Manşet Archives - Eğitim Sen https://egitimsen.org.tr Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Wed, 10 Jun 2026 18:21:30 +0000 tr hourly 1 https://egitimsen.org.tr/wp-content/uploads/2015/07/cropped-egitim_sen_logo_maset-32x32.jpg Manşet Archives - Eğitim Sen https://egitimsen.org.tr 32 32 Çıplak Arama İşkencedir; Kadınların Bedeni, İradesi ve Onuru Hedef Alınamaz! https://egitimsen.org.tr/ciplak-arama-iskencedir-kadinlarin-bedeni-iradesi-ve-onuru-hedef-alinamaz/ Wed, 10 Jun 2026 18:17:04 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71468 Fatoş Pınar Türker’e yönelik tehdit, kötü muamele ve işkence iddiaları kabul edilemez, görmezden gelinemez, meşrulaştırılamaz. Kadınları özel olarak hedef alan şiddet, çıplak arama işkencesi, tehditkâr ifadeler ve yıllardır kamuoyuna yansıyan sayısız örnek bir gerçeği yeniden gözler önüne sermektedir: Çıplak arama, adı ne konulursa konulsun, işkence ve kötü muameledir. Bu uygulama; kadınların bedenini denetim, sindirme ve […]

The post Çıplak Arama İşkencedir; Kadınların Bedeni, İradesi ve Onuru Hedef Alınamaz! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Fatoş Pınar Türker’e yönelik tehdit, kötü muamele ve işkence iddiaları kabul edilemez, görmezden gelinemez, meşrulaştırılamaz.

Kadınları özel olarak hedef alan şiddet, çıplak arama işkencesi, tehditkâr ifadeler ve yıllardır kamuoyuna yansıyan sayısız örnek bir gerçeği yeniden gözler önüne sermektedir: Çıplak arama, adı ne konulursa konulsun, işkence ve kötü muameledir. Bu uygulama; kadınların bedenini denetim, sindirme ve itaat ettirme aracı olarak kullanan sistematik bir hak ihlalidir. İnsan onuruna, beden dokunulmazlığına ve mahremiyete yönelik açık bir saldırıdır.

Kadınlara yönelik saldırılar sadece gözaltı sırasında değil; evde, iş yerinde, sokakta, okulda, kampüste, yargı süreçlerinde ve kamusal yaşamın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Erkek egemen zihniyet, kadınların bedenini, emeğini, sözünü ve iradesini baskı altına almaya çalışmaktadır. Çıplak arama işkencesi de bu zihniyetin en ağır, en onur kırıcı ve en insanlık dışı biçimlerinden biridir.

Hiçbir güvenlik gerekçesi, hiçbir idari uygulama, hiçbir yargı süreci kadınların beden bütünlüğünün ihlal edilmesini meşrulaştıramaz. Kadınları aşağılayan, travmatize eden, iradesini kırmayı hedefleyen ve hak ihlallerini sıradanlaştırmaya çalışan bu insanlık dışı uygulamayı reddediyoruz.

Eğitim Sen olarak; kadınların bedenine, kimliğine, emeğine, söz hakkına ve örgütlü mücadelesine yönelen her türlü saldırının karşısındayız. Çıplak aramaya, kötü muameleye ve işkenceye maruz bırakılan tüm kadınların yanındayız.

Failler hakkında derhal etkin, bağımsız ve tarafsız soruşturma yürütülmeli; sorumlular yargı önüne çıkarılmalı ve cezasızlık politikalarına son verilmelidir.

Sivil ya da kamu görevlisi herkese bir kez daha hatırlatıyoruz: İşkence insanlık suçudur; hiçbir koşulda meşru gösterilemez.

Sessiz kalmıyoruz, normalleştirmiyoruz, kabul etmiyoruz.

Kadınların bedeni, iradesi ve onuru hedef alınamaz!

Çıplak arama işkencedir!

The post Çıplak Arama İşkencedir; Kadınların Bedeni, İradesi ve Onuru Hedef Alınamaz! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Özel Güvenlik Kimlik Kartı Yenileme Eğitimi Giderleri Hakkında YÖK’e Yazı Yazdık https://egitimsen.org.tr/ozel-guvenlik-kimlik-karti-yenileme-egitimi-giderleri-hakkinda-yoke-yazi-yazdik/ Tue, 09 Jun 2026 11:11:37 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71464 Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı ve bağlı üniversiteler bünyesinde görev yapan koruma ve güvenlik personelinin, 5188 sayılı Kanun gereği almak zorunda olduğu Özel Güvenlik Kimlik Kartı Yenileme Eğitimi (kurs, sınav, harç, kart) giderlerinin kurum bütçesinden karşılanması talebi hakkında YÖK’e yazı yazdık. Yazı için tıklayınız.

The post Özel Güvenlik Kimlik Kartı Yenileme Eğitimi Giderleri Hakkında YÖK’e Yazı Yazdık appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı ve bağlı üniversiteler bünyesinde görev yapan koruma ve güvenlik personelinin, 5188 sayılı Kanun gereği almak zorunda olduğu Özel Güvenlik Kimlik Kartı Yenileme Eğitimi (kurs, sınav, harç, kart) giderlerinin kurum bütçesinden karşılanması talebi hakkında YÖK’e yazı yazdık.

Yazı için tıklayınız.

The post Özel Güvenlik Kimlik Kartı Yenileme Eğitimi Giderleri Hakkında YÖK’e Yazı Yazdık appeared first on Eğitim Sen.

]]>
MEB, Okullarda Devam Eden Temizlik ve Hijyen Sorununa Kalıcı Çözüm Üretmelidir! https://egitimsen.org.tr/meb-okullarda-devam-eden-temizlik-ve-hijyen-sorununa-kalici-cozum-uretmelidir/ Mon, 08 Jun 2026 11:51:25 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71462 2025-2026 eğitim-öğretim yılının sona ermesine sayılı günler kala, okullarda yaşanan temizlik ve yardımcı personel sorunu bir kez daha kamusal eğitim hizmetlerinin nasıl geçici, güvencesiz ve günübirlik çözümlerle yürütülmeye çalışıldığını göstermiştir. Eğitim-öğretim yılı 26 Haziran’da sona erecek olmasına rağmen, ilçe millî eğitim müdürlüklerinden okullara gönderilen yazılarda, Toplum Yararına Program (TYP) kapsamında geçici olarak görev yapan yardımcı […]

The post MEB, Okullarda Devam Eden Temizlik ve Hijyen Sorununa Kalıcı Çözüm Üretmelidir! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
2025-2026 eğitim-öğretim yılının sona ermesine sayılı günler kala, okullarda yaşanan temizlik ve yardımcı personel sorunu bir kez daha kamusal eğitim hizmetlerinin nasıl geçici, güvencesiz ve günübirlik çözümlerle yürütülmeye çalışıldığını göstermiştir.

Eğitim-öğretim yılı 26 Haziran’da sona erecek olmasına rağmen, ilçe millî eğitim müdürlüklerinden okullara gönderilen yazılarda, Toplum Yararına Program (TYP) kapsamında geçici olarak görev yapan yardımcı personelin 12 Haziran itibarıyla işten ayrılacağı bildirilmiştir. Eğitim yılının son iki haftasında çok sayıda okulun temizlik hizmetlerinden yoksun kalacak olması, eğitimin sağlıksız ve güvensiz koşullarda sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın konuya ilişkin önceden herhangi bir planlama yapmamış olması, sorunun boyutunu daha da büyütmektedir. Temizlik ve hijyen, eğitimin tamamlayıcı değil, temel unsurlarından biridir. Okullarda hijyen koşullarının sağlanamaması; öğrencilerin sağlık hakkını, eğitim emekçilerinin sağlıklı ve güvenli çalışma hakkını ve güvenli eğitim ortamına erişimi doğrudan tehdit etmektedir.

