8 MART
KADINLARIN ULUSLAR ARASI
BİRLİK, DAYANIŞMA VE MÜCADELE GÜNÜ
8 MART`IN MÜCADELE GELENEĞİ VE TARİHSEL KÖKENİ
Büyük toplumsal çalkantı ve kriz döneminin ürünü olan Uluslar arası Kadınlar Günü, protesto ve politik aktivizm geleneğini miras bıraktı. Üretimde makineleşme ve teknolojik gelişmelerle birlikte emek hareketlerinin damgasını vurduğu 20. yüzyıl başında, endüstriyel olarak gelişmiş ülkelerde kadınlar, ücretli çalışma yaşamına girmeye başladı. Çoğunlukla, cinsiyete dayalı işbölümüne uygun işlerde, çalışma koşullarının kötü, ücretlerinse piyasanın altında olduğu tekstil, dokumacılık ve ev hizmetlerinde istihdam ediliyorlardı. Yaşamlarında meydana gelen değişiklikler, kadınları kendilerini kuşatan politik yasaklara karşı harekete geçirdi. Avrupa`nın her yerinde, İngiltere, Amerika ve Avustralya`da her sınıftan kadın, oy hakkı için kampanyalar düzenlemeye başladı.
1903 yılında ABD`de kadının oy hakkı için mücadele eden sendikacı ve serbest meslek sahibi kadınlar, ücretli çalışan kadınların politik ve ekonomik çıkarları etrafında örgütlenmesini sağlamak için Kadınların Sendikal Ligi`ni kurdu. Aynı yıllarda korkunç çalışma yaşamının yanı sıra kadınları evde yoksulluk ve şiddet dolu bir yaşam bekliyordu.
1908 yılında, Şubat ayının son Pazar günü, ABD`li sosyalist kadınlar, ekonomik ve politik haklar ve oy isteyen gösterilerle ilk Kadınlar Günü`nü kutladı. Ertesi yıl düzenlenen Kadınlar Günü gösterilerine binlerce kadın katıldı. New York`da 1909 yılında konfeksiyon işçisi kadınların başlattığı genel greve 30 bin kadın işçi katıldı ve daha iyi ücret ve çalışma koşulları için yapılan grev, kış boyunca 13 hafta sürdü. Kadınların Sendikal Ligi, grev fonu ve tutuklanan grevcilerin kefalet ücretlerini ödemek için para sağladı.
1910 yılında Kadınlar Günü ülke çapında sosyalist ve feministler tarafından ortak kutlandı. Aynı yıl, ABD`li delegeler Kopenhag`da toplanan İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı`na giderken Kadınlar Günü`nün uluslararası bir etkinlik haline gelmesini önerme niyetini taşıyordu. ABD`li kadın işçilerin eylemlerinden esinlenen Clara Zetkin zaten kadınların talepleri için baskı yapmak üzere dünya çapında yılın bir günü üzerinde odaklanmayı teklif eden bir önerge hazırlamıştı. Kadın hakları hareketini- özellikle oy hakkını- onurlandırmayı amaçlayan Kadınlar Günü önerisi oy birliğiyle kabul edildi. Böylece 8 Mart, dünyada kadınların yüzyıldır yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin kutlandığı ve kadınların güncel taleplerinin ifade edildiği bir gün haline geldi. Nihayet 1975 yılında Birleşmiş Milletler tarafından da resmen tanındı.
Tarih boyunca bütün siyasal sistemler ataerkil sisteme geçişle birlikte yaratılan “cins sömürüsünü” pekiştirerek günümüze taşımışlardır. Bu sömürü kadınlar üzerinde derin tahribatlar yaratmıştır.
Cinsler arası eşitsizliğin ortadan kaldırılması ezilen cinsin özgürleşmesi sosyal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olmakla birlikte aynı zamanda kadının yaşamın her alanında üretime dönüşü ve siyasal alanda etkinliğiyle mümkündür.
Kadın sistemi dönüştürme mücadelesine kendi kimliği ve rengiyle aktif katılarak özgürleşebilir. Kadının örgütlülüğü salt cins kurtuluşu çerçevesinde değil sınıf, ulus, doğa, kültür vb. bütün çelişkileri ile iç içe ve çözümü de çelişkilere paralel ele almak gerekir.
