş ve militarizm ortamlarında, yoksullaşma, zorunlu göç ve ekolojik tahribatlar sonucunda daha da yoğunlaşmış,  kadın ticareti ve savaşlarda toplu tecavüzler gibi biçimlerle öne çıkmıştır.

Güçlü bir erkek egemen toplumsal yapıya sahip olan ülkemizde de ‘geleneksel` şiddet biçimlerinin yanı sıra, kadına yönelik şiddet son zamanlarda bazı yeni biçimler alarak güçlenmektedir. Yoksullaşma, siyasi ve dinsel gericilik, çatışma ve militarizm ortamında kadına yönelik her türlü ayrımcılığın yanı sıra fuhuş, aile içi şiddet ve siyasal şiddet gibi konularda yoğunlaşmalar yaşanmaktadır. Öte yandan ceza yasalarının yetersiz kaldığı ve hızlı bir toplumsal çözülmenin yaşandığı günümüzde hala namus cinayetleri yaygın olarak yaşanmaya devam etmektedir. Buna rağmen bu konuda hala anlamlı bir ilerleme sağlanamamaktadır.

Kadınlar, bir yandan emekçi kimlikleriyle diğer yandan cinsiyetçi işbölümünün yarattığı sonuçlarla eziliyorlar. Toplumsal hayatın değişik alanlarında, siyasette, sendikal hayatta, kültürde, sanatta, sosyal faaliyetlerde yer almada zorlanıyor. Demokratik siyaset ve tartışma kültürünün eksikliği, kadınların siyasal ve yönetsel süreçlerden dışlanmasına neden olmaktadır. Toplumsal yaşam deneyimleri, geleneksel ev sorumlulukları, anne ve eş rolleriyle sınırlı olan kadınlar, iki ayrı dünyanın değer ve davranış biçimleri arasında bocalamaktadırlar. Bu durum kadınların çalışma yaşamına katılmasının önünde engel oluştururken, bir yandan da işgücü piyasası içerisindeki konumunun da belirleyicisi olmaktadır.  İş ve mesleklerin “kadın işleri” ve “erkek işleri” olarak ayrışıp toplumsal kabul görmesinden dolayı, kadınları geleneksel kadın mesleklerinde yoğunlaştırmaktadır. Bu durum kadınları, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmak zorunda bırakmaktadır. Sektörler, meslekler ve hiyerarşik yapılanmada dengesiz bir yığılma yaşanmaktadır. Dünya Ekonomik Forumu, Toplumsal Cinsiyet uçurumu Raporuna göre; Türkiye incelemeye alınan 58ülke arasında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda 57. sırada yer aldı.

Türkiye eğitimin bir insan hakkı olduğunu CEDAW ve Pekin Deklarasyonu gibi anlaşmaları imzalayarak kabul etmiştir. Ve 2015 yılına kadar tüm eğitimde cinsiyet eşitliğini sağlamayı taahhüt etmiştir. UNİSEF destekli başlatılan “Haydi Kızlar Okula Kampanyası” çerçevesinde 170 bin kız çocuğu okula kavuşturulmuş olmakla birlikte, eğitimin sorunlarına temel çözüm üretilemediği sürece dış zorlamalar ve lokal çözümlemelerle bir yere varılması mümkün görülmemektedir.

Kadınların eğitim düzeyi arttıkça, işgücüne katılım olanakları artmaktadır. Ancak, halen eğitimin her kademesinde kadınlar aleyhine bir eşitsizlik söz konusudur. Bu gün dünyada 115 milyon, Türkiye`de 700 bin kız çocuğu okula gidememektedir. Eğitimde yaşanan cinsiyet eşitsizliğinin temelinde sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik sorunlar yatmaktadır. Bununla birlikte her siyasal iktidarın, kendi ideolojik anlayışı doğrultusunda cinsiyetçi, ırkçı, sınıf karşıtı öğelerle şekillendirdiği eğitim sisteminde, tutarlı politikalar geliştirilememekte ve bundan da en çok kız çocukları etkilenmektedir. Türkiye`de okur-yazar olmayan nüfusun %66`sını kadınlar oluşturmaktadır. Özellikle eğitimin paralı hale gelmesi, kız çocukları için bilgiye ve mesleğe ulaşmayı lüks hale getirmektedir. Kadınları eş ve anne olmak ile meslek sahibi olmak arasında seçim yapmaya zorlamaktadır.

Eşit, özgür ve demokratik bir toplum yaratmak, cinsiyet eşitsizliğine yönelik özgün bir mücadele yöntemi geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Bin yıllardır toplum ve dolayısıyla kadın tarafından doğal ve değişmez olarak algılanan “cinsiyet eşitsizliği olgusunun” görünür kılınması için öncelikle bir bilinçlenme ve aydınlanma sürecinin başlatılması gerekmektedir. Bu kültürü yıkabilmek çok boyutlu bir mücadele gerektirir elbette.

Toplumun şiddetten arındırılması, toplumsal barışın sağlanması için her tür ayrımcılığın önlenmesi, toplumsal sorunlara yönelik demokratik çözümü esas alan politikaların geliştirilmesi gerekmektedir.

