2000 Yılı Dünya Kadın Yürüyüşü

YOKSULLUĞA, ŞİDDETE, SAVAŞA VE IRKÇILIĞA KARŞI

DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK İÇİN YÜRÜYORUZ!

2000 yılı Dünya Kadın Yürüyüşü

Kebek Kadın Federasyonu (Kanada) 1995 yılında Kanada`da kadınların sosyal ekonomik haklarının budanmasına karşı “Ekmek ve Gül” yürüyüşü düzenledi. Yürüyüşün büyük bir ilgi ve coşku yaratması üzerine, Kanadalı kadınlar dünya genelinde kadınların yoksullaşmasına karşı bir yürüyüş düzenleme fikrini 1995 yılında Pekinde toplanan BM Dünya Kadın Konferansına taşıdılar ve daha sonra uluslar arası kadın toplantılarına da katılarak dünya yürüyüşü fikrini yaydılar. Nihayet 1998 yılında 65 ülkeyi temsil eden 140 kadın Kanada`da bir araya gelerek talepleri ve eylem programını belirledi. İçinde Yaşadığımız Dünya Kadın Yürüyüşünün Gerekçelerini Oluşturuyor. Eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. 21. yüzyıla kadınlarla erkekler, Kuzey ile Güney, Doğu ile Batı, zenginle yoksul, şehirle kır arasındaki eşitsizlik büyüyerek devam etmektedir. Büyük teknolojik ve bilimsel gelişmeler, endüstri ve tarım üretkenliğindeki artışlara ve iletişim patlamasına rağmen, milyarlarca insan işsiz ve en temel ihtiyaçlarını bile, beslenme, barınma, sağlık ve eğitim gibi karşılayamıyor ve %70`ini kadınların oluşturduğu 1,3 milyar insan açlık sınırında yaşıyor. Kadınlar bugün yeryüzündeki mülkiyetin yalnızca %1`ine sahiptir.

Kadına yönelik şiddetin, ev içi şiddet, cinsel taciz ve istismar, üreme organlarının sakatlanması veya savaşta sistematik tecavüz biçiminde sürdüğü, kadınların cinsel köleler olarak zorla çalıştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz.

Yürüyüşün Uluslar Arası Öyküsü

3. Uluslararası Toplantı 2-6 Ekim 2001, Montreal, Kanada

Dünya Kadın Yürüyüşü 3. uluslar arası toplantısı 2-6 Ekim 2001 tarihleri arasında yapıldı. Toplantının hedefi, 2000 yılında Yoksulluğa ve Kadına Yönelik Şiddete Karşı yapılan Dünya Kadın Yürüyüşü eylemlerini gerçekleştirmek için oluşturulan uluslar arası feminist eylem platformunu sağlamlaştırmaktı.

Önümüzdeki yıllarda platformun eylemlerinin temelini belirlemek üzere Yürüyüşü düzenleyen ulusal eşgüdüm gruplarından iki delege göndermeleri istendi. 35 ülkeden 45 katılımcı çağrıya yanıt verdi ve toplantıya katıldı. Global ilişkilerin mevcut durumu göz önünde bulundurulursa, katılımdan fazlasıyla hoşnuduz. Yaklaşık olarak 50 ülke kolektif çalışmamızın sürdürülmesiyle ilgilendiklerini belirtmiş ancak çeşitli nedenlerden dolayı (mali, vize zorlukları vs) delege gönderememişlerdir.

Buna ek olarak, Dünya Kadın Yürüyüşü Eşgüdüm Komitesinden ve Quebec Kadın Federasyonu Yönetim Kurulundan yaklaşık 20 gözlemci katıldı. Bunlar, 1995 yılından beri, dünyanın her tarafından kadınları ortak bir eylem içerisinde birleştirmek için büyük zorlukları üstlenen kadınlardı.

Toplantının sonuçlarından gurur duyuyoruz. Aşağıda, önemli tartışma başlıklarını ve önümüzdeki yıl için çalışma planımızı bulabilirsiniz. Aynı zamanda, bu dikkate değer toplantının fotoğraflarını görmek için ve hafta boyunca hazırlanan metinleri okumak için www.ffq.qc.ca/marche2000 adresindeki web sitemize de başvurabilirsiniz.

İşte Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan bir dönemin bütün insanlığı, ama özellikle kadınlar için yıkım anlamına geldiğinin farkına varan, Kuzey ülkelerinde yaşayan, 68 kuşağına mensup kadınlar  politik birikimlerini ve örgütsel olanaklarını seferber ederek Dünya Kadın Yürüyüşünü örgütlemeye başlamışlardı. Her ne kadar, Yürüyüşün İrtibat Komitesi her kıtadan kadınların temsiline göre oluşturulmuşsa da, Kanadalı kadınlar bu girişimin sözcülüğünü ve önderliğini yürütmektedir. Avrupa Bölgesinin Brüksel`de gerçekleştirdiği bölgesel eylemin hem niceliksel hem de niteliksel bakımından ABD`de yapılan dünya eylemini geride bırakmış olması gerçeği bir yana, taleplerin ve eylem senaryolarının oluşturulmasında ve örgütlenmesinde Amerikalı kadınların belirleyici olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Quebec Kadın Federasyonu (FFQ),  BM`in 1995 yılında Pekin`de topladığı Kadın Konferansı`na iyi bir hazırlıkla çıktı; Konferans öncesinde, 1995 yılında Kanada`da on binlerce kadını budanan sosyal hakları için arkasında toplumsal bir destekle harekete geçirecek “Ekmek ve Güller”  Yürüyüşü örgütlenmişti. Bu yürüyüş hem Pekin`deki Kadın Konferansına katılan Kanadalı kadınların sözünü daha önemli hale getirmiş, hem de 2000 yılında yapılacak Dünya Kadın Yürüyüşüne ilham kaynağı olmuştur. Böylece kadınların neoliberalizme karşı ortak mücadelesini başlatacak bir dünya yürüyüşünün örgütlemesi için üç yıl sürecek olan bir uluslar arası lobi faaliyetinin ilk adımları çok sayıda hükümet dışı kuruluşu ve kadın örgütünün katıldığı Pekin Konferansında atıldı. Değişik uluslardan ve kıtalardan kadınlara saygı duyan ve onların temsilini sağlayan bir örgütlenme mekanizması kurulmuş olmasına karşın, yine de eylemin mimarı ve yürütücüsü olarak Kanadalı kadınlar ister istemez ön plana çıktılar.