Üstelik yaşanan sorun yeni değildir. Yıllardır pek çok okulda eğitim, yeterli sayıda temizlik ve yardımcı hizmet personeli olmadan sürdürülmektedir. Bazı okullarda temizlik hizmetleri öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin çabalarıyla ayakta tutulmaya çalışılmakta; velilerden bağış toplanarak dışarıdan hizmet alınmakta, öğretmenler kendi sınıflarını temizlemek zorunda bırakılmakta ya da okullar uzun süre yeterli hijyen koşullarından yoksun kalmaktadır. Bu tablo, kamusal eğitimin içine sürüklendiği yapısal ihmalin somut göstergelerinden biridir.

Bugün ülke genelinde yaklaşık 60 bin devlet okulu bulunmasına karşın, yardımcı personel sayısının 49 bin civarında olması, çok sayıda okulda bir kadrolu temizlik çalışanının dahi bulunmadığını göstermektedir. Millî Eğitim Bakanlığı, yıllardır bu açığı kadrolu ve güvenceli personel istihdamıyla gidermek yerine geçici, süreli ve güvencesiz çalışma modelleriyle kapatmaya çalışmaktadır.

Bu kapsamda TYP uygulaması, eğitim kurumlarının süreklilik gerektiren personel ihtiyacını karşılamaktan uzaktır. Düşük ücretler, iş güvencesinin bulunmaması ve çalışma sürelerinin sınırlılığı, bir yandan çalışanları güvencesizliğe mahkûm etmekte, diğer yandan okullarda düzenli ve kalıcı bir hizmet sunulmasını engellemektedir. Eğitim kurumlarının temizlik gibi asli bir ihtiyacının geçici ve esnek çalışma biçimlerine dayandırılması, her eğitim-öğretim yılında yeniden ortaya çıkan hijyen ve sağlık sorunlarını kaçınılmaz hale getirmektedir.

Kamusal eğitim; velilerden toplanan bağışlara, okul idarelerinin ve öğretmenlerin özverisine ya da geçici istihdam programlarına bırakılamaz. Temizlik hizmeti, eğitimin sağlıklı biçimde sürdürülebilmesi için asli ve vazgeçilmez bir kamusal yükümlülüktür. Bu yükümlülük ancak yeterli sayıda kadrolu, güvenceli ve sürekli personel istihdamıyla yerine getirilebilir.

Eğitim hakkı yalnızca dersliklerin varlığı, müfredat ya da ders kitaplarıyla sınırlı değildir. Öğrencilerin temiz, sağlıklı ve güvenli ortamlarda eğitim görmesi de eğitim hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Kamusal eğitimin niteliğini korumak ve geliştirmek isteyen bir anlayış, öncelikle okulların temel ihtiyaçlarını güvence altına almak zorundadır.

Eğitim Sen olarak Millî Eğitim Bakanlığı’nı sorumluluk almaya çağırıyoruz. Okullarda temizlik ve yardımcı hizmetlerde yılın hiçbir döneminde aksama yaşanmaması için gerekli önlemler derhal alınmalıdır. Her eğitim-öğretim döneminde yeniden karşımıza çıkan bu sorunun kaynağı ortadan kaldırılmalı; okulların temizlik ve yardımcı hizmetler alanındaki personel ihtiyacı kadrolu, güvenceli ve sürekli istihdam yoluyla karşılanmalıdır.

Öğrencilerin sağlığı, eğitim ve bilim emekçilerinin çalışma koşulları ve kamusal eğitimin gerekleri tasarruf politikalarına, geçici çözümlere ve güvencesiz istihdam modellerine terk edilemez. İktidar ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevi, eğitim hizmetlerini günü kurtaran uygulamalarla değil; kamusal sorumluluğun gereklerine uygun, planlı ve kalıcı politikalarla yürütmektir.

The post MEB, Okullarda Devam Eden Temizlik ve Hijyen Sorununa Kalıcı Çözüm Üretmelidir! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Kamu Kurumlarında Kayırmacılığa, Mülakata ve Kadrolaşmaya Son Verilsin! https://egitimsen.org.tr/kamu-kurumlarinda-kayirmaciliga-mulakata-ve-kadrolasmaya-son-verilsin/ Mon, 08 Jun 2026 11:27:02 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71459 Kamu kurumlarında görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavlarında liyakat ilkesinin uzun süredir yok sayıldığını yıllardır ifade ediyoruz. Ne yazık ki mülakat uygulamaları, kamuda adil ve nesnel bir değerlendirme yöntemi olmaktan çıkarılmış; kayırmacılığın, siyasi kadrolaşmanın ve keyfi atamaların aracı haline getirilmiştir. Açıklanan her yeni sınav sonucu da bu tespitimizi bir kez daha doğrulamaktadır. Mülakat uygulamasının nesnel, […]

The post Kamu Kurumlarında Kayırmacılığa, Mülakata ve Kadrolaşmaya Son Verilsin! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Kamu kurumlarında görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavlarında liyakat ilkesinin uzun süredir yok sayıldığını yıllardır ifade ediyoruz. Ne yazık ki mülakat uygulamaları, kamuda adil ve nesnel bir değerlendirme yöntemi olmaktan çıkarılmış; kayırmacılığın, siyasi kadrolaşmanın ve keyfi atamaların aracı haline getirilmiştir. Açıklanan her yeni sınav sonucu da bu tespitimizi bir kez daha doğrulamaktadır.

Mülakat uygulamasının nesnel, ölçülebilir ve denetlenebilir olmaktan çıkarılması, kamu personel sisteminde adalet duygusunu derinden zedelemekte; kamu emekçilerinin yıllara dayanan birikimini, emeğini, deneyimini ve yazılı sınav başarısını yok saymaktadır. Bu durum, yükseköğretim kurumlarındaki görevde yükselme ve unvan değişikliği süreçlerinde de açık biçimde karşımıza çıkmaktadır.

Son olarak İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’da gerçekleştirilen görevde yükselme sınavlarının sözlü sınav sonuçları, mülakatın liyakati esas alan bir değerlendirme aracı olarak kullanılmadığını açıkça ortaya koymuştur. Yazılı sınavdan 84,84 puan alan bir adayın mülakatta 65 puan verilerek değerlendirme dışı bırakılması; buna karşılık yazılı sınavdan 76,76 puan alan bir adaya mülakatta 95 puan verilerek atanmasının sağlanması, sürecin ne kadar keyfi işletildiğini göstermektedir. Benzer biçimde yazılı sınavdan 78,78 puan alan başka bir adaya mülakatta 89 puan verilmesi de sözlü sınavların objektif ölçütlerden çok, önceden belirlenmiş tercihleri hayata geçirmenin aracı haline getirildiği yönündeki kaygıları güçlendirmektedir.

Üstelik bu uygulamalar yeni değildir. 2021 yılında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’da yapılan sözlü sınav sonucunda 16 vekil müdürün asil kadrolara atanması, o dönem de ciddi soru işaretleri yaratmıştı. Aradan geçen yıllara rağmen aynı anlayışın sürdüğü görülmektedir. Bu kez de vekil olarak görev yapan 13 kişinin sözlü sınav aracılığıyla asil kadrolara geçirilmesi, kayırmacılığın istisnai bir uygulama değil, kurumsallaştırılmak istenen bir yönetim anlayışı haline getirildiğini göstermektedir.

Benzer şekilde İstanbul Üniversitesi’nde yaşananlar da mülakat uygulamasının liyakat ilkesini nasıl etkisizleştirdiğini göstermektedir. Geçmiş yıllarda yazılı sınav başarısının belirleyici olduğu ve en yüksek puanı alan adayların atandığı bir uygulama esas alınırken, bu yıl bu hakkaniyetli yaklaşımın terk edildiği görülmektedir. Yazılı sınavdan 92 puan alarak birinci olan aday yerine, yazılı sınavdan 84 puan alan bir adayın mülakatta 95,60 puan verilerek birinci sıraya yükseltilmesi; yazılı sınavdan 90 puan alarak ikinci olan aday yerine ise yazılı puanı 82 olan bir adayın mülakatta 95,20 puan verilerek ikinci sıraya taşınması, yazılı sınav başarısının ve liyakat ilkesinin açıkça devre dışı bırakıldığını ortaya koymaktadır. Bu tablo, görevde yükselme süreçlerinde emek, deneyim ve başarı yerine sadakat, yakınlık ve keyfi tercihlerin belirleyici hale getirildiği yönündeki kaygıları daha da güçlendirmektedir.