Hükümetin öncelikle çalışma hayatı ile ilgili yasalar konusunda;

·         Uluslararası normlara uyması ve cinsiyetçi işbölümüne hizmet eden yasal düzenlemeleri kaldırması,

·         Kadının ev içi üretiminin görünür kılınması,

·         Yeni emek kullanımına ilişkin koruyucu yasalar çıkarması,

·         Kayıt dışı sektörlerde düzenli çalışma yaşamı dışına itilen kadınların sosyal güvenceye kavuşturulması,

·         Emeğinin ikincil ve geçici emek olarak görülmesini engelleyecek yasal değişiklikler yapması ve politikalar geliştirmesi kaçınılmazdır.

Devleti bu konuda harekete geçirebilmek için özellikle sendikalara,  kadın örgütlerine ciddi görevler düşüyor. Bu bağlamda elbetteki sendikaların da kendi politikalarını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.,

KADIN EMEĞİNİN TARİHSEL EVRİMİ

A-Emekçi Kadınların Mücadele Tarihine Kısa Bir Bakış

  1. yüzyılda, kadınların ev sektöründen sonra en çok çalıştırıldıkları alan tekstil sanayii idi. Vasıfsız çalışanların yarısını kadınlar oluştururken, vasıflı işlerse erkeklere ayrılmıştı. Fabrikalardaki kadın ve erkek işi ayrımı, sendikaların gelişmesini de etkiledi. Fabrikalarda çalışan kadınlar kendi geçimlerini sağlayarak yeni bir statü kazanmış ve bağımsızlıklarını elde etmişlerdi. Kadın işçiler, Çartizm gibi politik hareketlere ve Robert Owen`ı destekleyen sosyalistlerin kurdukları sendikalara katılıyorlardı.

1834`te radikal ve sendikal hareketler, kısa ömürlü büyük “Ulusal Birleşik Sendikalar” içinde kadınlar, şapka işçileri, Kadın Terziler ve Büyük Britanya ve İrlanda kadın loncaları olarak burada yer aldılar. Bu dönem kadınlar çalışma süreçlerinde, toplumsal ve kamusal faaliyetlerde önemli rol oynamaktadırlar. 1830`larda siyasal eylem biçimlerinde etkin yer aldılar.

1838 Haziranında Northern Star(Kuzey Yıldızı) gazetesinde “Gerçek Bir Demokrat” imzalı İskoçya kadınlarına seslenen bir mektup yayımlandı. “Kadın yurttaşlarım, sizlere basit bir işçi olarak Glasgow`lu bir dokumacı olarak sesleniyorum. İfademin dil bilgisi kullarına uygun olmasını beklemeyin, çünkü bende birçok kadın arkadaşım gibi, her insanın hakkı olan eğitimden mahrum kaldım. Ülkesinin yasalarının yapılmasında her kanının bir oy hakkı olması gerekir, hele hükümetin başında bir kadının bulunduğu şu dönemde, bu daha da geçerlidir.” Bu mektup, o yıllarda kadınlara oy hakkı talebinin özel olarak emekçi kadınlar tarafından dile getirildiği ender durumlardan biridir. Kadınların talepleri çoğunlukla daha toplumsal ve genledir.[1]

1891-1906 yılları arasında istihdam eğilimi sanayiden hizmet sektörüne kaydı. Masa başında çalışanların sayısı yüzde 20 arttı. 1850`de çalışanların %1`i büro işçisiyken, 1971`de bu sayı %40`a yükselmişti. 1900 yılında kadınlar işgücü ordusunun yalnızca yüzde on sekizini; 1920`de yüzde yirmisini; 1930`da ise yüzde yirmi ikisini oluşturuyordu.

  1. yüzyılda kadın işinin doğası radikal biçimde değişti. Birinci Dünya Savaşında kadınların kitlesel olarak çalışma yaşamına katıldı. Bütün büyük Avrupa ülkelerinde, kapitalist sınıf cephedeki erkeklerin yerine kadın işçileri sürdü. Genellikle en tehlikeli koşullarda, erkeklere verilen ücretlerden daha az ücretler verilerek cephane fabrikalarında çalışmaya teşvik edildi.
  2. yüzyıl başında New York`da konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan kadınlar insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı örgütlendiler ve eylemler düzenlediler. Çalışma saatlerinin azaltılması, insanca ücret, oy hakkı ve çocuk emeğine son vermek için yaptıkları eylemde “Ekmek ve Güller” sloganını kullandılar; ekmek iş güvenliğinin, gül ise daha iyi bir yaşamın sembolüydü.  1910 yılında Kopenhag`da toplanan Sosyalist Enternasyonal Konferansında Kadınlar Günü önerisi ABD`deki konfeksiyon işçilerinin grevinden esinlenen Clara Zetkin tarafından 8 Mart “Kadınların Uluslar Arası Birlik Dayanışma Ve Mücadele Günü” olarak ilan edildi. Böylece 8 Mart dünya kadınlarının yüzyıldır yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin kutlandığı ve kadınların güncel taleplerinin ifade edildiği bir gün haline geldi.