Öncelikle toplumun varolan yapısının tüm boyutlarıyla ciddi bir biçimde sorgulanması gerekmektedir. Bunun teorisinin doğru ve bilimsel bir çerçevede belirlenmesi gerekir. Herkesin yasa önünde eşit olduğunu kabul eden burjuva hukuku genel ve soyuttur. Bir yandan bütün insanların doğuştan özgür olduğunu savunurken öte yandan köle, sınıf ve köle cinsi yaratıp meşrulaştırıyor. Aile ideolojisi kadınların toplumsal yerinin ev yaşamı olduğunu, kadınların kamusal örgütler (alan) yerine özel alana bağlılıklarını teşvik eder ve diğer kadınların ortak çıkarlarının bilincine varmalarını zorlaştırır.
Özel alana hapsedilmesi kadını toplumsal yaşamdan koparmıştır. Temel insani değerleri özgürce yaşaması, yaratması engellenmiştir. Kadın kendine yabancılaşmış özgüvenini yitirmiştir.
Kadın emekçi ise sınıfsal kimliğinden doğru sömürülmekte ve ezilmekte, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde ulusal kimliğinden ötürü baskı altında kalmakta cinsel kimliğinden ötürü eşitsiz bir yaklaşıma tabi tutulmaktadır.
Cinsiyete dayalı iş bölümünün içselleştiren kapitalist sistem kadını kamusal alana çekerken özgürleştirmek için değil, ucuz iş gücü olarak daha fazla sömürmek içindir.
Kadın sorunu aynı zamanda sınıf sorunudur. Sorunun çözümü tarihsel nedenlerinin değerlendirilmesinden yola çıkılarak mümkündür. Toplumların iktisadi yapısı sınıflar arasındaki ilişkinin bilimsel olarak çözümlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde basit bir kadın-erkek çatışmasından öteye gidilemez. Bu da soruna yüzeysel bir yaklaşımı ve çözümsüzlüğü getirecektir. Sorunun temel kaynağını oluşturan sisteme yönelmeden bireye yönelmek, tarihsel boyut yerine güncele yönelmek bilimsellikten uzak bir bakış açısıdır. Tarih boyunca kadın üzerinde kurulan egemenliği sürdürme mekanizmaları olan erkek egemen ideolojinin yapılandırdığı toplumsal yapının incelenmesi gerekir.
Kadın sorunu özgürlük sorunudur, insanlık sorunudur. Düşünsel ve ruhsal anlamda doğru ve bilinçli bir çıkış kadını yüzyıllardır yaşadığı esaretten kopuşu sağlayacaktır. Bu da kadının kendi özgücüyle iradesiyle geliştireceği cins bilinciyle başarılabilinir Ancak. Sistemin kadın üzerinde yarattığı tüm olumsuzluklardan bir kopuş kadını özgürlüğe götürecek temel etkendir.
Binlerce yıldır insanlık üzerinde gerçekleşen ruhsal ve düşünsel tahribatların aşılması uzun erimli bir mücadele gerektirmektedir. Kadının kurtuluş mücadelesinin ancak 200 yıllık bir geçmişi vardır. 17. yy. örgütlenmeye başlayan ilk kadın hareketi “Burjuva Feminist” niteliktedir. Daha sonra kadının toplum içindeki konumunu yargılayan ve çözüm önerileri geliştiren farklı bakış açıları ve perspektifleriyle birçok kadın hareketi oluşmuştur. Ancak her dönem özgülünde kadının kendi sorunlarının bilincinde olmayışı, erkek egemenliğinin kadının önünde oluşturduğu set “kadının özgürlük mücadelesinde” başarısızlığına neden olmuştur. Kadının kendi yaşam dayanaklarını yaratamaması, erkek egemen sistemin yönelimini körüklemiştir.
Kadını kıskaç altına alan dinsel faktörler, gelenekler, toplumsal değer yargıları, ekonomik nedenler ve bunların hukuksal alandaki yansımaları kimlik yadsımasına neden olmuştur. Özel ve kamusal alanda bir bütün olarak kıskaç altında olan kadın özgürleşememekte, yaşamın öznesi olamamaktadır. Bu da kadının ezilmesini, sömürülmesini ve dolayısıyla toplumsal ve siyasal mücadeleden uzaklaşmasına neden olmaktadır. İnsan kimliğiyle değil, cinsel kimliğiyle varlığı kabul edilen kadın siyasette, siyaset yapılan mekanizmalarda yoktur. Üretimden uzak tutulmasından dolayı asli görev olarak annelik ve ev kadınlığı kimliğiyle tanımlanmasından dolayı toplumsal alanda varlık gösterememektedir.