Şeffaflıktan yoksun bir değerlendirme sürecinde liyakatten söz etmek mümkün değildir. Mülakat komisyonlarının hangi soruları sorduğunun bilinmediği, her adaya eşdeğer güçlükte soru yöneltilip yöneltilmediğinin açıklanmadığı, puanlamanın hangi somut ve nesnel ölçütlere göre yapıldığının kamuoyuyla paylaşılmadığı bir sınav sürecinin adil olması beklenemez. Yazılı sınavda yüksek başarı gösteren adayların keyfi mülakat puanlarıyla elenmesi, buna karşılık belirli adayların yüksek sözlü puanlarla öne çıkarılması; kamu yararı, eşitlik, tarafsızlık ve liyakat ilkeleriyle açıkça bağdaşmamaktadır.

Eğitim Sen olarak bir kez daha ifade ediyoruz: Mülakat uygulaması, kamu personel sistemindeki en ağır liyakat sorunlarından biridir. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa ve İstanbul Üniversitesi’nde yapılan görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavlarının tüm aşamaları; sözlü sınav soruları, puanlama ölçütleri, adaylara yöneltilen soruların eşitliği, komisyonların oluşumu ve değerlendirme süreçlerinin bağımsızlığı başta olmak üzere bütün yönleriyle şeffaf biçimde incelenmelidir.

Eğitim Sen olarak bu sürecin takipçisi olacak; adalet ve liyakat talebimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Kamu emekçilerinin emeğini, hakkını ve geleceğini yok sayan kayırmacı anlayışa karşı mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.

Mülakat kaldırılmalı; görevde yükselme ve unvan değişikliği süreçlerinde yazılı sınav başarısı, hizmet süresi, deneyim ve nesnel ölçütler esas alınmalıdır. Kamu kurumlarında kayırmacılığa, mülakata ve siyasi kadrolaşmaya son verilmeli; liyakate dayalı, şeffaf ve adil bir personel sistemi kurulmalıdır.

The post Kamu Kurumlarında Kayırmacılığa, Mülakata ve Kadrolaşmaya Son Verilsin! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Görevdeki 3 Yılı: Siyasal-İdeolojik Kuşatma ve Kamusal Tasfiyenin Bilançosu https://egitimsen.org.tr/milli-egitim-bakani-yusuf-tekinin-gorevdeki-3-yili-siyasal-ideolojik-kusatma-ve-kamusal-tasfiyenin-bilancosu/ Thu, 04 Jun 2026 17:43:36 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71443 AKP’nin 23 yıllık iktidarı boyunca Millî Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturan 9. isim olan Yusuf Tekin, 4 Haziran 2023 tarihinden bu yana Millî Eğitim Bakanlığı görevini yürütmektedir. Göreve geldiği ilk günden itibaren eğitim sistemini hem müfredat hem de yönetim anlayışı bakımından siyasal iktidarın ideolojik çizgisine uygun biçimde yeniden şekillendirmeyi temel hedef haline getiren Tekin, eğitim alanında […]

The post Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Görevdeki 3 Yılı: Siyasal-İdeolojik Kuşatma ve Kamusal Tasfiyenin Bilançosu appeared first on Eğitim Sen.

]]>
AKP’nin 23 yıllık iktidarı boyunca Millî Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturan 9. isim olan Yusuf Tekin, 4 Haziran 2023 tarihinden bu yana Millî Eğitim Bakanlığı görevini yürütmektedir. Göreve geldiği ilk günden itibaren eğitim sistemini hem müfredat hem de yönetim anlayışı bakımından siyasal iktidarın ideolojik çizgisine uygun biçimde yeniden şekillendirmeyi temel hedef haline getiren Tekin, eğitim alanında yaşanan dönüşümün en açık uygulayıcılarından biri olmuştur.

Yusuf Tekin’in Bakanlık koltuğunda geçirdiği üç yıl boyunca, eğitim sisteminin kamusal niteliğinin zayıflatıldığı, laiklik ilkesinin sistemli biçimde aşındırıldığı, bilimsel eğitim anlayışının ise dinselleştirme, piyasalaştırma ve merkeziyetçi dayatmalarla kuşatıldığı bir dönem olmuştur. Tarikat ve cemaat yapılarıyla yapılan kurumsal protokollerin savunulması, karma eğitim ilkesinin hedef alınması ve “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında müfredatın ideolojik bir çerçeveye sıkıştırılması, eğitimin çocukların üstün yararını temel alan bir kamusal hak olmaktan çıkarılarak siyasal-ideolojik bir nesil yetiştirme projesine dönüştürülmek istendiğini açıkça göstermektedir.

Bakan Tekin’in görev süresi boyunca eğitim emekçileri, öğrenciler, veliler, sendikalar, bilim insanları ve demokratik kamuoyu yok sayılmış; eğitim politikaları katılımcı, bilimsel ve demokratik süreçler işletilmeden tepeden inmeci yöntemlerle hayata geçirilmiştir. Sendikamızın ve eğitim bileşenlerinin tüm uyarılarına kulak tıkanmış; eğitim alanı, mensubu olduğu siyasal iktidarın ideolojik ajandasına göre yeniden düzenlenmek istenmiştir.

Bu ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı ve dayatmacı politika ve uygulamalar, eğitim sisteminde ağır tahribatlar yaratmıştır. Bugün okullarımızda derinleşen eşitsizlikler, artan dinselleştirme uygulamaları, öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılması, müfredatın bilimsel içeriğinin zayıflatılması, kamusal eğitimin piyasa ve vakıf-cemaat ilişkilerine açılması bu dönemin en somut sonuçlarıdır.

Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, göreve geldikten sonra katıldığı ilk TBMM bütçe görüşmelerinde tarikat ve cemaatlerle yapılan protokolleri savunmuş; bu yapıları “sivil toplum kuruluşu” olarak tanımlayarak “Onlarla protokol yapmaya devam edeceğiz” sözleriyle laik eğitim ilkesine açıkça meydan okumuştur. Bakan Tekin, bir soru önergesine verdiği yanıtta Bakanlığın vakıf ve derneklerle imzaladığı protokol sayısının 672 olduğunu açıklamıştır. Ancak protokol imzalanan kurumların yalnızca bir kısmının isimleri kamuoyuyla paylaşılmış; başta Ülkü Ocakları olmak üzere çok sayıda dini vakıf, dernek ve yapı ile yapılan protokoller ısrarla gizlenmiştir.

Bu tablo, eğitim alanının kamu yararı ve bilimsel ölçütler yerine, siyasi iktidarın ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirildiğini açıkça göstermektedir. Okullar, çocukların özgürce düşünebildiği, sorgulayabildiği, bilimsel bilgiyle buluşabildiği kamusal eğitim kurumları olmaktan çıkarılmakta; tarikat, cemaat, vakıf ve dernek protokolleri üzerinden dinselleştirme ve ideolojik kuşatma alanına dönüştürülmektedir.

Bakan Tekin’in görev süresi boyunca eğitim sistemine yönelik en tehlikeli uygulamalardan biri ise eğitim sendikalarının, akademisyenlerin, bilim insanlarının, velilerin ve eğitim emekçilerinin görüşü alınmadan; pilot uygulama yapılmadan hayata geçirilen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli olmuştur. Yeni müfredatla eğitimin içeriği boşaltılmış, “sadeleşme” adı altında evrim teorisinden rasyonel düşünceye, bilimsel yöntemden eleştirel akla kadar pek çok temel başlık ya zayıflatılmış ya da müfredatın dışına itilmiştir.

“Tek tip nesil” yetiştirme hedefiyle hazırlanan bu model, evrensel değerlerin, çocuk haklarının, demokrasi kültürünün ve bilimsel eğitimin yerine dini ve milli referansları merkeze alan bir anlayışı koymaktadır. Bu yönüyle Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, nitelikli eğitim hakkına vurulmuş ağır bir darbe olduğu kadar, eğitim emekçileri açısından da yoğun angarya, belirsizlik ve baskı anlamına gelmektedir.

Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in 30 Mayıs 2026 tarihinde sosyal medya hesabından paylaştığı video ise Bakanlığın eğitim alanında yarattığı ağır tabloyu görünmez kılmaya çalışan, gerçeklerden kopuk ve “toz pembe” bir anlatımla hazırlanmıştır. Bakanlığın “merakı beslemek” olarak pazarladığı Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, gerçekte bilimsel temelleri ve rasyonel düşünceyi dışlayan; öğrencileri özgür bireyler olarak değil, belirli kalıplara göre şekillendirilmesi gereken nesneler olarak gören dogmatik bir içerikten ibarettir.

Merakı, eleştirel düşünceyi ve sorgulama becerisini geliştirmek yerine; biati, itaati ve tek tipleşmeyi teşvik eden bir eğitim anlayışının sağlıklı, demokratik ve özgürleştirici bir “öğrenme iklimi” yaratması mümkün değildir.Çocukların dünyayı anlamaya, soru sormaya, tartışmaya, araştırmaya ve farklılıklarla birlikte yaşamayı öğrenmeye ihtiyacı vardır. Ancak mevcut müfredat yaklaşımı, çocukların çok yönlü gelişimini desteklemek yerine onları siyasal iktidarın ideolojik hedeflerine uygun biçimde biçimlendirmeyi amaçlamaktadır.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bilimsel ve laik eğitimin temel taşlarını yerinden oynatmıştır. Müfredattan evrim teorisinin, rasyonel düşünme becerilerinin ve pozitif bilimlerin ağırlığının azaltılması; yerine sorgulamaktan uzak, dogmatik ve tek tipleştirici bir içeriğin yerleştirilmesi kabul edilemez. Bakanlığın “değerler eğitimi” adı altında okullara dayattığı yaklaşım; evrensel insan haklarına, demokrasi kültürüne, çocuk haklarına ve çoğulculuğa değil, “tek din, tek mezhep, tek kimlik” anlayışına dayanmaktadır.

Bakan Tekin, her fırsatta mesleki eğitimi ve bu alandaki denetimleri bir başarı öyküsü gibi sunmaktadır. Oysa Eğitim Sen olarak defalarca ifade ettiğimiz üzere, Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) eliyle çocuklar “eğitim” adı altında organize sanayi bölgelerinde, ağır ve tehlikeli iş kollarında ucuz iş gücü olarak çalıştırılmaktadır. Bakanlığın “eğitim-üretim ilişkisi” olarak pazarladığı modelin arkasında; yetersiz denetimler, kâğıt üzerinde kalan raporlar, çocuk emeğinin sömürüsü ve iş cinayetlerinde yaşamını yitiren çocukların acı gerçeği bulunmaktadır. Türkiye’de kamusal bir hak olması gereken eğitim, piyasacı ve plansız politikalarla sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirilmekte; çocukların üstün yararı değil, piyasanın çıkarları esas alınmaktadır.

Bakanlığın kurumsal videolarında modern laboratuvarlar, pırıl pırıl sınıflar ve huzurlu okul ortamları gösterilmektedir. Ancak gerçek tablo bundan çok farklıdır. Okulların bütçeleri yetersiz bırakılmış, temizlik personeli sorunu kalıcı hale gelmiş, temizlik malzemesi tedariki ise büyük ölçüde velilerin sırtına yüklenmiştir. Bakan Tekin’in Meclis kürsüsünden yerel yönetimleri suçlamaya çalışırken söylemek zorunda kaldığı “Okullarda sabun var ama çeşmeden su akmıyor” ifadesi, okullardaki hijyen, altyapı ve güvenlik krizinin en açık göstergelerinden biridir. Çocukların en temel insani ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan bir yönetim anlayışının eğitim sistemini getirdiği nokta ortadadır. Bakanlığın hazırladığı video, bizzat iktidar eliyle derinleştirilen eğitsel, ekonomik ve fiziksel çöküşün üzerini örtme çabasından başka bir şey değildir.

Son üç yıla ilişkin resmi veriler, Bakan Tekin döneminde kamusal eğitimin güçlendirilmesi yerine özel öğretimin alanının genişlemeye devam ettiğini göstermektedir. MEB verilerine göre 2022-2023 eğitim öğretim yılı sonunda özel okul sayısı 14 bin 281 iken, 2023-2024’te bu sayı yine 14 bin 281 olarak korunmuş; 2024-2025 eğitim öğretim yılında ise 14 bin 700’e yükselmiştir. Böylece sadece son açıklanan resmi veriye göre özel okul sayısında 419 okul artış yaşanmıştır. Bu artış, devlet okullarında kalabalık sınıflar, ikili eğitim, fiziki yetersizlikler, temizlik ve beslenme sorunları sürerken; eğitim hakkının kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp piyasa koşullarına terk edildiğinin somut göstergelerinden biridir.

Yusuf Tekin’in görev süresinde öğretmenlerin emeğine ve sistemin taşıyıcı gücü olduğuna dair yaptığı vurgular sahadaki pratikle açıktan çelişmektedir. Bakanlık, mülakat sistemini ve şaibeli elemeleri uygulamaya devam ederek liyakati tamamen yok etmiştir. “Öğretmenlik Mesleği Kanunu” ile eşit işe eşit ücret ilkesi yok sayılmış, öğretmenler “uzman-başöğretmen” gibi hiyerarşik basamaklara ayrılarak çalışma barışı bozulmuştur. Milli Eğitim Akademisi ile öğretmen yetiştirme süreci siyasi bir denetime hapsedilmiştir.

Ataması yapılmayan yüz binlerce öğretmen intihara ve güvencesiz işlerde çalışmaya itilmiş durumdadır. Okullardaki mevcut öğretmenler ise ekonomik sorunlar, mobbing ve sendikal ayrımcılık kıskacında hayatta kalma mücadelesi vermektedir. On binlerce öğretmen adayı “mülakat gibi mülakat” vaadiyle mağdur edilmiş, liyakat sistemi tamamen çökmüştür. Mülakat mağduru öğretmenler yaşanan haksızlıklara karşı her fırsatta sesini yükseltmektedir.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in görevdeki ilk üç yılı; eğitim emekçilerinin yoksullaştığı, angarya çalıştırma ve fiili sürgün politikalarının hayata geçirildiği, milyonlarca öğrencinin bir öğün ücretsiz yemek ve temiz suya muhtaç edildiği; tarikat ve cemaatlerle yüzlerce protokolün imzalandığı, okulların hijyen sorunlarıyla ve personel yetersizliği ile boğuştuğu, eğitim sisteminin bir taraftan piyasalaştığı, diğer taraftan “Tek din tek mezhep” anlayışı üzerinden yeniden biçimlendirilmek istendiği koyu karanlık bir dönem olmuştur. Eğitimin amacı siyasi iktidarın ideolojik arka bahçesini inşa etmek ya da sermayeye bedava iş gücü devşirmek değildir.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın sosyal medya hesaplarında yüksek bütçelerle hazırlatılan propaganda amaçlı videolar, eğitimde yaşanan yapısal çöküşü gizlemeye yetmemektedir.

Gerçek bir eğitim reformu; kurumsal videolarla parlatılan görselliğin propaganda aracına dönüştürülmesiyle değil, kamusal, parasız, demokratik, nitelikli, bilimsel, laik, cinsiyet eşitlikçi ve ana dilinde eğitimin tüm okullarda somut olarak yaşama geçirilmesiyle mümkündür. Bakanlığın süslü söylemleri ve “başarı” anlatısı, toplumun önüne konulmuş bir “Maarif Masalı” olmaktan öteye geçmemektedir.

Eğitim Sen olarak bizler; eğitim emekçilerinin örgütlü gücüne, velilerin ve öğrencilerin eşit, özgür ve nitelikli eğitim hakkına dayanarak, bu masalın karşısına gerçekleri koymaya ve örgütlü olduğu tüm okullarda ve işyerlerinde laikliğin, bilimin, kamusal ve demokratik eğitimin yılmaz savunucusu olmaya devam edeceğiz.