B-Sendikal Mücadelede Kadın

Kadın reformcular kadınların sendikal hareket içinde örgütlenmesinde olumlu roller oynadı. Onlara göre, eşitlik ve özgürlük birey olmanın temel ilkeleriydi. Ancak sendikal mücadele içinde sorunlarını çözmek istediklerinde karşılarında sadece devleti ya da sermaye sahiplerini değil, kendi arkadaşlarını da buldular.

1874`te Emma Patterson,  Dewsbury`de kadın dokumacıların grevini örgütleyen “Kadınları Koruma ve Destekleme Birliğini” kurdu. Bu birlik daha sonra “Ulusal Kadın İşçiler Birliğine” dönüştü.  Eşit işe eşit ücret, düşük ücret alan mesleklerde ücretlerin düzenlenmesi, haftalık çalışmanın 48 saate indirilmesi, iş cezalarının kaldırılması, daha fazla fabrika müfettişi, annelik yardımı, işçi kadınlar için kooperatif evleri ve yalnızca mülk sahibi kadınlar için değil bütün kadınlar için oy hakkı gibi istemlerle sanayide yerel kampanyalar düzenledi. Kadınları sendikal hareket içinde aktif olmaya teşvik etti. WTUL, ASE (Birleşik Metal İşçileri Derneği) gibi birliklerin reddettiği kadınları örgütledi.

Kadın işçiler, 1890`larda Bradford`da ki Manningham Fabrikaları grevine katıldılar. Ev Hizmetçileri Sendikası kuruldu ve 1897`de TUC`a katıldı. 70 saatlik çalışma haftası ve daha uzun yemek arası için mücadele yürüttü.

1917`de, Rusya`da, St Petersburg tekstil fabrikalarındaki kadın işçiler, Çarlık rejiminin yıkılışına yol açan grev hareketini başlattılar. Ekim Devriminin ardından Rusya`da kurulan yeni devrimci hükümetin, 1917-1926 yılları arasında çıkardığı yasalar, kadınlara eşit ücret ödenmesini, eğitim ve paralı doğum iznini haklarını tanıdı. Çocuk kreşleri ve komünal yemekhaneler açıldı. Bağımsız yurttaşlar olarak kadınların rolü tanındı ve çocuk bakımı sosyal bir görev sayıldı. Bütün bunlar Avrupa`nın pek çok ülkesinden daha geri olan bir ülkede oluyordu. Fakat bu reformların çoğu, Rusya`da iç savaşın başlaması ve ardından bürokrasinin yükselişi nedeniyle yaşayamadı.

 ABD`de 23-24 Mart 1974`de hemen her federe devletten ve elli sekiz sendikadan 3300 kadın bir araya gelerek “Sendikalı Kadın Koalisyonu” (Coaliton Of Trade Union Women) oluşturdular. Bu örgütlenme toplantısı hem var olan sendikalar içinde birimler hem de yerine göre çeşitli topluluklar içinde farklı sendikaların üyelerini bir araya getiren birimler kurmaya karar verdi.  Kadın sendikacılar kendi ayrı birimlerinin gücüne dayanarak sendika bürokrasisi ile ilişki kuracaklardı. Sendikalı kadınların öncelik vereceği işlerden biri örgütlü olmayan kadınları örgütlemekti. Ayrıca toplantıya Birleşik Amerika dışında çok sayıdaki ülke sendikalarına mensup kadınlarda katılmıştı ve kararın amaçlar bölümünde şöyle denmekteydi. Mücadelemizin bu ülkenin sınırlarının ötesine seçtiğini biliyor ve dünyanın dört bir yanındaki emekçi kadın ve erkek kardeşlerimizle, somut işçi dayanışması eylemleri temelinde birleşmeyi hedefliyoruz.[2]

C-Eşit Ücret Mücadelesi

1906`da kadınların ücreti hala erkeklerin ücretinin yarısı kadardı. İyi örgütlü olan tekstil sanayisinde, kadınlar erkeklerin ücretinin üçte ikisini alıyordu. 1885`te TUC, kadınlara eşit ücret ödenmesinin desteklenmesi yönündeki ilk kararı geçirdi. Eşit ücret ilk kez beyaz yakalıların örgütlü olduğu sendikalar tarafından hayata geçirildi. 1930`larda, eşit ücret, erkek işçiler için bir koruma şekli olarak görülüyordu, aksi takdirde daha az ücretle çalışan kadınlar yüzünden kovulabilirlerdi. 1936`da İngiltere`de kadınların gece çalışması yasaklandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında hükümet etkin bir biçimde kadınları çalışmaya teşvik etti, ardından devlet kreşleri ve hatta “İngiliz restoranları” denen ucuz yemekhaneler kurulmaya başlandı.

1956`da, aralarında kadınların ağırlıkta olduğu gaz, elektrik ve sağlık da dahil olmak üzere pek çok kamu hizmetinde eşit ücret uygulaması kabul gördü. 1962`de TUC, eşit ücret uygulanmasını ve kadınların evlendikten sonra işlerine dönmeleri konusunda eğitim olanağı ve kolaylığın sağlanmasını talep eden bir kadınlar bildirgesi hazırladı. Ford fabrikalarında Taşıma ve Genel İşçi Sendikasının üyesi olan kadın işçilerin greve gittikleri ve eşit ücret hakkını kazandıkları 1968 yılında, eşit ücret mücadelesi yeniden ivme kazandı. 1975`teki “Cinsiyet Ayrımı Karşıtı” yasa İngiliz İşçi Hükümeti tarafından kabul edildi ve bu yasa kadınlar için bir başka ileri adımdı.