Sömürüden kurtulmanın tek çözümü kadının, yaratılmaya çalışılan korkak, pasif, edilgen ve eve bağımlı, rollerinden kurtulup, kendi gücünün farkına varmasıdır. Böylece tüm demokratik mücadele zeminlerinde sınıf perspektifli yaklaşımla kendini güç haline dönüştürüp, enerjisini bu noktada örgütleyebilir.
Toplumun yarısını oluşturan kadınların edilgen, pasif konumda olması, toplumsal muhalefeti de zayıflatmaktadır. Çalışma yaşamında yer almak kadınların “ev kadınlığını” asli görev olarak görmelerini engellememektedir. Çalışmanın amacı aile bütçesine katkı sunmaktan öteye gidememektedir. Çalışan kadın ancak erkek egemen aile yapısında kısmi bir psikolojik ve maddi bağımsızlık kazanabilir. Toplumsal ilişkilerde doğrudan etkin olabilme şansı göreceli olarak daha da yükselmektedir. Çalışma yaşamı kadınlarda emeklerinin kullanımına ilişkin bilincin doğması ve gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Toplumsal üretim koşulları kadınların aynı ortam içinde ortak çıkarları paylaştıkları sınıf ve cins yoldaşlarıyla kollektiv bir irade, siyasal bilinç edinmelerinin önünü açar (kolaylaştırır). Ancak bunlar tek başına kadının özgürleşmesini sağlamada yeterli değildir. Öte yandan kadının çalışma yaşamına girmesi kısmen özgürleşmesini getirmekle birlikte daha fazla ezilmesi sonucunu da doğurmuştur. İş saatlerine ek olarak ev içi yükümlülükleri için ayırdığı zaman kadını toplumsal, siyasal yaşama katılımı için zaman bırakmamaktadır. Doğal olarak çalışan kadının sendikal etkinliklere katılımı açısından da aynı sorunlar yaşanmaktadır.
Kadınların mücadeleye katılmaları ve etkin rol almaları önündeki engellerin aşılması hem kadın çalışanlar hem de sendikalar açısından önem taşımaktadır. Kadınların yaşadıkları, karşılaştıkları sorunları aşabilmeleri ancak örgütlü bir mücadele ile mümkündür. Sendikalar açısından bakıldığında özelleştirme uygulamalarıyla üyelerini kaybeden sendikaların kadın üyeler önemli bir potansiyel oluşturmaktalar.
Kadınların özel alanda tek başlarına bırakılmaları, onların ataerkil toplumda güçsüz kalmalarına yol açmaktadır. Çocuk bakımı, kadının ekonomik bakımdan erkeğe bağımlı olmasıyla iç içe geçmiş olması tarihsel gelişmeyle ilgilidir. Erkek egemen ideoloji kadından suçluluk duygusu, şiddet, korku, bağlılık, utanç, sevgi ve şefkat duygularını sömürerek varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla kadın örgütlüğünün temel ekseni, her tür sınıf dışı, egemenlikli, baskıcı, antidemokratik, ilkel ve şoven milliyetçi yaklaşımlara karşı demokratik, sosyalist, enternasyonalist özgürlükçü bir mücadele yöntemi üzerinde geliştirilmelidir.
Kadında cins ve tarih bilincini geliştiren eğitim ve buna dayalı özgün kadın örgütlülüğü her sahada geliştirilmesi kaçınılmazdır. Cinsler arası ilişki sanıldığından daha fazla karmaşık, sömürüyü, baskıyı gizleyen ve genelleştiren karaktere sahiptir. Kadının kurtuluş ideolojisine ihtiyacı vardır. Toplumlar da cinsler arasında yaşanan eşitsizlik sendikaların da genel yapısına yansımaktadır.
Kadının özgürleşme sorunu toplumun önemli bir sorunudur. Erkek egemen kültürünün yıkılabilmesi, programlı bir mücadele yönteminin geliştirilmesini gerektirmektedir. Gerek düzenin dayatmaları, gerekse sendikaların kadın sorununu tam olarak ele almaması, sendikaları kadınlar için çözüm merkezi yapamamıştır. Bunun sonucunda kadınlar sendikalara üye olmaktan uzak kalmış, üye olanlarda pasif konumda kalmıştır. Kadın üyelerimizin geri planda kalan ve destekçi olan değil bizzat katılımcı ve yürütücü güç olmaları, yönetim ve karar mekanizmalarında yer ver almaları için emek alanında verilen mücadelenin öncüsü olmalarıyla mümkündür.
Bu amaçla sendikamızın IV. Olağan Kongre kararı gereğince oluşturulan kadın sekreterliklerine tarihsel bir görev düşmektedir.