The post Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Görevdeki 3 Yılı: Siyasal-İdeolojik Kuşatma ve Kamusal Tasfiyenin Bilançosu appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Sınav Güvenliği Önlemleri Hukuka Uygun, Ölçülü ve Şeffaf Olmalı; Eğitim Emekçilerinin Hak ve Özgürlükleri Korunmalıdır! https://egitimsen.org.tr/sinav-guvenligi-onlemleri-hukuka-uygun-olculu-ve-seffaf-olmali-egitim-emekcilerinin-hak-ve-ozgurlukleri-korunmalidir/ Wed, 03 Jun 2026 14:02:08 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71437 Liselere Geçiş Sistemi kapsamında yapılacak merkezi sınavlarda sınav güvenliğinin sağlanması, sınav sürecinin adil, şeffaf ve sağlıklı biçimde yürütülmesi büyük önem taşımaktadır. Eğitim Sen olarak öğrencilerin emeğinin korunmasını, sınavlarda herhangi bir usulsüzlüğe ya da hak kaybına yol açılmamasını önemsiyoruz. Ancak sınav güvenliğini sağlamak amacıyla alınan önlemlerin, eğitim emekçilerinin temel haklarını, kişisel hak ve özgürlüklerini, çalışma alanlarını […]

The post Sınav Güvenliği Önlemleri Hukuka Uygun, Ölçülü ve Şeffaf Olmalı; Eğitim Emekçilerinin Hak ve Özgürlükleri Korunmalıdır! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Liselere Geçiş Sistemi kapsamında yapılacak merkezi sınavlarda sınav güvenliğinin sağlanması, sınav sürecinin adil, şeffaf ve sağlıklı biçimde yürütülmesi büyük önem taşımaktadır. Eğitim Sen olarak öğrencilerin emeğinin korunmasını, sınavlarda herhangi bir usulsüzlüğe ya da hak kaybına yol açılmamasını önemsiyoruz. Ancak sınav güvenliğini sağlamak amacıyla alınan önlemlerin, eğitim emekçilerinin temel haklarını, kişisel hak ve özgürlüklerini, çalışma alanlarını ve okul ortamının niteliğini zedelememesi gerekir.

Son günlerde bazı okullarda sınav güvenliği gerekçesiyle kamera kurulum çalışmaları yapıldığına, bu kameraların öğretmenler odalarını da kapsadığına ve ses-görüntü kaydı alabildiğine ilişkin bilgiler eğitim emekçileri arasında ciddi kaygılara yol açmıştır. Öğretmenler odaları; öğretmenlerin ders aralarında dinlendiği, mesleki paylaşımda bulunduğu, günlük eğitim süreçlerine ilişkin değerlendirmeler yaptığı çalışma ve dinlenme alanlarıdır. Bu alanların sürekli ya da belirsiz süreli biçimde izlenmesi, sınav güvenliğiyle açıklanamayacak ölçüde hassas bir uygulamadır.

Bu nedenle Millî Eğitim Bakanlığı’nın konuya ilişkin kamuoyunu ve eğitim emekçilerini tatmin edici biçimde bilgilendirmesi zorunludur. Öğretmenler odalarına kamera yerleştirilip yerleştirilmediği, kameraların ses kaydı alıp almadığı, görüntülerin hangi amaçla kullanılacağı, kayıtların kimler tarafından izleneceği, ne kadar süreyle saklanacağı ve sınav dönemi sonrasında kameraların yerinde kalıp kalmayacağı açıkça açıklanmalıdır. Sınav güvenliği gerekçesiyle başlatılan bir uygulamanın, sınav günüyle ve sınavın yapıldığı alanlarla sınırlı olup olmayacağı konusundaki belirsizlik giderilmelidir.

Okullarda alınacak her türlü güvenlik önlemi; hukuka uygun, ölçülü, amaca bağlı ve şeffaf olmalı; eğitim emekçilerinin kişisel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan, özel hayatın gizliliğini ve çalışma alanlarının mahremiyetini zedeleyen bir niteliğe bürünmemelidir. Sınav güvenliği, eğitim emekçilerini sürekli gözetim altında tutan, çalışma barışını zedeleyen ya da öğretmenler üzerinde güvensizlik duygusu yaratan uygulamalarla sağlanamaz. Eğitim ortamları, güvenlikçi yaklaşımlarla değil; şeffaflık, güven, mesleki saygınlık ve hukuki güvence temelinde düzenlenmelidir.

Eğitim Sen olarak, sınav güvenliğinin sağlanması ile eğitim emekçilerinin özel hayatının gizliliği, kişisel verilerinin korunması ve çalışma alanlarının mahremiyeti arasında kurulması gereken dengenin önemine dikkat çekiyoruz. Millî Eğitim Bakanlığı’nı, uygulamanın kapsamı, süresi, teknik niteliği ve yasal dayanağı konusunda kamuoyunu açık biçimde bilgilendirmeye; öğretmenler odalarını kapsayan, ses ve görüntü kaydı aldığı belirtilen ya da sınav dönemi sonrasında da devam edeceği anlaşılan uygulamalardan vazgeçmeye çağırıyoruz.

Eğitim emekçilerinin haklarını, mesleki saygınlığını ve çalışma barışını zedeleyecek hiçbir uygulamanın normalleştirilmesine izin vermeyeceğimizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.

The post Sınav Güvenliği Önlemleri Hukuka Uygun, Ölçülü ve Şeffaf Olmalı; Eğitim Emekçilerinin Hak ve Özgürlükleri Korunmalıdır! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Gezi Direnişi’nin 13. Yıl Dönümü: “Yılgınlık Yok, Mücadeleye Devam! https://egitimsen.org.tr/gezi-direnisinin-13-yil-donumu-yilginlik-yok-mucadeleye-devam/ Sat, 30 May 2026 10:33:22 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71431 Gezi Direnişi’nin üzerinden tam 13 yıl geçti. Milyonlarca insanı eşitlik, özgürlük, adalet, barış, demokrasi ve laiklik talebiyle alanlarda buluşturan Gezi; Türkiye tarihinin en kitlesel, en yaygın ve en görkemli halk hareketlerinden biri olarak hafızalarımızdaki canlılığını ve toplumsal mücadele açısından taşıdığı umudu korumaktadır. Gezi’de yaşamını yitiren gençlerimizi 13. yılında bir kez daha saygıyla anıyor; katillerinin ve […]

The post Gezi Direnişi’nin 13. Yıl Dönümü: “Yılgınlık Yok, Mücadeleye Devam! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Gezi Direnişi’nin üzerinden tam 13 yıl geçti. Milyonlarca insanı eşitlik, özgürlük, adalet, barış, demokrasi ve laiklik talebiyle alanlarda buluşturan Gezi; Türkiye tarihinin en kitlesel, en yaygın ve en görkemli halk hareketlerinden biri olarak hafızalarımızdaki canlılığını ve toplumsal mücadele açısından taşıdığı umudu korumaktadır.

Gezi’de yaşamını yitiren gençlerimizi 13. yılında bir kez daha saygıyla anıyor; katillerinin ve bu cinayetlerin arkasındaki siyasi iradenin peşini bırakmayacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz.

Gezi Direnişi; kadınların, gençlerin, işçilerin, kamu emekçilerinin, öğrencilerin, sanatçıların, ekoloji savunucularının, farklı kimlik ve inançlardan halk kesimlerinin yan yana gelerek kurduğu büyük bir dayanışma ve direniş zeminidir. Gezi yalnızca geçmişte yaşanmış bir halk hareketi değil; bugün hâlâ toplumsal muhalefete, emek ve demokrasi mücadelesine ışık tutan güçlü bir mirastır. Gezi’nin bize bıraktığı en büyük miras ise dayanışmadır. Çünkü biliyoruz: Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber, ya hiçbirimiz!

Bugün Gezi’yi hatırlamak, sadece geçmişte yaşanmış bir halk hareketini anmak değildir. Aynı zamanda Gezi’nin yarattığı toplumsal umuttan intikam almak amacıyla yürütülen hukuksuzluklara karşı ses yükseltmektir. Siyasi iktidar, Gezi’yi yıllardır demokratik muhalefeti cezalandırmanın bahanesi haline getirmiştir. Uydurma delillerle ve siyasi intikam hırsıyla Gezi Parkı davasında verilen ağır cezalar ile sürdürülen tutukluluklar, Türkiye’de yargının bağımsızlığını büyük ölçüde yitirdiğinin en somut göstergelerinden biridir.