Emekçi kadınların uzun mücadeleleri sonucu, dünyanın pek çok ülkesinde çalışma yaşamında eşit ücret, doğum, çocuk bakımı, sosyal güvenlik hakkı gibi fırsat eşitliği politikaları kabul edildi. 21. yüzyıla gelindiğinde ise, neo-liberal politikalar doğrultusunda kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinde çalışan kadın işçiler aleyhine eşitsizliği arttırmış ve arttırmaya devam etmektedir. Avrupa`da henüz hiçbir ülke kadın ve erkek arasında tam bir ücret eşitliğini başaramamıştır. Çoğu Avrupa ülkesinde eşit ücret yasaları olmasına rağmen, kadın ve erkek arasındaki ücret eşitsizliğinin tüm eğitim ve kamu sektörlerinde bir problem olarak yaşanmaya devam etmektedir. Avrupa Birliği kamu sektöründe ücret farklılığı ortalama %12`dir. Ancak birçok ülkede %50`ye kadar çıkmaktadır. Cinsiyet, halen bir işin değerinin nasıl algılandığını belirlemeye devam etmektedir.

            İLO 1998 yılı verilerine göre, dünyadaki Serbest Ticaret ve Üretim Bölgelerinin sayısı 850`nin üzerinde olup bu bölgelerde 27 milyon kişi çalışmakta ve bunun %90″ını kadınlar oluşturmaktadır. Dünyadaki işlerin 2/3`sini yapan kadınlar gelirin ancak %5`ini alabilmektedir. Part-time, mevsimlik, geçici ve kayıt-dışı işlerin çoğunluğunda kadınlar çalışıyor.  Kadınlar erkek kazancının %30`u ile %90`ı arasında kazanırken, toplu pazarlığın en zayıf noktada olduğu az gelişmiş ülkelerde, ücret farkı en yüksek düzeydedir. Yine Avrupa`da erkekler bir saatte 1 euro kazanırken kadınlar 73 cent kazanmaktadır.

  1. yüzyılda, bir yandan emekçilerin iki yüz yıllık mücadele tarihlerinde kazandıkları haklar bir bir geri alınmaya çalışılırken, öte yandan yeni sömürü mekanizmaları etkili bir şekilde yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Bu gün kadın emekçiler bu sömürü mekanizmasının en büyük kurbanları olarak mücadelelerini sürdürmeye devam etmektedir.[ii]

ÇALIŞMA YAŞAMINDA KADIN

Türkiye`de Çalışan Kadınların Genel Durumu

Ülkemizde, Cumhuriyet`in kuruluşu ve Kemalist Devrimlerin kadınlara sağladığı haklara rağmen, kadınların çalışma yaşamına katılımları oldukça geç gerçekleşebilmiştir. Kadınlar o döneme göre ileri sayılan haklar elde etmiş olmakla birlikte, bunları geliştirememiş olup, sadece bu haklara uyma, koruma çabası gösterebilmişlerdir. Kadınların çalışma yaşamına daha aktif olarak katılımları yaklaşık olarak 1950`lere dayanmaktadır. Bu dönemde gelişmeye başlayan hizmet sektörü erkekler kadar olmasa da kadınlara da yeni iş olanakları yaratmıştır.[iii]

Türkiye de işgücü piyasaları, kadın aleyhine ayrımcıdır. İş Kanununda ve yasalarda bariz bir ayırımcılık söz konusu olmamasına rağmen, uygulamada ki ayrımcılık sürmektedir. Kamusal alanda çok sayıda kadın istihdam edilmesine rağmen,  yönetsel hiyerarşinin en üst kademeleri kadınlara kapalıdır. Fiili ayrımcılık, ücret eşitsizliğine de ciddi anlamda yansımaktadır. Çalışma yaşamına girebilen kadınların kariyerde yükselme doğrultusunda çaba sarf etmemelerinin temel nedeni, kadının ev ve iş yaşamını uzlaştırma konusunda yaşadığı sorunlardır. Kadının iş yükünü hafifletecek kreş, gündüz bakımevi gibi sosyal destek kurumları yeterli değildir.

1980`den sonra değişen ekonomik politikalar sonucu ekonomide çok az istihdam olanağı yaratılmıştır. Yaratılan bu sınırlı olanaklar da erkekler tarafından kullanılmış, her 13 kadına karşılık 87 erkek işe girmiştir. Bu eşitsizlik yıllar geçtikçe artmıştır. 1990`da çalışma yaşamındaki kadın nüfusun %34.7`si işgücüne dahil iken, bu oran 1999 yılında %27.4`e kadar inmiştir. Kadınların işgücüne katılımı açısından kırsal ve kentsel alanlar arasında ciddi farklılıklar vardır. 1999 yılı için kırsal alanlarda kadınların işgücüne katılım oranı %43,8 iken, kentsel alanlarda %16,5 olarak gerçekleşmiştir. Türkiye`de kadınların %17`si özel sektörde çalışırken, %9`u ise kamu kesiminde çalışmaktadır. Sosyal güvenlik hakkından, iş güvencesinden yoksun, esnek çalışma koşullarında çalışan kadın oranı ülkemizde toplam kadın işgücünün %37`sini oluşturmaktadır.