2000 Dünya Kadın Yürüyüşün atıl durumdaki kadın hareketini canlandırıp toparladığı rahatlıkla ileri sürülebilir.  161 ülkeden yaklaşık 6000 grup katılmış ve bunların büyük bir kısmını şiddetle ve yoksullukla mücadele eden örgütler oluşturmuştur. Yalnızca %55`i kadın örgütü olup geri kalanı karma örgütlerdir; bu karma örgütler özellikle sendikalar ve politik gruplardır. En çok grupla katılan ülkeler sayılarıyla şöyledir; Arjantin 68, Belçika 185, Bolivya 57, Brezilya 302, Burkina Faso 63, Kamerun 163, Kanada 1004, Şili 67, Kolombiya 99, Kongo 46, Demokratik Kongo Cumhuriyeti 122, Fransa 207, Hindistan 88, Kenya 59, Mali 60, Meksika 146, Fas 68, Mozambik 61, Nijerya 87, Pakistan 70, Peru 131, Portekiz 119, Kore Cumhuriyeti 76, İspanya 142, Togo 93.

Böylece, kadınların nadiren boy gösterdiği alanlarda yerini almak ve taleplerini seslendirmek için onlara bir şans tanıma rüyası gerçekleşmiş oldu.  “…ayaklarımız ve seslerimiz kadın hareketinin nadiren tanık olduğu bir şekilde yankılanıyordu… Yürüyüşümüzün gerisindeki ana neden, bizi yöneten ekonomik, toplumsal ve politik kuralların yeniden tanımlanması arzusunu destekleyen analizlerin etki alanını genişletmekti. Feminizm bir düşünme biçimi, toplumsal bir hareket ve dünyayı alternatif bir perspektiften kavramaktır. Feminizm, basitçe eşitsizliklerin farkına varmak ve iktidar olanaklarından yararlanma hakkı elde etmekten daha fazla bir anlama sahiptir. “öteki”e korku ve nefret hissini devam ettiren ve şiddeti meşrulaştıran sistemleri yıkma ihtiyacıyla harekete geçiyoruz; dışlamayı üreten ve egemenliği pekiştiren bütün sistemleri açığa çıkarıyoruz.”  Yürüyüşün gerekçeleri arasında sıkça kadınların yapısal olarak dışlanması olgusuna yapılan vurgu; iki asır önce feminist hareketi başlatan Seneca Falls Konferansının ortaya çıkmasına yol açan dışlanma ve hayal kırıklığının neden olduğu politik dönüşümleri ister istemez çağrıştırmaktadır.

Ancak feminizminin ilk ortaya çıktığı dönemin karakteristiği olan kadının sivil hakları ve politik özgürleşmesi mücadelesi yerini, patriarka ile ele ele kadınların ekonomik, politik ve toplumsal dışlanmasını üreten kapitalist sisteme karşı muhalefetin aktif bir unsuru, diğer ezilenlerle köprü kuran, adil, eşitlikçi ve barışçıl bir dünyaya doğru yürüyüşün parçası olan bir kadın hareketini inşa etme çabasına bırakacaktı. Berlin duvarının yıkıntıları altında kalmanın yarattığı etkiyle feminizmin anti-kapitalist özü öne çıkarken kürselleşme karşıtı muhalefet içinde kendi politik söylemini koruyarak ezilenlerin yanında yerini almıştır. Patriarkal sistem tarafından desteklenen kapitalizmin küreselleşmesinin kadınlar üzerindeki sonuçlarını deşifre etmek, kadınları harekete geçirerek alternatif bir dünya kurmak bu yeni feminist hareketin temel hedefleridir artık.

Yürüyüşün Uluslar arası Talepleri

Yoksulluğun ortadan kaldırılması için;

1.         bütün devletlerin, yoksulluğu ortadan kaldırmayı amaçlayan yasal çerçeveyi ve stratejileri kabul etmesini: eğitim, çalışma hakkı, evde ve kayıt dışı sektörlerde çalışmaya ilişkin yasal koruma, ulusal ve uluslar arası düzeyde ücret adaleti ve eşitliği, örgütlenme ve sendikalaşma, güvenli içme suyuna sahip olma, yaşanabilir ev, sağlık bakımı ve sosyal güvence, kültür, hayat boyu gelir güvencesi, doğal ve ekonomik kaynaklar (kredi, mülk, mesleki eğitim, teknoloji), minimum sosyal aylık gb.

2.         IMF`nin yapısal uyum programlarına son verilmesi, sosyal bütçe ve kamu hizmetlerindeki kesilmelere son verilmesi, MAI benzeri çok taraflı yatırım anlaşmalarının reddedilmesi, zengin ülkelerin GSMH`sının %0,7`sinin gelişmekte olan ülkelere yardım için ayrılmasını,

3.         Gezegenimizdeki en fakir 53 ülkenin borçlarının derhal silinmesi, uzun vadede Üçüncü Dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi ve borçların iptal edilmesi için bir mekanizma oluşturularak bu paranın yoksulluğu ortadan kaldırmak için ve yapısal uyum programlarından en fazla etkilenmiş olan ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu insanlar için kullanılmasını,

4.         Bu çerçevede bağış yapan ülkenin yaptığı katkının %20`sinin sosyal gelişme için ayrılması ve bağış alan ülkenin harcamasının %20`sinin sosyal programlar için kullanılmasını,

5.         Büyük güçler tarafından birçok ülkeye empoze edilen ve başta kadınları ve çocukları etkileyen ambargolar ve blokajlar kaldırılması, barışın ve ulus devletlerin demokratik ve özerk işleyişinin korunmasını istiyoruz.

Kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için;

1.         Devletlerin kadınların ve kız çocukların üzerinde denetim kuran, politik, dini, ekonomik veya kültürel tüm otoriteleri mahkum ederek bunlara karşı önlem almasını,

2.         Devletlerin, kadının kendi hayatını belirleme, bedeni ve üreme fonksiyonu üzerinde denetim sahibi olma hakkını kabul etmesini,

3.         Kadınlarla ve çocuklarla ilgili sözleşme ve uluslar arası belgelerde var olan hükümlerin uygulanmasını,

4.         Devletlerin Uluslar arası Suç Mahkemelerini tanımasını ve özellikle tecavüz ve cinsel tacizin savaş suçu ve insanlığa karşı işlenmiş suç olarak kabul edilmesini,

5.         Cinsiyet ayırımcılığına, eziyet ve cinsel şiddete maruz kalan kadınların sığınma taleplerinin kabul edilmesini istiyoruz.

Biz kadınlar olarak insanlığın ve yeryüzü servetinin kadınla erkek arasında, hatta kadınların kendi aralarında, kuşaklar arasında, Kuzey ile Güney arasında, Doğu ile Batı arasında, şehir ve kır toplumları arasında eşit paylaşılması için yürüyeceğiz.  Dünyanın her yerinde kadınlara ve kız çocuklara yönelik şiddet karşısında kendi hükümetlerimizin, toplumlarımızın ve uluslar arası topluluğun sessizliğini, başarısızlığını ve duyarsızlığını yıkmak için yürüyoruz.

1848 SENECA FALLS KONFERANSI`NDAN

2000 DÜNYA KADIN YÜRÜYÜŞÜNE

Kadın delegasyonun 1840 yılında Londra`da toplanan Dünya Kölelik Karşıtı Konferansı`nda, kadınların halka açık tartışmalara alınamayacağı kararıyla dışlanmasının feminist hareketin tarihinde ne denli önem taşıdığı bilinmektedir. Bu dışlanma; 1848 yılında Seneca Falls Konferansıyla ve örgütlü toplumsal bir hareket olarak feminizmin sahneye çıkışıyla sonuçlanacaktı. Yalnızca kölelik karşıtı hareket içinde değil, 19. yüzyılın toplumsal dönüşüm mücadelesi içinde etkin olarak yer almaya başlayan kadınlarda dışlanmış olmanın yarattığı aşağılanma, zaten gelişmekte olan feminist bilinci derinleştirirken örgütlü kadın hareketinin temelini de bu Konferansta formüle edilen Bağımsızlık Deklarasyonu ile atılmış oldu. Bu 160 yıllık yolculuğun bugünkü durağında kadın hareketinin ufukta beliren güncel ifadesine dair ipuçları veren Dünya Kadın Yürüyüşü deneyimi hak ettiği bir değerlendirmeye henüz tabi tutulmadı. Çok genel hatlarıyla bile olsa, arkamızda bıraktığımız ve etkileri hala devam eden bu süreci değerlendirme girişimi yeni tartışmalar için uygun bir zemin oluşturacaktır.

Tıpkı kadının değişik renklere, uluslara, kültürlere, sınıflara ve dinlere bölünmüş çok parçalı dünyası gibi, bir ideoloji ve toplumsal hareket olarak feminizm de hiçbir zaman yekpare olmadı. Yolculukları sırasında durakladıkları mekanlarda, dönemin toplumsal hareketlerine ve hatta kadınlara ilişkin meselelere yaklaşımlarında farklılar gösterdiler; değişik toplumsal hareketlerle ittifaklar oluşturdular ve feminist konular karşısındaki tavırlarıyla bu hareketleri, özellikle işçi hareketini, böldüler.

Kadın hareketi içinde orta sınıf kadınlarının belirgin bir üstünlüğü olduğu doğrudur ve yadırgatıcı da değildir. Toplumsal dönüşümlerin özellikle orta sınıf ve işçi sınıfı kadınlarını konumlarını sorgulamaya itmiş olmasına rağmen, cinsiyet ayırımcılığı orta sınıf kadınlar açısından daha belirgindi ve onlar ilerici düşüncelerin politika diline çevrilmesini olanak tanıyan politik yeteneklere, eğitime ve boş zamana sahipti. Bu özelliğine rağmen, kadın hareketinin kısa tarihinin önemli başarılarını -süfrajetler örneğinde olduğu gibi- kadınlardan aldığı desteğin yanı sıra işçi hareketinin (özellikle kadın işçilerin) desteğine borçlu olduğunu unutmamak gerekir.

Bugünün feminist hareketi, geçmişte politik özgürlükler mücadelesi verirken emek hareketiyle- ciddi problemler içerse bile- gerçekleştirdiği dönemsel ittifaklardan daha farklı bir ilişki, adeta kader birliği içindedir. Dünya Kadın Yürüyüşü ile başlayan ve hala sürmekte olan bu süreç emek hareketiyle pekişmesi muhtemel bir kader birliği içine girdiğine işaret etmektedir.

Öncelikle, uzun süren bir bekleyiş ve suskunluk döneminin ardından kadın hareketinin toparlanmasına katkıda bulunan ve Dünya Kadın Yürüyüşü fikrini doğuran gelişmelere şöyle bir değinmekte fayda var:

 “Berlin duvarı kadınların bedenleri üzerine yıkıldı”

Uzunca bir süredir kadının insan hakları belgelerinin tanınması, izleme komiteleri oluşturulması, sözleşmeler, sözleşmelere ek protokoller, yaptırım uygulanması, acil eylem çağrıları, olmadı yeni sözleşmeler macerasının sonuçsuz  kalması üzerine sivil ve politik haklar arenasında boy gösteren kadınlar oturup düşündüler ve şu sonuca ulaştılar: “Hepimiz biliyoruz ki eşitlik sosyal sorumluluğu da beraberinde getirir. Kitlesel imha silahları, dünya ticaret anlaşmaları gibi haklarımızı kullanmamızı engelleyen ve toplumumuzu etkileyen sorunlarla biz kadınlar daha yakından ilgilenmeliyiz. ‘Berlin duvarı kadınların bedenleri üzerine yıkıldı`…toplumun insan hakları için verdiği mücadeleye katılmadığımız sürece, vazgeçilemez eşitlik talebimiz yeterince güçlü olamayacaktır. “

Küreselleşmenin özel olarak kadınlar üzerindeki ölümcül etkisini ve cinsiyetçi uluslar arası işbölümünü -ki bunu ayrı bir yazı konusu olarak saklı tutuyoruz- gündemine alan bilimsel çalışmaların ve seminerlerin sayısında ciddi bir artış hemen göze çarpar. Hatta kadınların son sömürge olarak tanımlanması yadırganmaz.    Cinsler arası eşitsizlik ve ayırımcılık, rakamlarla, verilerle kadın emeği sömürüsü bütün çıplaklığıyla ortada durmaktadır artık.

Kadınların maruz kaldığı ayırımcılığın ve olumsuz koşulların küreselleşen yoksulluk ve şiddetle bağlantısını kuran ve çoğunlukla batılı kadın inisiyatiflerinin başını çektiği kayda değer uluslararası etkinliklere tanık oluyoruz. Bunun yanı sıra, Seattle, Prag ve Quebec`de sokağı dolduran küreselleşme karşıtı hareketin eylem çağrılarında ve basın açıklamalarında küreselleşmenin kadınlar üzerindeki yıkıcı etkisine ve kadınlaşan yoksulluğa göndermeler yapılıyor. Oysa çok yakın bir tarihe kadar sosyalist harekete yönelik “cinsiyet körü” suçlaması ve kapitalizmin analiz eden temel metinlerde toplumsal cinsiyet unsurunun hep göz ardı edildiği iddiası hiç de haksız sayılmazdı. Bugün küresel kapitalizme karşı yükseltilen muhalefetin cinsiyetçiliği göz ardı edebilmesi mümkün gözükmüyor.

YAŞADIĞIMIZ DÜNYA

Adaletsizliğin değişik biçimlerde hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. 2000 yılı köşe başında ve tahammül edilemez bir sosyal eşitsizlik; kadınlarla erkekler, Kuzey ve Güney, Doğu ve Batı ülkeleri arasında, ülkelerin kendi halkları arasında, zengin ve yoksul, genç ve yaşlı, şehir ve kır toplumları, insanla Doğa arasında derinleşerek kök salmaktadır.

Göz kamaştırıcı teknolojik ve bilimsel gelişmelere, zirai ve sanayi verimliliğinde zengin artışlara ve iletişim patlamasına tanıklık eden bir dünyada yaşıyoruz. Buna rağmen, milyonlarca insan işsiz, en temel ihtiyaçlarından dahi; yiyecek, temiz su, barınma, sağlık, eğitim, kültür hizmetlerinden, enerji kaynaklarından ve ulaşım olanaklarından mahrum yaşamaktadır. Dünyanın her yerinde, giderek daha çok zenginleşen toplumlarda halkın daha fazla yoksullaştırılması paradoksunu görüyoruz. Bu çarpık gelişmenin mağdur ettiği kesimler içinde kadınlar çoğunluğu oluşturuyor.

Gayri insani bir öz taşıyan bir ekonomik sistemin, neo liberal kapitalizmin, hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu, azgın bir rekabet ile yönetilen, özelleştirme, liberalleşme ve düzensizliğin karakterize ettiği bir sistemdir. Bu, tamamen piyasanın zorunlulukları doğrultusunda hareket eden ve temel insan haklarının anlamın pazar karşısında tamamen boyun eğdiği bir sistemdir. Sonuç: nüfusun önemli bir kısmının toplumsal olarak dışlanması, eninde sonunda dünya barışının ve gezegenimizin geleceğinin tehdit edilmesi.

Ekonomik eşitsizlik ve güvensizlik tarafından desteklenen patriyarkinin ve kadına karşı şiddetin-koca dayağı, cinsel taciz ve sakatlama, savaş dönemlerinde sistematik tecavüz şeklinde- evrensel olarak hala egemenliğini sürdürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. İşte milyonlarca kadının kaderi.

Kimlik, değerler, programlar ve toplumsal birlik alanında kriz geçiren bir dünyada yaşıyoruz. Öyle bir dünya ki; yolumuzu kaybetmemize neden olan dinsel, ırkçı, cinsiyetçi gericiliği kışkırtan kültürel bir şok hali içinde. Bu kriz; değişik kültürlerden halkların üretken diyalogunu engellerken, bizleri insanlığın en önemli varlığı olan farklılıklarımızdan mahrum etmektedir.

Yetmişbeş “düşük yoğunluklu” silahlı çatışmaların yakıp yıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu çatışmalar, nüfusun onda birini yok ediyor ve ulusların bütçelerinden süzdüğü paralarla silah endüstrisi kasasını dolduruyor. Bu şiddetin mağdurlarının önemli bir kısmını kadınlar oluşturuyor.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; doğal kaynakların çarçur ve çevrenin tahrip edilmesi gezegenimizi öldürüyor. Endüstriyel kirleticilerin çıkarları için gelecek kuşaklar tehlikeye atılıyor ve bu hatalı gelişmenin sonuçlarından en fazla kadınlar rahatsız oluyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında açığa çıkan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Örgütü (OECD), vb büyük uluslararası kurumlardan oluşan; seçilmemiş devletler üstü bir güç olarak örgütlenen pazarın direktifleri karşısında hükümetlerin vatandaşları karşısındaki yükümlülüklerinden vazgeçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu devletler üstü güç, kendi açık kapatma yöntemlerini, Güney`de yapısal uyum, Kuzey`de sosyal hizmet kesintisi ve Çok Taraflı Yatırım Anlaşması ile hükümetlere dayatmaktadır.

Demokrasinin; kendisini yasaların üzerinde gören, hiçbir yaptırım tanımayan ve hiç kimseye karşı sorumlu hissetmeyen “savaş lordları”nın insafına terk edildiği bir dünyada

yaşıyoruz.

Aynı zamanda eşitsizliğe, baskıya ve toplumsal dışlanmaya karşı direnen sayısız, otonom kadın girişimlerini tarafından karakterize edilen bir dünyada yaşıyoruz. Kooperatifler, ortak mutfaklar, kadın merkezler, çevreci gruplar vb çok sayıda hak mücadelesi veren grupları dikkate almamız gerekir. Kiracı hakları ve toprak hakkı mücadelesi, örgütlenme, ulusal demokratikleşme, sosyal ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi, eğitim mücadelesi: kadınlar her zaman bu mücadelelerin kalbinde yer aldı ve hatta çoğunlukla önderlik ettiler.

KURMAK İSTEDİĞİMİZ DÜNYA

2000 yılı Dünya Kadın Yürüyüşü, dünyanın her yerinde neo liberal kapitalizmi ilelebet ortadan kaldırmayı amaçlar. Bu, varolan sistemin reformunun ötesinde bir anlam içerir; yerel, ulusal ve uluslararası toplumsal hareketlerin ve kadınların alternatif önerilerine dayanan yeni bir sistem yaratmak anlamını taşır.

2000 yılı Dünya Kadın Yürüyüşü, erkek egemenliğini yıkmayı ve kadına karşı şiddetin bütün biçimlerini yeryüzünün her yerinde ortadan kaldırmayı amaçlar.

Dünyayı değiştirebileceğimizi, daha insani ve barışçıl hale getirebileceğinizi bilerek yeni bir bin yıla adını atmak istiyoruz. Bu, barışçıl bir yürüyüş olacak çünkü; insan yaşamına verdiğimiz değerin merkezi önceliğimiz olarak kabul etmek ve küresel dayanışmayı gerçekliğe dönüştürmek istiyoruz.

Gelecek bin yılda, insan haklarımızdan ayrılamaz ve evrenselliği yadsınamaz temel haklarımızın uygulanması için yürüyoruz. Bütün insan haklarının karşılıklı olarak birbirine bağımlı olduğuna, eşitlik, adalet, barış ve dayanışma değerlerinin hakim olacağına inanmakta kararlıyız.

Kadının politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel yaşama aktif katılımının, bizim ve toplumumuzun özgürleşmesinin başlangıç noktası olduğunu, doğrudan bizi ilgilendiren sorunların karar süreçlerinden çoğunlukla dışlandığımızı göstermek için yürüyoruz.

Kadınlara, çocuklara ve toplumun en savunmasız kesimlerine karşı şiddete ve ayırımcılığın bütün biçimlerine son vermek için yürüyoruz. Ortak çalışma ve paylaşım ilkelerine dayalı, önemli değişikliklerin kurumsallaşmasını hedefleyen eylemleri güçlendirmek için yürüyoruz.

Her kadının ve erkeğin yaşamını idame ettirecek ve hayatı yaşanmaya değer kılacak araçlara sahip olması için, insanlığın maddi ve manevi servetlerinin paylaşılması esasına dayalı bir dünyayı doğurmak için yürüyoruz.

Yoksulluğu ortadan kaldırmak için yürüyoruz

Üçüncü bin yılın şafağında insanlığın ezici çoğunluğu yoksulluk içinde yaşıyor; %70`ini kadınların oluşturduğu 1.3 milyar insan mutlak yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Toplam dört milyar yoksulluk çizgisinin altında yaşıyor ve yine çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.

Beşeri yoksulluk, “maddi saadet için gerekli şeylerin yokluğundan daha fazlası anlamına gelebilir. Bunun yanısıra, insanın gelişmesi için gerekli en temel seçeneklerin ve fırsatların inkar edilmesi anlamına gelir-uzun, sağlıklı bir yaşam sürmek ve makul bir yaşam standardından yararlanmak, özgürlük, onur, öz saygı ve ötekine saygı”, yaşamı anlamlı kılacak her şeyden yararlanabilme.

Yoksulluk temel insan haklarının inkarıdır, vatandaşlığa engeldir. Yoksul halklar insanlığın sınırlarına iriliyor, kadınlarsa bu sınırların en uç noktalarına. Yoksulluk; bir kenara irilmiş insanlara karşı sistematik şiddeti temsil eder.

Ezelden beri, kadınlar insanlığın gelişmesine katkı sunmaktadır; fakat ister ücret kazanalım, isterse informel sektörde veya evde çalışalım, emeğimizin hakkı içtenlikle teslim edilmez. İlk çağlardan bu yana, ekonomi- türünün bir önemi yok- görünsün ya da görünmesin çoğunlukla kadınların çalışmasına dayanmaktadır. Bugün bile, insanlığın yansını oluşturduğumuz ve toplam çalışma saatinin üçte ikisini karşıladığımız halde dünya gelirinden aldığımız pay yalnızca onda biri. Ailemizin ve toplumun saadetiyle ilgilenmemiz bekleniyor, çoğu kez sağlığımıza mal olsa bile.

Yeryüzünün her yerinde en fazla kadınlar yoksul. Yiyecek ve içme suyu, eğitim, temel sağlık hizmetleri, sosyal güvenlik, toprak sahibi olma, makul ve adil bir gelir, kredi, miras, iş, yeni teknoloji, işsizliğe karşı önlemler ve benzeri temel olanaklardan mahrum bırakılıyoruz.

Uluslararası kurumlar (Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Örgütü) gayri insani yapısal ayarlamaları yığınlara empoze ederek yoksulluğu süreklileştirmektedir. Bu ayarlamalar özellikle kadınları olumsuz etkiler, iş, ücret ve çalışma koşullan söz konusu olduğunda çoğunlukla vahşi ayrımcılığa neden olur. Bunun yanısıra, erkeklerle kıyaslandığında daha dehşet verici sonuçlar doğurur; gelirin düşmesi, önemli hizmetlerde kesinti, yiyecek yardımlarının önlenmesi. Bazı ülkelerde, eğitim, yiyecek ve sağlık hizmetlerinden ailedeki erkek çocukların yararlanabilmesi için kadınlar ve kız çocuklar bunlardan mahrum bırakılmaktadır.

Uluslararası kurumlar, kaos, kargaşa ve pazar stoklarına ilişkin spekülasyonların dizginlerini serbest bırakılmak suretiyle Asya ve Meksika`da olduğu gibi felaketleri kışkırtarak yığınların yoksulluğunu sürdürüyorlar. Koltuğunun altında yazar kasalarıyla vergi sığınağı durumundaki dünyanın 37 yerinden birisine doğru yola koyulan kişiler karşısında yardımsever sessizliklerini sürdürüyorlar. Zengin aileler, sermayedarlar, holdingler, çokuluslu şirketler, örgütlü suç şebekeleri vb, bu ülkelerde vergi ödemeden paralarını gizleyebildikleri için kendi ülkelerinin yasalarından paçayı kurtarabiliyorlar. Vergi sığınakları, dünya çapındaki hırsızlık sisteminden başka bir şey değildir. Gizli bankacılık; zenginleri, organize suçları, diktatörleri ve yolsuzluk yapan hükümetleri korur. Bu tür ilkesiz işleyişler, dünyada demokrasiyi temelden sarsar.

Aynı uluslararası kurumlar, çok sayıda yoksul ülkeyi borç içinde bırakmaktadır. Her yıl milyarlarca dolar, faiz ödemesi biçiminde, hem özel hem de kamusal kalkınmayı engelleyen kuzeyin zengin kredi kaynaklarına akar. Oysa bu işleyiş, tamamen uluslararası ilişkilerin etiğine, ekonominin mantığına ve insani ilişkilerin maneviyatına aykırıdır. Bu arada, resmi kalkınma yardımı giderek küçülmeye devam eder: 1990 yılında kredi veren ülkelerin GSMH`nın ortalama %0.34`ü iken 1996 yılında %0.25`e düştü. Bu, hedefin GSMH`nın %0,7`si olarak belirlendiği 1970 yılından bu yana kayda geçen en düşük miktardır. 1996 yılındaki bir tespite göre endüstrileşmiş ülkelerin takip eden 5 yıl için sağladığı resmi kalkınma yardımı (ODA) düşmüştü. BM`e göre; eğer bu düşüş aynı oranda sürerse, ODA 2015 yılında tümüyle yok olacaktır.

Kuzey kökenli ekonomik kalkınma modelinin; insanların saadetini ve çevrenin korunmasını gözden çıkardığının, sosyal gelişme, iş ve halkların temel hakları olmaksızın, merhametsiz bir üretim ve büyümeyi merkezine koyan bir model olduğunun fazlasıyla farkındayız.

Sonuç olarak;

Acizlik hissiyle mücadele etmek için, dayanışma ve paylaşımı öne çıkarmak için, düşlerimizi dizginlerinden kurtarmak için, servetin yaratılmasının ve dağıtılmasının yeni biçimlerini keşfetmek için, her bireyin ve her grubun tam anlamıyla gelişmesini sağlamak için yürüyoruz.

Daha demokratik, şeffaf, sorumluluk duyan, insaflı ve çevreye saygılı ve dayanışmayı açığa çıkaran dünya ekonomik sistemini kurumsallaştırmak için yürüyoruz. Dünya finans pazarlarının yığınların sırtından sürdürdüğü ekonomik savaşa son verilmelidir. Yapısal uyuma değil, yapısal değişime ihtiyacımız var. Halklar arasında adil alışveriş ve ticari şebekelere ihtiyacımız var.

Toplumsal değerlerin iktisadi direktifleri belirlemesi ve ekonomilerin kadının bireysel ve kollektif haklarına saygı gösteren politikalarla belirlenmesi talebiyle yürüyoruz.

Kadınların yoksulluğuna karşı verilen her mücadelenin öncelikli hedefi olan kadının ekonomik bağımsızlığına sahip olması için yürüyoruz.

Kadınların savaşları sona erdirmek için sarf ettikleri yorulmak bilmez çabalarını desteklemek için yürüyoruz. Silahlı çalışmalarda kadınlar çoğunlukla barış anlaşmalarının mimarı oldu ve hala olmaya devam ediyor. Bundan dolayı, askeri harcamaları, eğitim ve sağlığa ayrılan paydan fazla olan hükümetleri kınıyorlar. Askeri endüstrinin, adil ve sorumlu kalkınma, temel insan haklarının gözetilmesi, yerel ve bölgesel inisiyatiflere saygı temelinde kurulacak bir ekonominin bir parçası olacak şekilde elden geçirilmesini istiyorlar.

DÜNYA SERVETİNİN PAYLAŞILMASINI İSTİYORUZ!

Biz, dünya kadınları olarak, insanlığın ve yeryüzünün servetinin, kadınla erkek arasında, hatta kadınların kendi aralarında, kuşaklar arasında, Kuzey ve Güney arasında, Doğu ile Batı arasında, şehir ve kır toplumları arasında eşit paylaşılması talebiyle yürüyeceğiz.

NE İSTİYORUZ?

•           Bütün Devletlerin yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen yasal önlemler almasını istiyoruz.

•           Devletler, kadınların yoksulluğunu ortadan kaldıracak özel önlemleri içeren yoksulluğa karşı ulusal programlar uygulamalıdır; örgütlenme ve sendikalaşma hakkı, çalışma hakkı, ILO çalışma standartlarının yerine getirilmesi; adil ödeme, temiz su ve uygun konut olanakları; sağlık hizmetleri, eğitim, kültür, güvenilir yiyecek, toprak ve makul kredi olanakları.

•           Hükümetlerin bütün faaliyetleri, yasama etkinlikleri, düzenlemeleri ve konumları, 1997 yılında açıklanan Beşeri Kalkınma Raporunda açıklanan ve BM Kalkınma Programı (UNDP) tarafından çıkarılan HPI- Beşeri Yoksulluk Endeksi`nin ve 1995 yılında raporunda tartışılan, kadın ile erkek arasındaki eşitsizliği ölçen GDI – Cinsiyete dair Kalkınma Endeksi`nin ışığında değerlendirilecektir.

•           Tobin vergisinin derhal uygulanmasını ve vergi gelirinin bir sosyal kalkınma fonuna aktarılmasını istiyoruz. Fon; kadın ve erkeğin eşit olarak temsil edildiği demokratik yöntemlerle idare edilecek ve %70`ini kadınların oluşturduğu aşırı yoksulluk içinde yaşayan 1.3 milyar insanın öncelikli yararlanması sağlanacaktır.

•           Üçüncü Dünya ülkelerinin borçlarının iptal edilmesini istiyoruz.

•           En kısa sürede, yeryüzünün en yoksul 53 ülkesinin borçlarının iptal edilmesini istiyoruz. Jubilee 2000 kampanyası tarafından geliştirilen talebi de destekliyoruz.

•           Uzun vadede, bütün üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının iptalini ve borç silme işlemini izlemek üzere bir mekanizma kurulmasını, bu paranın yoksulluğun ortadan kaldırılması için ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yapısal uyum politikalarından en çok etkilenen insanların refahını geliştirmesi için kullanılmasının güvence altına alınmasını istiyoruz.

•           Uluslararası kamuoyunun politik gücü tarafından yönlendirilen yenidünya ekonomik sisteminin yaşama geçirilmesini istiyoruz.

•           Yeni bir ekonomik düzeni; yalnızca 7 ülkeye değil, uluslararası topluluğun politik gücüne tabi olmak kaydıyla, yeni demokratik kurumlara dayalı olarak, kısa ve orta dönemlerle kurulmalıdır.

•           Ekonomi ve Finans Güvenliği için Dünya Konseyi. Bu organ, yeryüzünün servetinin adil ve eşit kullanımına dayanan yeni bir uluslararası finans sisteminin kurallarını yeniden tanımlama görevi üstlenecektir. Aynı zamanda, dünya nüfusunun, özellikle kadınların refahını artırma üzerinde yoğunlaşacak Konsey`in üye kompozisyonunda cinsiyet eşitliği gözetilmelidir.

•           Her ticari anlaşma ve sözleşme, bireysel ve kollektif temel insan haklarına tabi olmalıdır. Ticaret, insan hakları tarafından yönlendirilmelidir.

•           Vergi sığınaklarının ortadan kaldırılmasını istiyoruz.

•           Bankacılık sırlarına son verilmesini istiyoruz.

KADINA YÖNELİK ŞİDDETİ ORTADAN KALDIRMAK İÇİN YÜRÜYORUZ!

“Kadına yönelik şiddet” teriminin anlamı; “fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar ya da acı ile sonuçlanan, ister özel alanda isterse kamu alanında olsun, baskı ve özgürlüğün engellenmesi tehdidini de içeren, kadına yönelen her şiddet hareketidir. Kadına yönelik şiddet hem kadının insan haklarını ve temel özgürlüklerini ihlal eder hem de onları hükümsüz kılar.”

Kadına yönelik şiddet; kadınla erkekler arasındaki tarihsel güç ilişkilerinin eşitsizliğinin bir sonucu ve kadının insan haklarının ve temel özgürlüklerinin yasal ihlalidir. Bu, hangi sınıf, kültür ve konumda olursa olsun bütün toplumlarda varolan evrensel bir gerçekliktir. Bütün kadınlar etkilenir. Yaşamının bir döneminde kadın olduğu için korkmamış bir tek kadın bulmak oldukça zordur. En basiti, hava karardıktan sonra sokakta yürümek veya gece çalışmak kadınlar için önemli bir güvenlik sorunu yaratır.

Aile içi fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet; dayak cinsel taciz, kadın sünneti, kadın ve kız çocukları mağdur eden aile içi tecavüz, drahomaya bağlı şiddet, ensest, aile içi şiddet, sömürüye bağlı şiddet ya da kadının özgürlüğünün tamamen inkarı gibi geleneksel pratikleri içerir.

Genel topluluk içinde gerçekleşen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet; dayak, tecavüz, cinsel istismar, işyerinde cinsel taciz ve sindirme, tıbbi müdahaleye zorlama, kadın ticareti ve kız çocukların cinsel köleliğini içerir. Kadın vücudunun pazarlanmasındaki gözle görülür artış, dizginlenmeyen liberalizmin sorumlu olduğu kadının daha da yoksullaşması ile bağlantılıdır. Kadına yönelik şiddet aynı zamanda, doğum kontrolüne zorlama, kısırlaştırma ya da kürtaja zorlama, kız ceninin alınması ve kız çocukların öldürülmesini içerir.

Fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet; genellikle temel haklara saygıya önem vermeyen, gelenek ve görenekleri hoş gören ve müsaade eden Devletler tarafından sürdürülmekte ya da göz yumulmaktadır. Kökten dinci hareketlerin yükselişi, kadının ekonomik bağımsızlığını ve seçme özgürlüğünü tehdit ediyor. Bazı ülkelerde kadınların toplum yaşamından dışlanması, G. Afrika`daki ırk ayrımının yeni biçimini yaratmaktadır. Çünkü kadınlar, değeri az, ikinci sınıf yaratıklar olarak kabul görmekte ve temel insan hakları ihlal edilmektedir.

Kadına yönelik şiddet aynı zamanda, silahlı çatışma durumlarında cinayet, sistematik tecavüz, cinsel taciz ve cinsel kölelik, rehin alma ve gebeliğe zorlanma şeklinde bir tür savaş silahı olarak kullanılmaktadır.

İnsan Hakları Komisyonu`nun kadına yönelik şiddetle ilgili Özel Raportörü, insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlali olarak adlandırır:” kadın ve kız çocukların seks ticareti fahişeliğe zorlanma, tecavüz, cinsel istismar ve seks turizmi uluslararası organize suçların odağı oldu” “zorla çalıştırma, seksin ticarileştirilmesi ve zorla evlendirmenin bütün biçimlerini ortadan kaldıracak ek önlemler alınmalıdır. Kadınlar ve kız çocuklar giderek daha fazla istenmeyen gebelik ve cinsel yoldan bulaşan hastalıkların HIV/AIDS dahil, tehlikesi altındadır. “

Şiddet bütün kadınları etkiler; fakat yoksul koşullarda yaşayanlar veya azınlık grubun mensubu olanlar iki kat ayrımcılığa uğrar ve özellikle savunmasız durumdadır. Örneğin; kız çocuklar ve gençler, yerli kadınlar, mülteci kadınlar, kadın göçmenler, lezbiyenler, engelli kadınlar, yaşlı kadınlar vb…

Kadınlar; şiddete son vermek için ne tür etkinliğe ihtiyaç olduğunu biliyorlar: kadın hakları eğitimi, hizmetlerden yararlanabilme, uluslararası yasalarla ulusal yasaların uyumunu sağlayacak yasal reform, kadına yönelik şiddet eylemlerinin suç kabul edilmesi, mahkeme reformu, kamu hizmeti ve yasal hizmet veren personelin eğitimi, rapor mekanizmalarının kurulması halk eğitimi, medyanın kullanımı, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasıyla ilgili etkinliklere hükümet bütçesinden yeterince pay ayrılması.

Kadınlar; saldırganların cezalandırılması, mağdurun tazmini ve şiddete karşı kamuoyu yaratılması ve eğitim kampanyaları aracılığı ile şiddetle mücadele araçlarını sağlamakla yükümlü olan hükümetlerin duyarsızlığını, başarısızlığını ve suskunluğunu teşhir etmektedirler. Bunun yanı sıra, hükümetler mülteci statüsü için gerekli kriter olarak kadına yönelik şiddeti de kapsamalıdır. Sonuç olarak; Pekin Platformunda dile getirildiği gibi adet, gelenek ve dini faktörler, insan hakları ve temel özgürlüklere tabi olmalıdır.

Kişiliğimize ve vücudumuza saygı gösterilmesini istiyoruz. Bizi hedef alan şiddetin bütün biçimleriyle ortadan kaldırılması için somut adımlar atılmasını istiyor ve anlamlı çabalar sarfedilmesini bekliyoruz. Hükümetlerin bütün nüfusun saadetini ve güvenliğini garantiye alınan sorumluluklarını yerine getirdikleri bir toplum istiyoruz.

Bütün erkeklerin- koca, sevgili, oğul, baba, büyükbaba., amca, kuzen ve komşuların kadına yönelik şiddetin bütün biçimlerine son verilmesini vaat ettikleri, kadının sömürüsünü kesinlikle mahkum ettikleri, kadınlarla ilişkilerini eşitlik ve saygı temelinde kurdukları bir toplum istiyoruz. Kendi adımıza, biz kadınlar, şiddete son vermek için kolektif mücadelemizi sürdüreceğiz.

Bedenlerimize saygı duyulmasını ve kendi bedenimizi kontrol etmek istiyoruz. Biz kadınlar, dünyanın her yerinde kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet karşısında kendi hükümetlerimizin, toplumlarımızın ve uluslararası topluluğun sessizliğini, başarısızlığını ve duyarsızlığını yıkmak için yürüyoruz.

NE İSTİYORUZ?

1.         Hükümetlerimizin kendilerini, kadınların ve kız çocukların kontrolünü amaçlayan her tür otoriteden ayrı tutmasını ve haklarımızı çiğneyen her tür rejimi mahkum etmesini istiyoruz.

2.         Ulusların yasalarında ve pratiklerinde kadına yönelik şiddetin temel insan hakları ihlali olduğunu ve herhangi bir din, gelenek veya adetle mazur görülemeyeceğini kabul etmelerini istiyoruz.

3.         Ulusların şiddete son vermek için etkin ve yeterli derecede finanse edilmiş eylem programlarını yaşama geçirmelerini istiyoruz.

4.         Topluluklarımızdaki erkeklerin büyük bir ciddiyetle kadın ve kız çocuklara yönelen şiddetin farklı biçimlerine karşı çaba göstermelerini ve mahkum etmelerini istiyoruz.

5.         BM`nin üye devletlere, kadın ve çocukların haklarıyla ilgili sözleşmeleri tanıması ve evrensel bildirgelere ve özellikle Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi`ne CEDAW, Çocuk Hakları Sözleşmesi, İHEB, Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi ve Pekin Deklârasyonu ve Eylem Platformu`na saygı göstermesi için olağandışı bir baskı uygulamasını istiyoruz.

6.         En kısa sürede protokollerin benimsenerek; CEDAW`a Çocuk Hakları Sözleşmesi`ne eklenmesini, bireylere ve gruplara hükümetlerini şikayet etme olanağı tanınmasını istiyoruz. Bu, protokoller, Sözleşme ve belgelerde ifade edilen hakların yerine getirilmesi için hükümetlere baskı yapmanın bir aracıdır.

Eğitim-Sen\'e Üye Ol! - Ön Üyelik Formu