Daha da vahimi, bu süreçte Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararları ve tahliye hükmü içeren bağlayıcı kararlar yerel mahkemelerce açıkça tanınmamıştır. Bu durum, ülkede hukuk devletinin, anayasal düzenin ve temel hak güvencelerinin siyasi iktidarın keyfi uygulamaları karşısında nasıl aşındırıldığını bütün açıklığıyla göstermektedir.

Gezi Direnişi’ni bugün de canlı kılan temel neden, iktidarın baskıcı ve otoriter uygulamalarından rahatsız olan milyonların korku duvarını aşarak alanlara çıkmasıdır. Gezi; yaşam alanlarına, doğaya, emeğe, laikliğe, özgürlüklere ve kamusal haklara sahip çıkma iradesinin ortak bir mücadele zemininde buluşabileceğini göstermiştir.

Türkiye’de yıllardır toplumun ezilen, sömürülen, dışlanan ve yok sayılan kesimlerinin talepleri görmezden gelinmektedir. Bugün derinleşen ekonomik kriz, yoksullaşma, güvencesizlik, hukuksuzluk ve siyasal baskı ortamında Gezi’nin savunduğu talepler güncelliğini korumaktadır. Eşit, özgür, demokratik ve laik bir ülke talebi bugün her zamankinden daha yakıcıdır.

Gezi sürecinde siyasi iktidar tarafından üretilen ayrımcı, kutuplaştırıcı ve nefret yüklü dil, aradan geçen yıllar içinde daha da sistematik hale getirilmiştir. İktidar karşısında diz çökmeyen, biat etmeyen kişi, kurum, sendika, demokratik kitle örgütü ve siyasi partiler hedef haline getirilmekte; baskı, ceza, yargı sopası ve sindirme politikalarıyla toplumsal muhalefet teslim alınmak istenmektedir.

Ancak Gezi, bu ülkenin halklarına korku duvarlarının aşılabileceğini, dayanışmanın büyütülebileceğini ve milyonların yan yana geldiğinde iktidarların bütün baskı mekanizmalarına rağmen geri adım atmak zorunda kalabileceğini göstermiştir. Meydanlarda dayanışma içinde direnmenin gücünü gören Türkiye halklarının emek, demokrasi, barış, adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerindeki ısrarı bugün de sürmektedir.

Başta işçiler ve kamu emekçileri olmak üzere toplumun sömürülen, ezilen, ötekileştirilen ve haksız yere zindanlarda tutulan tüm kesimleri Gezi’nin açtığı yolda yürüdüğü sürece, mücadelenin olduğu her yerde Gezi’den bir iz mutlaka olacaktır.

Gezi Direnişi, geçmişte örülen korku duvarlarını yıkmış; “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” sözüyle bizlere yürünmesi gereken yolu göstermiştir. Ülkede yaşanan tüm hukuk dışı uygulamalara, hak ihlallerine, anayasayı dahi tanımayan siyasi keyfiyete ve sindirme politikalarına karşı tek çıkar yol; emekçilerin örgütlü, kararlı ve kitlesel mücadelesidir.

Eğitim Sen olarak Gezi Direnişi’nin 13. yılında meydanları dolduran milyonları, Gezi’de yaşamını yitiren gençlerimizi, Gezi davası bahanesiyle zindanlarda tutsak edilen ve iradesi gasp edilen dostlarımızı selamlıyoruz.

Gezi umuttur. Gezi direniştir. Gezi, halkların özgürlük, eşitlik ve adalet iradesidir.

YILGINLIK YOK, MÜCADELEYE DEVAM!

The post Gezi Direnişi’nin 13. Yıl Dönümü: “Yılgınlık Yok, Mücadeleye Devam! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Demokrasiyi ve Halk İradesini Her Koşulda Savunmaya Devam Edeceğiz! https://egitimsen.org.tr/demokrasiyi-ve-halk-iradesini-her-kosulda-savunmaya-devam-edecegiz/ Tue, 26 May 2026 09:19:39 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71429 Türkiye, siyasal iktidarın yargı eliyle toplumsal muhalefeti kuşatma, muhalefet partilerini etkisizleştirme ve demokratik siyaset alanını daraltma girişimlerinden birine daha tanıklık etmektedir. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin verdiği “mutlak butlan” kararı ve sonrasında yaşananlar, yalnızca bir siyasi partinin iç işleyişine dönük bir müdahale olarak görülemez. Bu karar, halkın seçme […]

The post Demokrasiyi ve Halk İradesini Her Koşulda Savunmaya Devam Edeceğiz! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Türkiye, siyasal iktidarın yargı eliyle toplumsal muhalefeti kuşatma, muhalefet partilerini etkisizleştirme ve demokratik siyaset alanını daraltma girişimlerinden birine daha tanıklık etmektedir. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin verdiği “mutlak butlan” kararı ve sonrasında yaşananlar, yalnızca bir siyasi partinin iç işleyişine dönük bir müdahale olarak görülemez. Bu karar, halkın seçme ve seçilme hakkına, siyasi partilerin demokratik işleyişine ve demokratik siyasetin bütününe yönelmiş açık bir müdahaledir.

İktidar, uzun süredir yargıyı bir hukuk kurumu olmaktan çıkarıp siyasal mühendisliğin aracı haline getirme pratiğini derinleştirmektedir. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanması, muhalif siyasetçilerin ve toplumsal muhalefetin yargı operasyonlarıyla baskı altına alınması, sendikal ve demokratik hakların kriminalize edilmesi, bugün CHP kurultayına yönelik verilen “mutlak butlan” kararıyla yeni bir aşamaya taşınmıştır. Bu nedenle yaşananlar herhangi bir parti içi tartışmadan ziyade iktidarın halk iradesini tanımayan, demokratik siyaseti kendi sınırları içine hapsetmeye çalışan kayyımcı siyaset anlayışının devamıdır.

Siyasi partilerin genel başkanları, yönetimleri ve politik yönelimleri mahkeme koridorlarında değil; üyelerin, delegelerin ve halkın iradesiyle belirlenir. Bir siyasi partinin kurultayına dönük yargı müdahalesiyle parti yönetiminin değiştirilmek istenmesi, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı gibi demokratik siyasetin varlık koşullarını da ortadan kaldırmaya yöneliktir. Hukuk, iktidarın muhalefeti dizayn etme aracı olarak kullanılamaz. Mahkemeler, demokratik iradenin yerine geçemez. Emniyet güçleri eliyle parti binalarına müdahale edilmesi ise bu sürecin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda açık bir siyasal dizayn anlamı taşıdığını göstermektedir.

Tarafımız açıktır: Hukukun, demokrasinin, adaletin ve halk iradesinin yanındayız. Ancak bizim savunduğumuz hukuk, siyasi iktidarın muhalefeti dizayn etmek için araçsallaştırdığı hukuk değildir. Bizim savunduğumuz hukuk, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan, seçme ve seçilme hakkını koruyan, siyasi partilerin iç işleyişine demokratik ilkelere aykırı biçimde müdahale edilmesini reddeden gerçek bir hukuk devleti anlayışıdır. Çünkü demokrasi ancak gerçek bir hukuk devletinde işletilebilir, toplumsal barış ise ancak demokrasinin kurumsallaştığı koşullarda sağlanabilir. Adaletin olmadığı yerde barıştan; demokrasinin olmadığı yerde özgürlükten, hukukun iktidar sopasına dönüştüğü yerde ise halk iradesinden söz edilemez.

Bugün yaşananlar yalnızca bir siyasi partiye yönelik müdahale olarak görülemez. Bu müdahale; işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, halkların, sendikaların ve tüm demokrasi güçlerinin siyasal alana katılma hakkını da hedef alan daha büyük bir kuşatmanın parçasıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu süreci kendi demokratik olgunluğu, üyelerinin ve delegelerinin iradesiyle aşması esastır. Hiçbir dış müdahale kabul edilemez. Siyasi partilerin iç tartışmaları, iktidarın yargı eliyle müdahalesine açık hale getirilemez. Demokratik çözümün yolu, baskıdan, zor kullanmaktan, mahkeme kararlarıyla siyasi sonuç yaratmaktan değil; üyelerin ve delegelerin iradesinin özgürce işleyeceği demokratik kurultay süreçlerinden geçmektedir.

Emek mücadelesinin tarihsel birikimi bizlere göstermiştir ki demokrasi mücadelesi, yalnızca sandıkla sınırlı değildir; halkın iradesini, emeğin haklarını, kamusal yaşamı, laikliği, barışı ve özgürlükleri savunma mücadelesidir. Bugün demokrasiye yönelen her saldırı aynı zamanda emekçilerin haklarına, kamusal eğitime, sendikal özgürlüklere ve toplumsal barışa yönelmiş bir saldırıdır.

Bu ülkenin emekçilerini yoksullaştıranlar, kamu kaynaklarını sermaye çevrelerine aktaranlar, halkın iradesinden değil baskıdan ve zor aygıtlarından güç alanlar bilmelidir ki; örgütlü bir halktan daha büyük bir güç yoktur. Parti binalarını, belediyeleri, sendikaları, üniversiteleri ve toplumsal muhalefetin bütün alanlarını baskı altına alarak halkın iktidara karşı büyüyen itirazı bastırılamaz.

Eğitim Sen olarak; bedeli ne olursa olsun demokrasinin, halk iradesinin, adaletin ve barışın yanında olmaya devam edeceğiz. Başta emek ve meslek örgütleri olmak üzere tüm demokrasi güçlerini, bu ülkenin geleceğine sahip çıkmak isteyen herkesi, halklar ve emekçiler üzerinde her geçen gün daha da ağırlaşan bu baskıya karşı ortak mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Demokrasi, adalet ve barış ancak yan yana durarak, birlikte mücadele ederek kazanılacaktır.

The post Demokrasiyi ve Halk İradesini Her Koşulda Savunmaya Devam Edeceğiz! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Üniversiteler Şirket Değildir, Eğitim Hakkı Tasfiye Edilemez! https://egitimsen.org.tr/universiteler-sirket-degildir-egitim-hakki-tasfiye-edilemez/ Fri, 22 May 2026 08:21:11 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71426 Siyasi iktidarın yükseköğretim alanını sermayenin ihtiyaçlarına göre dizayn etme ve ticarileştirme çabaları, bir kez daha binlerce öğrenciyi, eğitim ve bilim emekçisini büyük bir enkazla karşı karşıya bırakmıştır. Resmî Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyetlerine son verilmesi, basit bir idari tasarruf ya da mali başarısızlık olarak geçiştirilemez. Bu karar; yükseköğretimi kamusal bir hak […]

The post Üniversiteler Şirket Değildir, Eğitim Hakkı Tasfiye Edilemez! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Siyasi iktidarın yükseköğretim alanını sermayenin ihtiyaçlarına göre dizayn etme ve ticarileştirme çabaları, bir kez daha binlerce öğrenciyi, eğitim ve bilim emekçisini büyük bir enkazla karşı karşıya bırakmıştır.

Resmî Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyetlerine son verilmesi, basit bir idari tasarruf ya da mali başarısızlık olarak geçiştirilemez. Bu karar; yükseköğretimi kamusal bir hak olmaktan çıkarıp şirket mantığıyla piyasanın vahşi koşullarına terk eden neoliberal politikaların kaçınılmaz bir sonucudur.

Bugün 20 binden fazla öğrencinin eğitim hakkı gasp edilme riskiyle karşı karşıya kalmış, binlerce akademik ve idari emekçinin çalışma güvencesi tamamen ortadan kaldırılmıştır. Öğrenciler “Diplomamız ne olacak?”, “Geleceğimiz nerede?” kaygısıyla; eğitim ve bilim emekçileri ise “İşimizi, emeğimizi, ekmeğimizi kaybeder miyiz?” endişesiyle baş başa bırakılmıştır. Üniversiteleri birer şirket mantığıyla yöneten, öğrenciyi “müşteri”, akademisyeni ise “ucuz ve güvencesiz iş gücü” olarak gören bu piyasacı akıl, uzun süredir yükseköğretim alanında yaşanan derin krizin tek ve asıl sorumlusudur.

Üniversiteler, patronların kâr ortaklığı kurduğu yatırım alanları değil; toplumun ortak geleceğini, aydınlanmasını ve bilimsel gelişimini inşa eden kamusal kurumlardır. Eğitim ve bilim emekçilerinin bir kararname ile iş güvencesinin ellerinden alınması, öğrencilerin borç sarmalı ve gelecek kaygısı üzerinden baskı altında tutulması kabul edilemez.

Anayasa’ya ve hukukun en temel ilkelerine aykırı biçimde, kanunla kurulan bir üniversitenin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bir gecede kapatılması, Türkiye’de yükseköğretimin getirildiği noktayı gözler önüne sermektedir. Bu karar, idari bir tasarruf değil; akademiyi bütünüyle ranta ve tek adam rejiminin kararlarına bağımlı kılma politikasının bir tezahürüdür.

Yaşanan bu hukuksuzluk; gençliğin içine sürüklendiği geleceksizliğin, diplomalı işsizliğin, esnek ve güvencesiz çalışmanın, en nihayetinde ise kamusal ve özerk eğitimin tamamen tasfiye edilmek istenmesinin doğrudan bir sonucudur. Siyasi iktidar ve sermaye ortaklığı, yarattığı bu kaosla yükseköğretimin tüm bileşenlerini cezalandırmaktadır.

Yükseköğretim alanında yaşanan bu kaosun sorumlusu, eğitimi ticarileştiren ve denetimden kaçıran siyasi iktidar ve YÖK’tür. Öğrencilerin, akademik ve idari personelin yaşadığı hak kayıpları derhal ve şartsız olarak güvence altına alınmalıdır. Eğitim süreçlerinin kesintisiz devamı sağlanmalı; tek bir eğitim ve bilim emekçisi bile güvencesizliğe, işsizliğe ve sendikasızlığa mahkûm edilmemelidir.

Kanunla kurulan üniversitelerin tek bir kararnameyle kapatıldığı bu hukuksuz düzen, akademiyi bütünüyle ranta ve siyasi iktidarın iki dudağı arasına mahkûm etmiştir. Bilim üretim merkezleri olması gereken üniversiteler, sermayenin kâr-zarar hesaplarıyla kepenk indirme korkusu altında değil; özgür bilim, demokratik-özerk işleyiş ve kamusal sorumluluk anlayışıyla var olmalıdır.

Eğitim Sen olarak, bu hukuk dışı ve piyasacı uygulamalar karşısında, öğrencilerin geleceğinin karartılmasına, eğitim ve bilim emekçilerinin güvencesizliğe teslim edilmesine sessiz ve tepkisiz kalmayacağımız bilinmelidir.

The post Üniversiteler Şirket Değildir, Eğitim Hakkı Tasfiye Edilemez! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Sendikal Haklar Engellenemez! Ortak Karar, Ortak Mücadele! https://egitimsen.org.tr/sendikal-haklar-engellenemez-ortak-karar-ortak-mucadele/ Wed, 20 May 2026 13:26:36 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71414 Eğitim Sen, Eğitim-İş ve Hürriyetçi Eğitim Sen’in Ortak Açıklaması Eğitim emekçilerinin Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış sendikal eylem hakkı, bugün doğrudan hedef alınmaktadır. Sendikaların aldığı meşru eylem kararlarının yargı eliyle geçersiz kılınmaya çalışılması, örgütlü mücadelenin tasfiye edilmesine yönelik açık ve sistematik bir saldırıdır. Bu saldırı yalnızca bir sendikaya yönelmiş değildir; sendikal iradeye, toplu […]

The post Sendikal Haklar Engellenemez! Ortak Karar, Ortak Mücadele! appeared first on Eğitim Sen.

]]>
Eğitim Sen, Eğitim-İş ve Hürriyetçi Eğitim Sen’in Ortak Açıklaması

Eğitim emekçilerinin Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış sendikal eylem hakkı, bugün doğrudan hedef alınmaktadır. Sendikaların aldığı meşru eylem kararlarının yargı eliyle geçersiz kılınmaya çalışılması, örgütlü mücadelenin tasfiye edilmesine yönelik açık ve sistematik bir saldırıdır.

Bu saldırı yalnızca bir sendikaya yönelmiş değildir; sendikal iradeye, toplu hak arama özgürlüğüne ve demokrasinin temel dayanaklarına doğrudan yönelmiş açık bir müdahaledir.

Sendikal faaliyetlerin suç gibi gösterilmesi, meşru eylem kararlarının baskı ve yargı eliyle etkisizleştirilmeye çalışılması; örgütlü toplumu susturma, emekçiyi yalnızlaştırma ve itaatkâr hale getirme girişimidir.

Açıkça ifade ediyoruz:

Bir mahkemenin, sendikaların aldığı meşru eylem kararlarını geçersiz hale getirmeye çalışması hukukla açıklanabilecek bir durum değildir. Çünkü bir sendika yalnızca adı olan bir yapı değil; üyeleri adına söz söyleyen, karar alan ve mücadele örgütleyen demokratik bir örgüttür. Eğer sendikalar eylem kararı alamayacak, üyeleri adına irade ortaya koyamayacaksa; Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış sendikal haklardan da söz edilemez.

Bu nedenle bugün yaşananlar, tek tek sendikaların değil; örgütlü mücadelenin, sendikal hareketin ve emek mücadelesinin tamamının meselesidir.

Tam da bu yüzden; ortak karar almak, ortak mücadele yürütmek ve sendikal haklara birlikte sahip çıkmak bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluk haline gelmiştir.

Bu sorumluluğun bilinciyle üç sendika olarak bir araya geldik ve sendikal haklarımıza sahip çıkma irademizi kamuoyuna ilan ediyoruz.

Buradan tüm sendikalara da açık çağrıda bulunuyoruz:

Bugün sendikal haklara sahip çıkmak tarihsel bir sorumluluktur. Bakanlığın baskıcı anlayışına ve hukukla açıklanamayacak bu karara karşı tüm sendikalar ortak tavır almalı, ortak mücadele yürütmeli ve sendikal haklara sahip çıkmalıdır. Çünkü bugün bir sendikanın eylem hakkına yönelen müdahale, yarın tüm örgütlü yapıları hedef alacaktır.

Yasal hiçbir dayanağı bulunmayan, açıkça angarya niteliği taşıyan ve “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında öğretmenlere dayatılan Öğrenci Gelişim Raporları uygulamasına karşı aldığımız doldurmama eylem kararını, tüm baskılara rağmen kararlılıkla uygulayacağımızı bir kez daha açıkça ifade ediyoruz.

Bu irade; geri adım atmayan, tehditlere boyun eğmeyen ve haklarını savunmaktan vazgeçmeyen örgütlü emek iradesidir.

Bu uygulamaya neden itiraz ettiğimizi ve neden angarya dediğimizi bir kez daha not düşelim:

Öğretmeni sınıftan ve dersinden uzaklaştıran; pedagojik gerekçesi bulunmayan, ölçme-değerlendirme süreçleriyle bütünleşmeyen ve yoğun bürokratik yükler yaratan bu uygulamalar, eğitim-öğretim faaliyetini nitelik açısından zayıflatmakta, öğretmen emeğini görünmez kılmaktadır. Herhangi bir hazırlık, altyapı ve pilot uygulama süreci dahi işletilmeden bu raporların yaygınlaştırılmaya çalışılması, MEB’in dayatmacı anlayışının en somut örneğidir.

Öğretmenlerimiz hâlihazırda kalabalık sınıflar, e-Okul işlemleri, idari sorumluluklar ve yoğun müfredat baskısı altında çalışmaktadır. Özellikle sınav haftalarında; yazılı ve uygulamalı sınavların yükü –örneğin dil derslerinde dinleme ve konuşma becerilerinin ayrı ayrı değerlendirildiği ağır süreçler ortadayken, şimdi de ayrıntılı, zaman alıcı ve tamamen öğretmenin sırtına yüklenen bu raporlar kabul edilemez.

Öğretmenlere ek zaman, personel desteği, bilgisayar, internet erişimi ve gerekli teknolojik altyapı dahi sağlanmaksızın; hiçbir ek ders, ücretlendirme ya da yasal karşılık tanınmadan bu yükümlülüklerin dayatılması kamu yönetimi sorumluluğuyla bağdaşmamaktadır. Bu, kelimenin tam anlamıyla angaryadır.

Nitekim sahada ve yargıda sergilediğimiz kararlı duruş sonunda MEB bu uygulamayı rafa kaldırmak zorunda kalmıştı.

Ancak Milli Eğitim Bakanlığı, sendikal haklara yönelik saldırılarını yeni yöntemlerle sürdürmektedir. Disiplin cezalarının yargıdan dönmesi üzerine bu kez sendikal eylem kararlarını İş Mahkemeleri eliyle hedef almış; sendikal iradeyi yargı yoluyla kırmaya çalışmıştır.

Bu girişimin mahkeme nezdinde kabul görmesi ise açık bir gerçeği ortaya koymuştur:

Uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile güvence altına alınmış sendikal hakların bu şekilde yok sayılması; yalnızca bir sendikaya değil, demokrasiye, örgütlü topluma ve temel hak ve özgürlüklere yönelmiş açık bir tehdittir.

Altını özellikle çiziyoruz:

Ortaokul ve liselerde Öğrenci Gelişim Raporlarının uygulanmasına dair hiçbir açık ve bağlayıcı yasal düzenleme bulunmamaktadır.

Bu yönüyle uygulama hem hukuksuzdur hem de kamu emekçilerine açıkça angarya yüklenmesidir.

Milli Eğitim Bakanlığı’na hatırlatıyoruz:

Anayasa’nın 42. maddesinde düzenlenen eğitim hakkı; Anayasa’da güvence altına alınmış diğer temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmanın ya da gölgelemenin aracı olamaz.

Eğitim hakkı bahanesiyle sendikal hakların, ifade özgürlüğünün ve eylem hakkının gasp edilmesine asla izin vermeyeceğiz.

Bugün yaşananlar tesadüf değildir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın daha önce de öğretmeni baskı altına alan, sendikal faaliyetleri hedef gösteren ve hukuku yok sayan sayısız antidemokratik uygulamasına tanık olduk.

Bugün gelinen nokta, bu anlayışın yeni bir aşamasıdır.

Öte yandan sürecin hukuki boyutu tüm açıklığıyla devam etmektedir. Öğrenci Gelişim Raporları uygulamasına karşı İdari Yargı’da açtığımız dava sürmektedir.

Bu davanın duruşmalı görülmesini talep ediyoruz. O duruşma salonlarında olacağız, izleyeceğiz ve sendikal hakların savunucusu olmaya devam edeceğiz.

Ayrıca bu hukuksuz ve garabet niteliğindeki kararı üst yargı mercilerine taşıdığımızı kamuoyuna ilan ediyoruz. Üç sendika olarak orada da ortak savunmamızı yapacak, sendikal hakları hedef alan bu anlayışa karşı hukuki mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.

Buradan bir kez daha açık ve net biçimde söylüyoruz:

Tüm baskılara, tehditlere ve hukuk dışı girişimlere rağmen;

Öğrenci Gelişim Raporlarının doldurulmaması yönündeki sendikal eylem kararımız devam etmektedir ve devam edecektir.

Demokrasiden, sendikal haklardan ve eğitim emekçilerinin onurundan asla geri adım atmayacağız.

Çünkü bu mücadele; yalnızca bir uygulamaya karşı değil, emeğin değersizleştirilmesine, sendikal iradenin yok sayılmasına ve örgütlü toplumun tasfiye edilmesine karşı bir mücadeledir.

The post Sendikal Haklar Engellenemez! Ortak Karar, Ortak Mücadele! appeared first on Eğitim Sen.

]]>