Ülkemizdeki istihdam edilen kadın işgücünün eğitim düzeyi % 22`si okur-yazar olmayan, % 51`i ilkokul mezunu, % 9`u ortaokul mezunu, % 10`u lise muzunu ve % 8`i ise yüksek okul/üniversite mezunu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Eğitim düzeyi düşük kalan kadınlar bilgiye dayalı, uzmanlık gerektiren alanlarda çalışamamaktadırlar. Bu nedenle ya uzmanlık bilgisi ve becerisi gerektirmeyen düşük ücretli işlerde çalışmakta ya da tamamen çalışma yaşamının dışına itilmektedirler.[iv]

Erkek mesleği sayılan, inşaat, maden, petrol gibi mühendislik alanlarında, inşaat teknikerliğinde diplomalı kadınlar ya işe alınmayarak, ya da masa başında çalışmaya zorlanarak ayrımcılığa uğramaktadırlar. Özel sektörde, özellikle bankacılıkta, işe alma görüşmelerinde kadınlara “evlenmeyi düşünüp düşünmedikleri” açıkça sorulmakta, kadınlara “belirli bir süre için, örneğin iki yıl çocuk yapmayacakları”na dair taahhütname imzalatılmakta, taahhüdüne uymayanlara tazminat ödettirilmektedir. Bu gün ülkemizde15 yaşından büyük kadın nüfusun işgücüne katılma oranı erkeklerinkinin yaklaşık yarısı olup, % 25-29 dolayındadır. Eviçi emek, işgücü dışında tanımlandığından, 12 milyonu aşkın ev kadını işgücünün tamamen dışında sayılmaktadır.” [v]

DİSK`in 2005 yılında yaptığı “AB sürecinde işçi sınıfının durumu” araştırmasına göre, Türkiye`de ücretli çalışan kadınların iş yaşamını erken terk ettiği, özellikle evlilik ve çocuk doğurduktan sonra çalışmayı bıraktıkları tespit edilmiştir. Kadınların %70`i kendisini ev kadını olarak görürken, çalışan kadınların yarısı ise aile işletmelerinde ücretsiz olarak çalıştırılıyor. Araştırmaya göre Türkiye`de iş yaşamına dahil olmayan kadınların, toplam 18.1 milyon, ücretli çalışan kadınların sayısının ise 2.2 milyon olduğu belirtiliyor. Çalışan kadınların yüzde 31,2`sinin yüksek okul, yüzde 28,5`inin lise, yüzde 9`unun ortaokul, yüzde 28,6`sının ilkokul mezunu, yüzde 2,7`sinin ise okuryazar olmadığı belirtiliyor.

Kadınların istihdam alanındaki eşitsiz konumu, bu alandaki yapısal ayrımcılık tarafından da desteklenmektedir. Kadınlar çalışma hayatında şu alanlarda belirgin bir ayrımcılığa uğramaktadır.

İşe giriş ve belirli işlere yönlendirilmede

Çalışma koşulları, ücretler, izinler ve sosyal haklarda

Yükselme ve mesleki eğitim olanaklarından yararlanmada

İşyerinde cinsel tacize maruz kalmada

Gebelik ve doğum sonrası ücretsiz izinler genellikle kamu sektöründe rahatlıkla kullanılabilirken, özel sektörde iş güvencesi kaygıları ve işveren baskıları nedeni ile kullanılmamaktadır. Kreş ve emzirme odaları konusunda ki sorun, yakıcı bir şekilde varlığını sürdürmektedir.

Çalışma hayatındaki kadınların en önemli sorunlarından biri de ayrımcılığın ve şiddetin bir türü olan cinsel taciz sorunudur. Günümüzde birçok işyerinde yaşanan, birçok kadın çalışanın ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyen, işyeri ortamında iş barışını tehlikeye sokan oldukça ciddi bir sorundur.  Kadınların ne gibi haklara sahip olduklarını bilmemeleri,  tacizi kanıtlama güçlüğü, işten atılma, yer değiştirme, sicilin olumsuz etkilenmesi gibi korkular kadınları güçlü bir suskunluk girdabına çekiyor.

Taciz şekilleri genellikle istenmeyen sözlü ve fiziki davranışlar, kadın cinselliğiyle ilgili imalı söz ve şakalar, kadınları aşağılayıp dalga geçme şeklinde yaşanıyor. Ancak cinsel tacize maruz kalan kadınlar, yanlış anlaşılmaktan korktukları için bu durumu çoğu zaman saklı tutmaktadırlar. Bu nedenle de cinsel taciz sorunu çok sık yaşanan bir sorun değilmiş gibi kabul edilmektedir. Oysaki kadın emekçilerle yüz yüze yapılan görüşmelerde bu sorunun oldukça fazla yaşandığı görülmektedir. Fakat dile getirilmemesinden ötürü toplu sözleşmelerde bu konuyla ilgili bir madde yer almamaktadır.

İş yerinde yaşanan cinsiyet ayrımcılığı, işsizlik korkusu, iş güvencesinin olmaması, çalışma saatlerinin uzunluğu, evdeki hasta, çocuk ve yaşlılar için yeterli izin alamama, ücret eşitsizlikleri, iş yerinde yönetime katılamama,  kreş ve servis sorunu, mesleki yükselme ve terfilerdeki eşitsizliklere karşı, örgütlü mücadeleye daha çok kadın emekçinin kazanılması ve kadınların sendikal hareket içinde daha aktif yer alması için olanakların yaratılması gerekmektedir.

A-Kayıt Dışı Sektörde Çalışan Kadınlar

Küresel kapitalizmin dayattığı tarım ve özelleştirme politikaları, üretimin parçalanması savaş ve çatışmaların yol açtığı göçler, çok sayıda kadını kayıt dışı sektörde çalışmak zorunda bırakmıştır. Özellikle kamu sektörünün daraltılması ve tasfiyesine yönelik politikaları doğrudan kadın istihdamını etkilemiştir. Kadınların önemli bir bölümü güvencesiz ve kayıt dışı çalışıyor

Kayıt dışı sektör demek devlet açısından vergisini ödememek, çalışanlar açısından ise; örgütsüzlük, düşük ücret, sosyal güvenceden, çalışma mevzuatının koruyuculuğundan yoksunluk, uzun çalışma süresi, sağlıksız çalışma koşulları vb. demektir. Kayıt dışılığın en önemli özelliği çalışanların çoğunluğunun kadın oluşudur. Kadın ve erkek arasındaki ayrımcılık,  kayıt dışı sektörde çok daha büyük farklılık gösteriyor. Bu sektör, kadınların sanayiden eve iş alma, temizliğe gitme, çocuk ve hasta bakma, konfeksiyonda çalışma, evde yemek, örgü, dantel, dikiş yapma gibi kadının kadınlık rollerinin devamı niteliğinde kabul edilen işlerden oluşmaktadır. Türkiye`de kayıt dışı sektörde çalışan kadın oranı,  toplam kadın işgücünün %37`sini oluşturuyor. 6 milyon çalışan kadının yalnızca %18,7`si sosyal güvenlik kapsamındadır. Kadınların %65`i ise ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor.

1999 ve 2001 ekonomik krizleri sırasında bir yandan toplu işten çıkarmalarda öncelikle kadınlar işten çıkarılmış, diğer yandan işyerlerinden dışarıya, evlere ve çile atölyelerine iş kaymaları yaşanmış, kayan işler kayıtsız, güvencesiz, düzensiz, sigortasız, çok düşük ücretli, sendikasız çalışma şartlarındaki işler olarak kadın istihdamıyla karşılanmıştır. Bu durum hem işten çıkarmalarda hem de yeni istihdamda kadına yönelik ayrımcılık içermektedir. Enformel ekonominin kadınlaşmış istihdamı aynı zamanda kadınların zaten zayıf olan sendikal örgütlülükle bağının bütünüyle kopmasına yol açmıştır.[vi]

Hem piyasa mekanizmaları içerisinde harcadığı emeği, hem de ev içi emeği ile iki ayrı kategoride birden sömürülen kadın, en uygun işgücünü oluşturuyor. Kadın emeğine olan bu yönelimin elbette ki birçok nedeni var. Birincisi toplumsal rol algısını içselleştiren kadın, belli bir eğitim almış olsa bile toplumun kendisine biçtiği kadınlık ve annelik rolüne uygun davranıp, “asli” görevinin bu olduğu kabulünü aşamamış olması. Bu algılayış işveren tarafından da aynı biçimde kabul edilmekte, buna uygun tutum ve davranışlar sergilenmektedir. Dolayısıyla kadının evde yaptığı işlerin ücretli iş kapsamına girmemesi, ev dışında gerçekleştirdiği işlerin gelir artırıcı bir etkinlik olarak görülmesi, ekonomik olarak önem taşımaması gerçekliği bu zihniyetin bir ürünü olarak varlığını sürdürüyor. Kadının genel becerilerini kullanarak yaptığı pek çok işin becerisiz iş olarak tanımlanması,  kadın emeğinin ucuza kullanımını sağlıyor. Oysa kadınların görünmeyen emeğinin değerinin ulusal gelirin yüzde 40`ına denk düştüğü ifade ediliyor.

            Bununla birlikte tarım kesiminde çalışan kadınlar tarafından üretilen ve ailenin kendi tüketiminde kullanılan veya yerel olarak takas edilen mal ve hizmetlerin de döviz kazandırıcı özellikleri yoktur ve uluslararası ticaret açısından önem taşımıyor. Küresel kapitalizm için iktisaden önem taşımayan bu alanlarda üretim yapan milyonlarca kadının sosyal refahı da gündem dışına itilmiştir. İLO verilerine göre 1993 yılı itibariyle Türkiye de kadın ücretli istihdamında ortalama ücret düzeyi %93` tür.

B-Sanayide Çalışan Kadınlar

Kadınlar erkeklere göre düşük ücrete, uzun çalışma saatlerine ve kötü çalışma koşullarına kolayca razı olabildikleri için bu alanda öncelikle tercih edilmektedirler. Kısmi çalışma, geçici işçilik, çağrı üzerine çalışma, hafta sonu çalışma, işin bölünmesi ve esnek çalışma saatleri gibi yeni istihdam biçimleri, işgücü maliyetlerinin düşürülmesini gerektiren küresel rekabet ortamında hızla yaygınlaşmaktadır. Bu istihdam biçimleri genellikle sendikalaşmanın zor hatta bazı durumlarda olanaksız olduğu alanda görülmektedir.[vii] Sanayi sektörünün bir kısmında, koruyucu yasalardan dolayı kadın işgücü istihdamı engellenirken, bir kısım işler ise sosyal nedenlerden dolayı kadınlara kapalı kalmaktadır. 1999 yılında sanayi sektöründe kadın işgücü %11,3 oranında yer almıştır. Kadın emeğinin “ucuz” emek oluşu, tekstil, hazır giyim, gıda ve tütün gibi emek yoğun sanayi dallarında daha fazla tercih edilmesine neden olmaktadır. Özellikle imalat sanayisinde, kadın işgücünün teknolojik donanımına uyum gösterecek yeterli bilgiye, eğitime sahip olmamasının yanı sıra, cinsiyetçi yaklaşım nedeniyle kadın emeği ikincil konumda görülmektedir. Kadınlar erkeklerle aynı işi yapmalarına rağmen aynı ücreti alamamaktadır. 2001 yılı SSK verilerine göre, en yoğun kadın emeğinin olduğu işkollarından giyim, hazır dokuma, eşya sanayin de erkeklerden %12 az kazandıkları görülmektedir.

Kadınlar formal sektörden, informal sektör işlerine yönelmiş, ev dışında hizmetçilik, çocuk bakıcılığı yapan, temizlik işlerinde çalışan kadın sayısı artmıştır. Sosyal güvenlik hakkına sahip kadınların oranı ise % 27`dir. Ülkemizde aktif sigortalı olarak çalışan toplam 11 milyon çalışanın yaklaşık 1.600.000`ni (yüzde 14,5) kadındır.

Anne ve eş rolü, kadının işgücüne katılmasını özellikle yan kuruluşların (kreş, çocuk bakım evleri) yetersiz olması nedeniyle etkilemektedir. Doğum ve doğum sonrası izinler kamu açısından fazla sorun yaratmasa da, özel sektör işletmeciliği açısından ciddi sorun oluşturmaktadır. İşverene yüklediği maliyet açısından (izinli olduğu sürece ücretinin devam etmesi, sigorta priminin yatırılması vs.) işverenler, evli ve çocuklu kadınlar yerine, çocuksuz ya da bekar bayanları tercih etmektedirler. Evlilik ve doğum, kadın işçilerin işten ayrılma nedenlerinin % 70`ini oluşturduğu gerçeği dikkate alınırsa bu durum daha açık hale gelmektedir. [viii]

C-Kamu Sektöründe Çalışan Kadınlar

Günümüzde kadınların, kamu sektörü başta olmak üzere işgücü içindeki oranı giderek artmaktadır. Kadınlar, bütün hizmet sınıflarının iç hiyerarşisinde alt düzeylerde yoğunlaşmış olsa bile, iş güvencesi açısından en güvenilir ve tercih edilir çalışma alanı olduğu için kamu kesimini tercih etmektedirler. Kayıtlı çalışan kadınların ise %33`ü kamuda çalışıyor. Birçok sektör, hala erkeklerin tekelinde ve birçok kamu hizmeti, kadınların üretebileceği işler olarak görülmüyor. Kadınların iş güvencesi açısından yoğunluklu olarak tercih ettikleri bu alanlarda; özellikle eğitim, sağlık, büro hizmetleri gibi özlük ve mesleki sorunlar yoğunlukla yaşanmaya devam ediyor. Türkiye`de kamusal alan geleneksel olarak hala erkekler topluluğuna ait görülüyor. Birçok sektör hala erkeklerin tekelinde ve birçok kamu hizmeti kadınların üretebileceği işler olarak görülmüyor.

Hizmet sektörü %22,4 ile kadınların en çok istihdam edildikleri ikinci sektördür. Bu durum, bu sektör kapsamına giren iş alanlarının genişlemesi ve bazı işlerin “kadın işleri”, “kadına uygun iş alanları” olarak değerlendirilmesinin bir sonucudur. Özellikle kadınların geleneksel rollerinin bir uzantısı olarak görülen eğitim ve sağlık alanında, toplumsal şartlanmanın da etkisiyle çok sayıda kadın çalışmaktadır.

Öğretmenlik mesleği, geleneksel cinsiyet rollerine uygun olması nedeniyle kadınların en çok tercih ettikleri alandır ve toplum tarafından da teşvik edilmektedir. Ancak, iş ve sosyal yaşantılarında olumsuzluklar yaşayan eğitim emekçisi kadınlar, iyi anne, iyi eş ve iyi öğretmen olma baskısı altında, kendilerine zaman ayırma, okuyup kendilerini geliştirme, sosyal çevre oluşturma, kendi meslek alanlarında ilerleme, kariyer yapma ve siyasal, sendikal faaliyetlere katılma konusunda ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar.

2004 yılında Dr. Fevziye Sayılan 1600 eğitimci kadın üzerinde yaptığı “eğitim sektöründe çalışan kadınların sorunlarının tespiti” araştırması eğitim emekçisi kadınların yaşadıkları sorunlara ilişkin çok önemli veriler sunuyor.[ix] Kadın eğitimcilerin yüzde 40`ı işe almada,  yüzde 32`si terfi ve atamalarda, yüzde 17`si hizmet içi eğitimden yararlanmada, yüzde 16`sı ücret ve çeşitli ödemelerde, yüzde 15`i işten çıkarmada ve yüzde 4`ü emeklilikte ayrımcılık yapıldığını düşünüyor. Kadınların herhangi bir kadın örgütü ya da kadın grubuna üyelik ya da katılım oranı ise yüzde 3,4 gibi son derece düşük düzeydedir.

Ev ve aile sorumlulukları, kadınların çalışma yaşamında başarılı olmalarının önündeki önemli engellerin başında geliyor. Aynı araştırmaya göre, çalışan kadınların yüzde 67`si ev ve aile yaşamının gerektirdiği sorumlulukları üstlenmenin, yaşamını olumsuz etkilediğini düşünüyor. Bu kadınların yarısı kendine zaman ayıramadığını,  üçte biri ise “iyi anne, iyi eş ve iyi öğretmen olma baskısı altında yaşadığını” belirtiyor. Evli kadınların yüzde 55,5`i doğum ve sonrasındaki çocuk bakımı sorumluluklarının, işteki konumunu olumsuz etkilediğini düşünüyor.

            D-Tarım Alanında Çalışan Kadınlar

Kadın işgücünün halen en yoğun olduğu sektör tarım sektörüdür. 1999 yılı verilerine göre kadınların %66,3`ü tarım kesiminde, ücretsiz aile işçisi konumunda, sosyal güvenceden yoksun olarak çalışmaktadır. Tarım sektöründe çalışan her 100 kadının 60`ı ücretsiz aile işçisi konumundadır. Özellikle mevsimlik tarım işçiliğinde belirgin bir kadın işçi ağırlığı vardır. Tarımsal faaliyetlere özgü bir iş yasasının çıkarılmaması doğrudan kadınlara yönelik bir ayrımcılık yaratmaktadır.

E-Yönetsel Mekanizmalarda Kadın

Dolaylı ayrımcılık, toplumsal yapının tüm mekanizmalarında etkin bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Türkiye kadın-erkek eşitliğini anayasa ve yasalarına geçirmiş olan ilk devletlerden birisidir. Ancak, karar mekanizmalarında ve güç paylaşımında kadınların dezavantajlı konumundan dolayı, toplumsal, siyasal yaşama tam olarak yansıtılamamıştır.

Toplumsal güç paylaşımına bağlı olarak belirlenen rol dağılımı, kadınların ekonomik bağımsızlığını kısıtlamıştır. Dolayısı ile geleneksel işbölümü ile siyasal hayatı beraber yürütmek kadınlar için oldukça zordur. Erkeklerin davranış kalıplarına göre düzenlenmiş bir siyasal yaşama ve çalışma koşullarına, ailevi görevlerine öncelik tanıyan kadınların uyum sağlamasını zorlaştırmaktadır. Siyaseti asli görevleri arasında görmeyen kadınlar, güç paylaşımı ve karar mekanizmalarında yeterince temsil edilememektedir.

Kadınlar kendilerini doğrudan etkileyen politika ve kararların oluşum süreçlerinde yer alamamakta, böylece kendi özgün sorunlarına doğrudan çözüm getirme şansından da uzak kalmaktadırlar. Bunun en önemli sonucu olarak, kadınlar yaşamın her alanında (eğitim, çalışma yaşamı, aile yaşamı, sağlık vb) ağır sorunlarla karşı karşıya iken, bu sorunları ortadan kaldıracak politika ve programların geliştirilmemesi, bütçe ve kaynak ayırmaların yapılmamasıdır. Bu bir yandan mevcut eşitsizliklerin sürmesi, diğer yandan her kararda, örneğin her yıl bütçe kanununda kadınların dikkate alınmayarak bir kere daha ayrımcılığa, haksızlığa uğraması ve ‘fiili eşitlik` anlayışını yerleştirecek süreçlerin yaşama geçirilememesi demektir.”   “Kamuda görev yapan personelinin ¼`ü kadın olmasına rağmen, yönetim düzeyinde kadın sayısı çok düşüktür. Türkiye`de halen tek bir kadın vali ve vali yardımcısı yoktur. Bugüne kadar da yalnızca bir kadın vali olmuştur. [x]

Kamuda görev yapan 2 milyon 197 bin memurun %33`ü kadındır. Kurum ve kuruluşlarda, üst düzey yöneticilerin %72,5`i erkeklerden oluşmaktadır. 42 bin 837 yöneticiden 12 bin 532`si kadındır. Yönetim derecesi arttıkça kadınların sayısı da azalmaktadır. Daire başkanlarının %11`i kadın iken bu oran genel müdürde %6`ya, müsteşar yardımcılığında %4,3`e d8

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu