Raporlar Archives - Eğitim Sen https://egitimsen.org.tr Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Wed, 13 May 2026 08:53:52 +0000 tr hourly 1 https://egitimsen.org.tr/wp-content/uploads/2015/07/cropped-egitim_sen_logo_maset-32x32.jpg Raporlar Archives - Eğitim Sen https://egitimsen.org.tr 32 32 Eğitim Sen Şiddetsiz Okul Deklarasyonu https://egitimsen.org.tr/egitim-sen-siddetsiz-okul-deklarasyonu/ Wed, 18 Mar 2026 16:51:45 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=71357 Eğitim temel bir haktır; piyasacı politikalar derhal terk edilmeli, kamusal, eşit ve ücretsiz eğitim tüm öğrenciler için güvence altına alınmalıdır. Eğitim sistemi bilimsel temelde yeniden inşa edilmelidir. Müfredat, eleştirel düşünmeyi geliştiren, özgür bireyler yetiştiren bir içerikle düzenlenmelidir. TYMM derhal iptal edilmeli; bilimsel, laik, demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitimi esas alan, eleştirel düşünmeyi ve özgür […]

The post Eğitim Sen Şiddetsiz Okul Deklarasyonu appeared first on Eğitim Sen.

]]>
  • Eğitim temel bir haktır; piyasacı politikalar derhal terk edilmeli, kamusal, eşit ve ücretsiz eğitim tüm öğrenciler için güvence altına alınmalıdır.
  • Eğitim sistemi bilimsel temelde yeniden inşa edilmelidir. Müfredat, eleştirel düşünmeyi geliştiren, özgür bireyler yetiştiren bir içerikle düzenlenmelidir.
  • TYMM derhal iptal edilmeli; bilimsel, laik, demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitimi esas alan, eleştirel düşünmeyi ve özgür bireyler yetiştiren bir içerikle düzenlenmelidir.
  • Eğitim politikaları kapalı kapılar ardında değil, demokratik ve katılımcı süreçlerle belirlenmelidir.
  • Merkeziyetçi, hiyerarşik ve otoriter eğitim yönetimi terk edilmeli; eğitim emekçilerinin, öğrencilerin ve velilerin karar süreçlerine etkin katılımı sağlanmalıdır.
  • Sınav merkezli ve rekabet odaklı eğitim sistemi, öğrencileri yarıştıran, eğitim hakkını ölçme ve eleme aracına dönüştüren; çok yönlü gelişimi engelleyen, eşitsizlikleri derinleştiren ve psikolojik baskıyı artıran bir yapıya sahiptir. Bu anlayış terk edilmeli; öğrencilerin ilgi, yetenek ve ihtiyaçlarını esas alan, eşitlik ve dayanışmayı güçlendiren bütünlüklü bir eğitim modeli hayata geçirilmelidir.
  • İktidarın ideolojik aygıtı haline getirilen vakıf, dernek ve cemaatlerle yapılan başta ÇEDES olmak üzere tüm protokoller sonlandırılmalıdır.
  • Çocuk emeği sömürüsü anlamına gelen MESEM uygulaması derhal sonlandırılmalıdır.
  • Her okula merkezi bütçeden yeterli ve eşit pay ayrılmalı; eğitim kurumlarının temel ihtiyaçlarının karşılanması velilere ve bağışlara bırakılmadan kamusal sorumluluk olarak güvence altına alınmalıdır.
  • Öğretmen ihtiyacı güvencesiz ve esnek istihdam biçimleriyle değil, kadrolu ve güvenceli istihdam politikalarıyla karşılanmalı; ücretli ve sözleşmeli öğretmenlik uygulamalarına son verilmelidir.
  • Tüm öğrencilere en az bir öğün ücretsiz yemek, temiz ve erişilebilir su sağlanmalı; eğitim sürecine ilişkin tüm temel ihtiyaçlar kamusal olarak karşılanmalıdır.
  • Okullar, baskı ve korku üreten mekanizmalarla değil, özgürlük ve güven temelinde yeniden düzenlenmelidir. Kalabalık sınıflar, ikili öğretim ve fiziki yetersizlikler giderilmelidir.
  • Okul mimarisi ve fiziksel mekânlar, çocukların gelişimsel, pedagojik, sosyal ve kültürel ihtiyaçları esas alınarak planlanmalı; okullar, öğrencilerin özgürce gelişebileceği, kendini ifade edebileceği demokratik yaşam alanları olarak yeniden tasarlanmalıdır.
  • İstisnasız her okula yeterli sayıda psikolojik danışman atanmalıdır.
  • Okul güvenliği pedagojik ilkeler doğrultusunda sağlanmalı; öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin kendilerini güvende hissedecekleri ortamlar oluşturulmalıdır.
  • Öğretmenleri hedef haline getiren, mesleki saygınlığı zedeleyen uygulamalara son verilmelidir. Denetim adı altında baskı aracına dönüşen CİMER uygulaması kaldırılmalıdır.
  • Öğretmenleri asli görevlerinden uzaklaştıran tüm angarya uygulamalar derhal sonlandırılmalıdır.
  • Mesleki dayanışmayı zedeleyen kariyer basamakları sistemi kaldırılmalı; öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran düzenlemeler iptal edilmelidir.
  • Öğretmenlik mesleğini değersizleştiren, eğitim fakültelerini işlevsizleştiren ve öğretmenleri güvencesizleştiren Milli Eğitim Akademisi modeli derhal kaldırılmalıdır.
  • Okullara giriş ve çıkışlarda gerekli güvenlik önlemleri alınmalı; ancak bu önlemler pedagojik ilkelere uygun olmalıdır.
  • Bireysel silahlanmanın önüne geçecek yasal ve idari düzenlemeler derhal hayata geçirilmelidir.
  • Türkiye, Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan Güvenli Okullar Bildirgesi’ni imzalamalı ve uygulamalıdır.
  • Eğitim alanında yaşanan sorunların baş sorumlusu olan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin derhal istifa etmelidir.
  • The post Eğitim Sen Şiddetsiz Okul Deklarasyonu appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Deprem Bölgesinde Eğitimin Durumu https://egitimsen.org.tr/6-subat-depremlerinin-3-yilinda-deprem-bolgesinde-egitimin-durumu/ Fri, 06 Feb 2026 10:32:33 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=70626 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem, yaklaşık 14 milyon insanın yaşadığı 11 ili doğrudan etkileyerek ülke tarihinin en ağır yıkımlarından birine yol açtı, kayıtlara geçen 50 bini aşkın yurttaşımızı kaybettik. Bu felaket, “doğal afet” gerçeğinin, öncesinde alınmayan önlemler, bilime dayanmayan planlama ve kriz anındaki yetersiz müdahaleler nedeniyle nasıl büyük bir toplumsal yıkıma dönüştüğünü […]

    The post 6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Deprem Bölgesinde Eğitimin Durumu appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem, yaklaşık 14 milyon insanın yaşadığı 11 ili doğrudan etkileyerek ülke tarihinin en ağır yıkımlarından birine yol açtı, kayıtlara geçen 50 bini aşkın yurttaşımızı kaybettik. Bu felaket, “doğal afet” gerçeğinin, öncesinde alınmayan önlemler, bilime dayanmayan planlama ve kriz anındaki yetersiz müdahaleler nedeniyle nasıl büyük bir toplumsal yıkıma dönüştüğünü tüm yönleriyle ortaya koydu. Enkaz altında kalan yalnızca kentler değil; kamu kurumlarının liyakatsizliği, bilim ve tekniğe düşman anlayış oldu.

    Bu büyük yıkımın ardından beklenen, yaraların sarılması, sorumluların hesap vermesi, yaşananlardan ders çıkarılması ve bir daha böyle bir acının yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınmasıydı. Ancak depremden etkilenen illerdeki yeniden inşa ve iyileştirme çalışmalarına, beklenen İstanbul depremi tehlikesine karşı hazırlık düzeyine baktığımızda hiçbir ders çıkarılmadığını görüyoruz. En son İzmir ve Balıkesir’de yaşanan depremler, bu ihmalkârlığın sürdüğünü, iktidarın halka ve güvenli yaşam alanlarına değil, rant projelerine odaklandığını bir kez daha açığa çıkarmaktadır.

    Depremler eğitim alanında da büyük bir tahribat yaratmıştır. 11 ilde yaklaşık 4 milyon öğrenci ve 200 bin öğretmen doğrudan etkilenmiş; Türkiye genelinde her 5 öğrenciden 1’inin ve öğretmenlerin yaklaşık beşte 1’inin deprem bölgesinde bulunması, krizin boyutunu açıkça ortaya koymuştur. Eğitim, anayasal bir hak olup, toplumsal iyilik hâlinin temel sacayaklarından biridir. Ancak depremlerin üzerinden geçen üç yılda eğitim hakkının kamusal bir anlayışla değil; politik tercihlerle ele alındığını, eşit ve erişilebilir biçimde kullanılmadığını göstermiştir. Bugün gelinen noktada yıkılan ya da hasar alan okul binalarının ancak üçte biri tamamlanabilmiş; tamamlanan okulların önemli bir bölümünde elektrik, su, ısınma, internet, kanalizasyon ve temizlik gibi temel altyapı sorunları devam etmektedir. Okullara ulaşım yolları ağır iş makineleri, çamur-balçık ve açıkta bırakılan kanalizasyon hatları nedeniyle öğrenciler için ciddi riskler taşımaktadır. Adıyaman, Maraş, Hatay ve Malatya başta olmak üzere birçok ilde on binlerce öğrenci hâlâ konteyner sınıflarda, geçici ve pedagojik olmayan koşullarda eğitim görmek zorunda bırakılmakta; bu durum eğitim hakkını fiilen ortadan kaldırarak, eşitsizlikleri derinleştirmektedir.

    SES ve TTB’nin deprem bölgelerinde yaptığı saha çalışmasında raporlandığı üzere; çocuklar ve gençler, bu sürecin en kırılgan grupları arasında yer almaktadır. Eğitimden kopma, sınıf düzeyi gerilemesi, uygun yaşam ve çalışma alanlarının yokluğu ile gelecek belirsizliği sıklıkla tespit edilmiştir. Bazı çocuklar için çocukluk, erken yaşta sona ermiş; gençler açısından ise riskli davranışlar ve umutsuzluk daha görünür hale gelmiştir. Odak grup görüşmelerindeyse çocuklar ve gençlerle ilgili konteyner yaşamının sorunları, suça sürüklenme, erken yaşta çalıştırılmak zorunda bırakılma, MESEM’ler, bağımlılıklar, akran zorbalığı ve bunun yanında taciz, istismar vakaları sıklıkla kayıt altına alınmıştır.

    Bu raporla amacımız, acıları yeniden hatırlatmak değil, üç yılın ardından hâlâ süren sorunları ve sorumlulukları kamuoyunun gündemine taşımaktır. Hatay’dan Adıyaman’a, Malatya’dan Kahramanmaraş’a, Antep’ten Osmaniye’ye, Adana’dan Diyarbakır’a, Kilis’ten Şanlıurfa’ya ve Elâzığ’a uzanan deprem hattında kentlerin yeniden inşası ve öğrencilerin eğitim hakkına erişimi başta olmak üzere birçok alanda sorunlar devam etmektedir. Eğitim Sen olarak, iller bazında ortaya koyacağımız güncel veriler ve gözlemlerle hem hak kayıplarını görünür kılmayı hem de olası afetlere karşı gerçekçi, bilim ve tekniğe dayanan bir hazırlık düzeyinin zorunlu olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyoruz. 

    BÖLGESEL DURUM ANALİZİ 

    HATAY

    Yıkımın ağır yaşandığı ilçeler ve kent merkezinde kalıcı konutların yalnızca üçte biri teslim edilebilmiştir. Teslim edilen konutlarda ise yol, su, elektrik, kanalizasyon ve temizlik gibi en temel altyapılar tamamlanmamış; yurttaşlar sağlıklı ve güvenli yaşam koşullarından mahrum bırakılmıştır. Bu tablo, yalnızca akademik kayıplara değil, derin bir mekânsal kısıtlılığa ve ağır bir sosyal maliyete yol açmaktadır.

    Okul çevrelerinin adeta şantiye alanına dönüştürülmesi, çocukları ağır vasıta trafiği, açık kanalizasyon hatları ve ciddi güvenlik riskleriyle yüz yüze bırakmaktadır. Ortaya çıkan bu durum, sadece fiziksel yıkımın sürdürülmesi değil; eğitimin sürekliliğini ve çocukların geleceğini tehdit eden yapısal bir krizdir.

    Hatay genelinde öğrenci sayısının 500 binden 400 bine gerilemesi, kitlesel nüfus kaybının ve eğitime erişimde yaşanan derin eşitsizliğin açık göstergesidir. Antakya ve Defne ilçelerinde öğrenci sayıları, depremin üzerinden geçen üç yıla rağmen deprem öncesi düzeylerin çok uzağında kalmıştır. Bu dramatik düşüşün arkasında, çözülemeyen altyapı sorunları, derinleşen barınma krizi ve ekonomik yıkımın dayattığı göç ile eğitimden kopuş süreci bulunmaktadır.

    Eğitimin Önündeki Fiziksel Engeller

    Eğitim binalarının eksikliği ve mevcut alanların plansız kullanımı, Hatay’da öğrenci olmayı pedagojik bir süreçten ziyade bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürmüştür. Bazı okul binaları hâlâ Emniyet, Adliye gibi resmî kurumlar tarafından kullanılmaktadır. Defne ilçesindeki Selim Nevzat Şahin Anadolu Lisesi’nin İl Emniyet Müdürlüğü tarafından, Samandağ’daki Turgut Reis Anaokulu’nun ise uzun süre adliye binası olarak kullanılması, öğrencilerin okulsuz kalmasına ve konteynerlere mahkûm edilmesine yol açmıştır.

    Armutlu ve Elektrik gibi merkezi mahallelerde okul alanı yetersizliği ciddi bir sorun olarak devam etmektedir. Yaklaşık 10 bin nüfuslu Armutlu Mahallesi’nin imar planında okula yer verilmemesi ve Elektrik Mahallesi’ndeki Cengiz Topel okul binasının rezerv alan statüsüne rağmen akıbetinin belirsizliği, mahalle bazlı eğitim dokusunu ortadan kaldırmaktadır.

    Antakya’da 25 okul konteyner kentlerde faaliyet göstermekte; kış aylarında çok sayıda okulda ısınma sorunu çözülememiştir. Yaklaşık 20 okulda kronikleşen ısınma problemi nedeniyle Bedi Sabuncu Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi pansiyonunda kalan öğrenciler evlerine gönderilmek zorunda kalmış, bu durum eğitimin kesintiye uğramasına neden olmuştur. Fiziksel koşullardaki bu yetersizlikler yalnızca öğrencileri değil, eğitim emekçilerini de doğrudan etkilemektedir. 

    Eğitim Emekçilerinin Durumu 

    Eğitim emekçileri, asgari insani standartların altındaki barınma koşullarında mesleklerini icra etmeye zorlanmaktadır. Kamu emekçileri, “teneke kutu” olarak tabir edilen 21 metrekarelik konteynerlerde yaşamakta ve sık sık tahliye tebligatlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Kente yeni atanan yaklaşık 4500 öğretmenin, bu elverişsiz koşullar nedeniyle ilk fırsatta yer değiştirme eğilimine girmesi, bölgedeki pedagojik sürekliliği ve öğrenci-öğretmen arasındaki güven bağını kökten sarsacak sistemik bir risk oluşturmaktadır. Öğretmenlerin ve öğrencilerin bu zorlu koşullarına rağmen, kamu kaynaklarının kullanımı konusunda dikkat çekici bir tercih yapılmıştır. 

    Eğitime Erişimde Yapısal Sorunlar: Beslenme, Ulaşım ve Kamu Kaynakları 

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) kaynak dağılımındaki tercihleri, deprem bölgesindeki en temel ihtiyaçlar ile özel sektör teşvikleri arasında derin bir uçurum yaratmıştır. Bu tablo, “tasarruf” gerekçesinin yalnızca kamusal haklar söz konusu olduğunda işletildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

    2024-2025 eğitim yılında deprem bölgesindeki okul öncesi çocuklara yönelik ücretsiz yemek desteği tamamen kaldırılmış; temiz içme suyu, ücretsiz ulaşım ve beslenme talepleri tasarruf gerekçesiyle karşılıksız bırakılmıştır. Buna karşın Resmî Gazete kararlarıyla, depremzede öğrencilerin temel ihtiyaçları yerine özel okul sahiplerine “eğitim ve öğretim desteği” aktarılmıştır. Kamu kaynakları, dezavantajlı öğrencileri eğitim sisteminde tutmak yerine özel eğitim pazarını canlandırmak amacıyla kullanılmıştır.

    Kaynakların bu şekilde yönlendirilmesi, özellikle en kırılgan grupları daha büyük risklerle karşı karşıya bırakmaktadır. Ekonomik desteklerin ortadan kaldırılması ve erişim sorunları, ortaöğretim düzeyinde okul terki riskini en üst seviyeye taşımıştır. Dezavantajlı grupların eğitim sistemine tutunabilmesi için beslenme, ulaşım ve barınma temel ve hayati ihtiyaçlar olarak öne çıkmaktadır. Beslenme maliyetlerinin karşılanmaması, yoksulluk içindeki öğrencilerin okuldan koparak erken yaşta iş gücüne dahil olmasına yol açmaktadır. Konteyner kentler ile yıkık mahalleler arasındaki ulaşım bariyerleri ise eğitime fiziksel erişimi fiilen engellemektedir.

    Başta kız çocukları olmak üzere, göçmen çocuklar ve özel eğitime gereksinimi olan öğrenciler, sosyal destek mekanizmalarının yokluğunda eğitim sisteminin tamamen dışına itilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hatay’da eğitimin geleceği, bu temel ihtiyaçların karşılanıp karşılanmayacağına doğrudan bağlıdır.

    Hatay’da eğitimin normalleşmesi yalnızca yeni okul binalarının inşa edilmesiyle değil; öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin yaşam koşullarını önceleyen bütünlüklü bir sosyal politika ile mümkündür. Antakya ve Defne’de öğrenci sayılarında yaşanan dramatik düşüş, bölgedeki demografik yapının ve sosyal dokunun kalıcı biçimde değişeceğine işaret etmektedir.

    Deprem mağduru çocukların bir öğün yemeğinden tasarruf edilirken kamu kaynaklarının özel okul teşviklerine yönlendirilmesi, eşit koşullarda eğitim hakkını ve eğitime erişimi bilinçli bir şekilde zedeleyen açık bir siyasal tercihtir. Okul terkleri ve pedagojik erozyonun önlenebilmesinin tek yolu; ücretsiz yemek, temiz içme suyu, ulaşım ve insani barınma haklarının tartışmasız biçimde güvence altına alınmasıdır. 

    ADIYAMAN 

    6 Şubat 2023 tarihinde Adıyaman’da yaşanan büyük felaket, sadece fiziksel yapıları değil, toplumsal yeniden üretimin en temel mekanizması olan eğitim sistemini de felç etmiştir. Adıyaman’da deprem sonrası süreç, eğitimin kamusal niteliğinin aşındığı ve yapısal eşitsizliklerin derinleştiği bir “sistemik kırılma” evresine dönüşmüştür. Okulun güvenli bir sığınak olma vasfını yitirmesi, bireysel travmaları toplumsal bir dışlanma riskine dönüştürmektedir.

    Okul binalarının yıkılması ve kurumsal işleyişin prefabrik/konteyner gibi geçici mekanlara sıkışmasıyla öğrenme alanlarının niteliksizleşmesine neden olmuştur. Eğitim maliyetlerinin artması ve mevsimlik işçilik gibi zorunluluklar nedeniyle dezavantajlı grupların eğitimden kopması; eşitsizliğin kalıcı hale gelmesine neden olmuştur. Depremin yarattığı ağır travmanın anadilde ifade edilememesi ve pedagojik ilkelerin yerini “kriz yönetimi” adı altındaki biçimsel uygulamalar almıştır.

    Adıyaman’da eğitim mekanları, afet sonrası bir “geçicilik” rejimine mahkûm edilmiştir. Prefabrik ve konteyner yapılar, acil çözüm olarak sunulsa da planlama hataları nedeniyle pedagojik açıdan yetersiz kalmıştır. Özellikle Gölbaşı ve Kahta gibi ilçelerde prefabrik çözümlerin kalıcı hale gelmesi, mekânsal bir “gettolaşma” riski barındırmaktadır.

    Adıyaman İl Geneli Okul ve Derslik Dönüşüm Tablosu

    Durum Okul Sayısı Derslik Sayısı
    Deprem Öncesi Mevcut Durum 859 6.247
    Hasarlı ve Kullanılamayan Yapı 79 930
    Felaketten Sağ Çıkan Yapı Stoku 780 5.317
    Deprem Sonrası İnşası Biten Yeni Yapılar 104 1.140
    Güncel Mevcut Durum 796 6.871

    Adıyaman’da yaklaşık 3 bin öğrencinin hâlâ konteyner ve prefabriklerde eğitim görmesi, mekânın ruhsal iyileşme üzerindeki etkisini zayıflatmaktadır.

    Adıyaman’da deprem sonrası süreçte okul iklimini bozan gelişmeler yaşanmıştır. Okul idarecilerinin, nitelikli eğitim yerine kermes, proje ve etkinliklerin sosyal medya paylaşım sayılarına odaklanması, öğretmenler üzerinde ciddi bir mobbing aracı haline gelmiştir.  “Yerli Malı Haftası” gibi sivil etkinliklerde okul bahçesine askeri araç ve silahların getirilmesi, travma sonrası “güvenli alan” ihtiyacı duyan çocukların psikolojisini olumsuz etkileyen ağır bir pedagojik hata olmuştur.

    Kermes ve yardım organizasyonlarının sürekli maddi odaklı yapılması, depremle zaten yoksullaşan ailelerin çocuklarında “yetersizlik” ve “utanç” duygusunu tetiklemektedir. Ayrıca okullarda temizlik personelinin yetersizliği nedeniyle temizlik hizmetlerinin aksaması ve öğretmenlerin okul temizlemeye zorlanması, kurum içi hiyerarşiyi ve iklimi sarsmaktadır.

    Psikososyal Destek ve Anadili Bariyeri 

    Afet sonrası iyileşmenin temeli olan psikososyal destek, Adıyaman’da bürokratik engeller ve dilsel bariyerler nedeniyle “tıkanıklık” yaşamaktadır. Anadili Türkçe olmayan öğrencilerin, yaşadıkları korku ve kaybı kendilerini en güvenli hissettikleri dilde ifade edememeleri, iyileşme sürecini sekteye uğratmaktadır. Bu, pedagojik olmaktan ziyade yapısal bir hak sorunudur.

    Adıyaman’daki 462 ücretli öğretmen varlığı, eğitimin güvencesiz ellerde olduğunu göstermektedir. Ayrıca kadrolu rehber öğretmenlerin rızası dışında (resen) atanması, çocukla kurulan güven bağını koparmaktadır. Rehberlik hizmetlerinin öğrenciyle temas yerine “fotoğraflama ve dosyalama” odaklı yürütülmesi, desteğin niteliğini düşürerek süreci biçimsel bir evrak işine dönüştürmüştür. Psikolojik bariyerlerin yanı sıra, öğrencilerin en temel fiziksel ihtiyaçları olan beslenme ve ulaşım da öğrenme ortamının ayrılmaz bir parçasıdır.

    6 Şubat depremleri Adıyaman’daki sınıfsal yarılmayı daha da derinleştirmiş, özellikle asgari ücretli aileler için eğitimi ulaşılamaz bir maliyet haline getirmiştir.

    Afet, mesleki eğitim alan çocukları ve üniversite camiasını birer “görünmez grup” haline getirmiştir. MESEM’lerde yaş sınırı olmaması nedeniyle 14 yaşındaki çocukların 30-50 yaşındaki yetişkinlerle aynı sınıfta eğitim görmesi, ciddi disiplin ve gelişim sorunları yaratmaktadır. Yaz ve sömestr tatillerinde dahi çalıştırılan öğrenciler, fiilen “öğrenci” statüsünden çıkarılıp “ucuz işçi” olarak görülmektedir. İş güvenliği denetimleri ise sadece kâğıt üzerindedir.

    Adıyaman Üniversitesi Rektörlüğü binası yıkılmış durumdadır ve yönetim faaliyetlerini bir “Uygulama Oteli” üzerinden yürütmektedir. Personelin kaldığı konteynerlerin boşaltılması ve lojmanların yetersizliği, akademik kadronun kentten kaçışını tetiklemektedir. Kampüse uzak olan yeni TOKİ’ler ulaşım krizini beslemektedir. Tüm bu tespitler, afet sonrası eğitim sisteminin yeniden inşası için acil ve köklü değişimlere ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.

    Nitelikli Eğitim İçin Çözüm Önerileri 

    • Adıyaman’da eğitimi yeniden ayağa kaldırmak, sadece binaları onarmak değil, toplumsal adaleti tesis etmektir. “Afet sonrası okul”, çocuğun üstün yararını her türlü siyasi ve idari kaygının önüne koyan bir mekân olmalıdır.
    • Yoksulluğun derinleştiği afet bölgesinde beslenme bir “yardım” değil, öğrencinin öğrenme hakkını kullanabilmesi için anayasal bir zorunluluktur.
    • Travmanın etkilerini azaltmak için çocuğun kendini en güvenli hissettiği dilde hizmet alması, toplumsal entegrasyon ve ruhsal sağlık için hayatidir.
    • Ücretli öğretmenlik ve resen atamalar durdurulmalı; eğitim emekçilerinin barınma sorunu çözülerek okulda “süreklilik ve güven” inşa edilmelidir.
    • TOKİ alanlarına acilen liseler açılmalı ve internet erişimi bir kamu hizmeti olarak her konteynere ücretsiz ulaştırılmalıdır.
    • Okullar askeri sergilerin veya sosyal medya odaklı “algı projelerinin” mekânı olmaktan çıkarılmalı, pedagojik özerkliklerine kavuşturulmalıdır.

    Eğitim, toplumun yeniden ayağa kalkması için ertelenemez ve pazarlık edilemez bir kamusal haktır; bu hakkı savunmak, her çocuğun ve toplumun geleceğine sahip çıkmaktır.

    MALATYA

    6 Şubat 2023 depremleri, Malatya’nın sadece fiziksel dokusunu değil, eğitim altyapısını da derinden sarsmıştır. Eğitim hakkı sadece binaların inşasıyla sınırlı bir teknik süreç değil, travma sonrası toplumsal iyileşme refleksinin en kritik bileşenidir. Ancak bölgedeki tablo, bu iyileşme sürecinin önünde duran ve yapısal reformlar gerektiren derin bir krize işaret etmektedir.

    Malayta’da AFAD tarafından kurulan 74 konteyner kentte hâlâ yaklaşık 77 bin kişi yaşam mücadelesi vermektedir. Konteyner mahallelerinde büyüyen binlerce çocuk açısından eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanma ilkesi, fiziksel enkazın altında kalan bir ideale dönüşmüş durumdadır.

    Fiziksel yıkımın bu sarsıcı boyutlarını idrak ettikten sonra, enkaz üzerinde yükselmesi planlanan yeni derslik kapasitesinin sayısal projeksiyonlarını ve bu projeksiyonların ölçeğini analiz etmek gerekmektedir.

    Malatya’da 852 okulda, 12.953 öğretmen ve 150.515 öğrenci ile eğitim-öğretim faaliyetleri sürdürülmektedir. Resmî veriler, kaybedilen kapasitenin telafi edilmesinin ötesinde, 2026 yılına kadar niceliksel bir sıçrama hedeflendiğini göstermektedir. Ancak bu büyük ölçekli yatırımın, 150 bini aşkın öğrencinin niteliksel ihtiyaçlarına ne ölçüde yanıt vereceği bir soru işaretidir.

    Dönem / Durum Derslik Sayısı Değişim Oranı (Deprem Öncesine Göre)
    Deprem Öncesi 6.177 %100 (Referans)
    Deprem Sonrası Mevcut Kayıp 5.282 – 895 Derslik
    2025 Mevcut Durum 6.311 + %2,1 Artış
    Kısa Vadeli Hedef (Eylül) 6.523 + %5,6 Artış
    Nihai Hedef (Tüm Yatırımlar) 7.701 + %25 Artış

    2023 yılındaki 338 milyon TL’lik başlangıç bütçesinin 2025’te 1,2 milyar TL’ye planlanan artışı ve toplamda 12,3 milyar TL’yi bulmuştur. Sayısal veriler kâğıt üzerinde yüzde 25’lik bir kapasite artışına işaret etse de sahadaki durum tamamen farklıdır. Resmî raporların çizdiği iyimser tablo, altyapı odaklı bir başarı öyküsü sunarken; sahadaki sorunlar bu tabloyu gölgelemektedir.

    Fiziksel imkanlardaki bu ikilik, projelerin tamamlanma sürelerindeki belirsizlikler ve inşaat aşamalarındaki gecikmelerle daha da karmaşık bir hal almaktadır. Sahadaki ilerleme hızları, kâğıt üzerindeki bitiş tarihleri ile ciddi bir uyuşmazlık içindedir. 2026 yılı için belirlenen hedeflerin matematiksel gerçekliği, mevcut inşaatların ilerleme oranları ışığında sorgulanmaya muhtaçtır.

    Battalgazi Örneği: Bahçebaşı Anadolu Lisesi inşaatının yüzde 75 seviyesinde olması umut verici görünse de ince işçilik ve donatım süreçleri dikkate alındığında tam kapasiteye geçiş için ciddi bir zamana ihtiyaç vardır.

    Doğanşehir: Karşıyaka Mahallesi’ndeki liselerin inşaat durumunun yüzde 40 seviyesinde kalması, depremden üç yıl sonra dahi kritik bir eşiğin aşılamadığını göstermektedir. Bu hızla devam edilmesi durumunda, 2026 hedefinin gerçekleşmesinin iyimser olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, eğitim-öğretim süreçlerinin en az iki yıl daha “geçici” ve “parçalı” bir modelle süreceğinin işaretidir. Okul binalarının tamamlanmasını bekleyen tek grup öğrenciler değildir; eğitim sürecinin temel direği olan öğretmenler de profesyonel bir belirsizliğin ve tükenmişliğin eşiğindedir.

    Yatırımlar merkez odaklı ilerlerken, kırsal bölgelerdeki sınıf mevcutlarının kalabalıklaşması ve imkanların kısıtlı kalması, bölgedeki eğitimin niteliğini olumsuz etkilemektedir. Öğretmenlerin lojman yetersizliği ve ulaşım sorunları, öğretmenlerin bölgeden tayin istemesi ile sonuçlanmaktadır.

    Resmi raporlarda travma sonrası stres bozukluğu ve öğrenme güçlüklerine dair ayrıntılı verilerin bulunmaması, stratejik bir hatadır. Görünmeyen enkaz olan psikolojik travmalar, binalar bitse dahi eğitimin niteliğini sabote etmeye devam edecektir. Tüm bu bileşenler bir araya geldiğinde, Malatya için rakamların ötesinde, insanı ve sosyal adaleti merkeze alan bütüncül bir iyileşme stratejisinin gerekliliği kaçınılmaz hale gelmektedir.

    Malatya’da eğitim süreci, milyarlarca liralık betonarme yatırımlar ile konteyner kentlerde süren zorlu yaşamlar arasına sıkışmış durumdadır. Eğitim binalardan ibaret değildir. Öğrencilerin güvenli ve stabil bir sosyal çevre ihtiyacı, fiziksel altyapı kadar hayati bir öncelik olarak kabul edilmelidir.

    Deprem travması yaşayan çocuklar için rehabilitasyon hizmetleri, müfredatın bir parçası haline getirilmelidir. Resmî raporlardaki veri eksikliği, acilen saha araştırmalarıyla kapatılmalıdır.

    Yatırımlardaki merkez-kırsal eşitsizliği giderilmeli, öğretmenlerin bölgede kalmasını sağlayacak barınma imkanları hayata geçirilmelidir.

    K.MARAŞ

    6 Şubat 2023 depremleri Kahramanmaraş’ta büyük bir yıkıma yol açmış, 53 bin bina ağır ve orta hasarlı hale gelmiş, on binlerce bağımsız bölüm yok olmuştur. Eğitim alanında da tablo vahimdir: 1073 okuldan 356’sı, 10 binden fazla derslikten 1666’sı kullanılamaz hale gelmiştir. Aradan geçen süreye rağmen hâlâ 5 konteyner okulda 2186 öğrenci eğitim görmeye çalışmakta, şehir merkezinde ikili eğitim uygulaması devam etmektedir.

    Yeni açılan okul ve birimler: 61 okul, 943 derslik, 8 atölye, 1 lojman (10 daireli), 1 spor salonu

    Yapımı planlanan ve devam eden okul: 105 okul (1792 derslik)

    Güçlendirmesi devam eden okul: 39 okul (472 derslik)

    Aynı binada eğitim gören okul: Şehir merkezinde ilk ve orta okulların büyük kısmı hâlâ ikili eğitime devam ediyor.

    Prefabrik ve konteyner yapılar geçici bir çözüm olarak sunulsa da kalabalık sınıflar, yetersiz donanım ve sağlıksız koşullar eğitimin niteliğini ciddi biçimde düşürmektedir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın kalıcı ve güvenli okul inşaatlarını hızlandırmak yerine konteynerlere bel bağlaması, eğitimin hakkını değil maliyet hesabını önceleyen bir anlayışın göstergesidir.

    Deprem yalnızca binaları değil, eğitime erişimdeki eşitsizlikleri de derinleştirmiştir. Kırsalda yaşayan öğrencilerin oranı %40’a çıkmıştır. Kız çocuklarının eğitime devam oranında düşüş, devamsızlık ve erken evlilikler artarken, çocuk emeğini MESEM uygulamalarıyla sömürüsü meşrulaştırılmaktadır. Ekonomik kriz ve yüksek gıda enflasyonu nedeniyle öğrencilerin aç ya da yetersiz beslenerek derse girmesi, öğrenme sürecini neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Buna rağmen her öğrenciye ücretsiz yemek programı hâlâ hayata geçirilmemiştir.

    ADANA

    Adana’da 2025/26 eğitim öğretim yılı itibariyle 1650 eğitim kurumu/okulda 24.746 öğretmen ve 473.650 öğrenci bulunmaktadır. Ancak rakamların büyüklüğü, kentin eğitimdeki ağır sorunlarını perdeleyememektedir. 6 Şubat 2023 depremleri Adana’yı derinden etkilemiş, okullarda ciddi hasarlar bırakmış olmasına rağmen aradan geçen sürede eğitim ortamları hâlâ belirsizlik ve plansızlık içinde sürmektedir.

    Depremde hasar alan 35 okul için alınan yıkım veya güçlendirme kararları kamuoyundan gizlenmiş, kimi raporlar değiştirilerek okullar “sağlam” gösterilmiş, kimi okullarda ise hiçbir işlem yapılmadan eğitim-öğretim sürdürülmüştür. Örneğin; Şambayadı Şehit İsmet Fatih Alagöz Ortaokulu: Ağır hasarlı, yıkım kararı verilmiş. Sıtkı Kulak Ortaokulu: Yıkılmış, molozları kaldırılmış ancak yeni inşaata başlanmamıştır. Ramazan Atıl Anadolu Lisesi: Orta hasarlı, güçlendirme kararı alınmış ancak ödenek yokluğu nedeniyle atıl bırakılmıştır. Şehit Ebubekir Durmuş Ortaokulu ve Hacı Nazım Turgut İlkokulu: Orta hasarlı raporu değiştirilerek “sağlam” denilmiş, öğrenciler riskli binalarda ders görmek zorunda bırakılmıştır.

    Bu tablo, Adana İl Millî Eğitim Müdürlüğü’nün şeffaflıktan uzak tutumunu ve kaynak yönetimindeki yetersizliklerini açıkça ortaya koymaktadır. Birçok okulda ihaleler yolsuzluk iddialarıyla iptal edilmiş, süreçler askıya alınmıştır. Dünya Bankası kredisiyle başlayan bazı projeler devam etse de kent genelinde bütüncül bir yeniden inşa planı hâlâ yoktur.

    Deprem sonrası başka okullara taşınan öğrenciler dışlanmış hissetmekte, “üvey evlat” muamelesi görmektedir. İkili öğretim uygulamasıyla ders süreleri 40 dakikadan 30 dakikaya, teneffüsler 10 dakikadan 5 dakikaya düşürülmüştür. Bu durum öğrencilerin günlük 80 dakika, yılda yaklaşık 360 ders saati kayıp yaşamasına yol açmaktadır. TYT ve AYT gibi sınav sistemine endeksli bir düzende bu kayıp, eğitimde fırsat eşitsizliğini derinleştirmektedir. Maddi imkânı olan öğrenciler özel okullara yönelirken, dar gelirli ailelerin çocukları eksik derslerle eğitim hakkından mahrum bırakılmaktadır.

    Adana’da eğitim yalnızca fiziki sorunlarla sınırlı değildir. Okullarda temizlik personeli eksikliği, güvenlik açığı, ücretsiz yemek ve temiz su desteğinin yokluğu öğrencilerin sağlıklı gelişimini engellemektedir. Çocuk yoksulluğunun OECD ülkeleri içinde en yüksek olduğu Türkiye’de, Adana’daki öğrenciler de açlık ve yetersiz beslenmeyle eğitimlerini sürdürmek zorunda bırakılmaktadır. Proje okullarında öğretmenler keyfi biçimde görevden alınmakta, sendikal tercihler ayrımcılığa yol açmakta, veliler ve öğrenciler üzerindeki baskılar artmaktadır. Tepebağ Anadolu Lisesi gibi köklü okulların kapatılarak farklı amaçlara devredilmek istenmesi, kamusal eğitim anlayışına vurulmuş açık bir darbedir.

    • Depremden etkilenen tüm okulların listeleri şeffaf biçimde açıklanmalı, ihale ve inşaat süreçleri kamu denetimine açılmalıdır.
    • İkili öğretim sonlandırılmalı, öğrencilerin kayıpları telafi edilmelidir.
    • Her öğrenciye ücretsiz bir öğün yemek ve temiz su sağlanmalıdır.
    • Norm kadro sorunları çözülmeli, öğretmen atamaları liyakat esasına göre yapılmalıdır.
    • Cemaat ve vakıflarla yapılan protokoller iptal edilmeli, laik ve bilimsel eğitimden taviz verilmemelidir.

    ŞANLIURFA

    6 Şubat Depremi sonrasında 11.233 ağır-orta hasarlı yapının yıkımı tamamlanmıştır. Yetkililer yerinde dönüşüm kapsamında 2.000 hanenin yeniden yapımının sürdüğünü ve konut ihtiyacının yaklaşık yüzde 60 oranında karşılandığını ifade etmektedir. Ancak bu veriler, deprem sonrası yaşanan büyük yıkımın hâlâ tam anlamıyla telafi edilmediğini, binlerce hanenin barınma sorunuyla karşı karşıya olduğunu gizleyememektedir.

    Eğitim altyapısında da kimi adımlar atıldığı belirtilmektedir. Depremde hasar gören okulların bir kısmı yıkılıp yeniden yapılırken, bu eğitim-öğretim dönemine 71 yeni okulun yetiştiği ve derslik sayısında yüzde 11 artış sağlandığı duyurulmuştur. Buna rağmen il genelinde hasarlı okulların yerine 140 okul yapılacağı söylenmiş, ancak 2025 sonu itibarıyla yalnızca 84’ünün tamamlanacağı belirtilmiştir. Bu tablo, planlanan okulların ancak yüzde 50’sinin hayata geçirilebildiğini göstermektedir.

    Tüm bu resmî açıklamalara karşın eğitimde manzara hâlâ kritiktir. Çok kalabalık sınıflar, ikili eğitim uygulamaları, ciddi öğretmen açığı, mevsimlik çocuk işçiliği ve okul temizliği sorunları öne çıkmaktadır. Öğretmen açığının 12 bin bandına çıkması sınıf mevcutlarını artırmakta, eğitimin niteliğini düşürmektedir. Aynı şekilde okullarda temizlik personeli ve malzemesi eksikliğinin sürmesi nedeniyle hijyen koşulları birçok kurumda standartların çok altında kalmaktadır.

    Dolayısıyla yeni okul binalarının tamamlanması tek başına yeterli değildir. Eşzamanlı olarak acil öğretmen atamaları yapılmadığı, temizlik ve bakım bütçeleri artırılmadığı, kalabalık sınıfları azaltacak planlı yerleştirmeler hayata geçirilmediği sürece fiziki iyileşmelerin eğitim hakkına yansıması son derece sınırlı kalacaktır.

    OSMANİYE

    Osmaniye’de depremle birlikte 29’u Millî Eğitim Bakanlığı personeli, 23’ü öğrenci, 9’u sağlık personeli olmak üzere yüzlerce yurttaşımızı yitirdik; binin üzerinde insan hayatını kaybetti. Ancak bu ağır tabloya rağmen aradan geçen 32 ayda eğitim alanında ve şehir yaşamında kalıcı çözümler üretilmedi. Raporlarda “öğretmen ihtiyacının bulunmadığı, okulların açıldığı, internet sorununun giderildiği” gibi ifadeler yer alsa da gerçekte öğretmen ve öğrencilerin barınma sorunları hâlâ konteynerlerle geçiştirilmektedir. Psikososyal destek hizmetleri sınırlı kalmış, kırsal bölgelerde internet ve ulaşım gibi altyapı eksiklikleri devam etmektedir. Eğitim emekçilerinin yaşadığı barınma ve çalışma zorlukları “kısmen çözüldü” denilerek göz ardı edilmekte, konteyner yaşamı kalıcılaştırılmaktadır.

    Kent genelinde tablo farklı değildir. Yıkımlar ve TOKİ inşaatları sürerken halkın katılımı olmadan yürütülen projeler Osmaniye’yi toz, gürültü ve düzensiz bir kentleşme sürecine mahkûm etmiştir. Bahçe ve Hasanbeyli ilçelerinde hâlâ yıkımlar devam etmekte, trafik ve temiz suya erişim gibi temel sorunlar çözülememektedir. Depremin üzerinden 32 ay geçmiş, yüzlerce can kaybedilmiş, binin üzerinde yurttaş toprağa verilmiş olmasına karşın Osmaniye’de kalıcı konutlar ve güvenli okullar inşa edilememiştir.

    KİLİS

    Deprem öncesi 210 okul bulunan Kilis’te, 36 okul orta ve ağır hasarlı olarak yıkılmış, bunların yerine yalnızca 18 yeni okul yapılabilmiş, 12 okulda ise güçlendirme çalışması gerçekleştirilmiştir. Buna rağmen konteyner okulların sayısı ve birleştirilmiş sınıfların durumu hakkında kamuoyuna herhangi bir net veri paylaşılmamıştır. Oysa deprem sonrası yapılan yeniden inşa ve güçlendirme çalışmalarıyla derslik sayısının yüzde 18 artacağı öngörülmesine rağmen, çocukların hangi koşullarda eğitim aldığı konusunda şeffaflık sağlanmamaktadır. Konteyner okullarda ve birleştirilmiş sınıflarda eğitim gören öğrenciler görmezden gelinmekte, kamu otoriteleri başarı hikâyesi yaratmakla meşgul olmaktadır. Bu yaklaşım, kamusal ve bilimsel eğitimin planlı bir biçimde yeniden inşası yerine, eksikleri perdeleyen göstermelik bir anlayışın ürünü olmuştur.

    Kilis’te toplam 3.022 yapı hasar görmüş, bunların 1.365’i konut olarak kayda geçmiştir. 457 bina yıkılmış, 151’i “acil yıkılacak” listesine alınmış, 1.926’sı ağır, 488’i orta hasarlı olarak raporlanmıştır. Yıkım ve enkaz kaldırma oranının yüzde 97’ye ulaştığı belirtilse de en kritik sorun güvensiz ve kontrolsüz yıkımlar olmuştur. Ağır hasarlı binaların peyderpey yıkıldığı açıklanırken toplam resmî sayı paylaşılmamış, süreç şeffaflıktan uzak yürütülmüştür. Halkın barınma hakkı temel bir ihtiyaç olmasına rağmen Kilis’te kalıcı ve güvenli konut üretimi yerine enkaz kaldırma hızına odaklanılmıştır. Bu yaklaşım, bölge halkının güvenliğini ve geleceğini ikinci plana iten, kaynakların plansız ve adaletsiz kullanımını açıkça ortaya koymaktadır.

    DİYARBAKIR

    6 Şubat depremleri sonrasında Diyarbakır’da kentsel dönüşüm kapsamında 14 etapta 10 bini aşkın konut planlanmış, bu ay sonuna kadar toplamda 10.556 konutun hak sahiplerine teslim edileceği ifade edilmiştir. Özellikle Bağlar ilçesinde bulunan ve şehir merkezine 15 kilometre uzaklıkta yer alan Oğlaklı bölgesi öne çıkan merkezlerden biri olmuş, ancak konutların dağıtımı konusunda şeffaflık sağlanmamıştır. Kiracılar ve hak sahibi olmayan yurttaşlar barınma hakkından dışlanmış, yeni konutlara geçişte kira ve taşınma desteği yetersiz kalmıştır. Oğlaklı bölgesinde yapılan konutlarda yaşayan yurttaşlar ulaşım ve altyapı gibi konularda ciddi problemler yaşamaktadır.

    Tek geçici barınma alanı olan Kayapınar Konteyner Kenti’nde bu yılın yaz aylarında tahliye süreci başlatılmış, alanda 619 konteynerde 155 aile kalmasına rağmen elektrik ve su kesintisi uyarılarıyla zorla çıkış dayatılmıştır. Konteynerlerde yaşam koşulları uzun süre boyunca yetersiz kalmış, yazın aşırı sıcağında elektriksiz kalınması depremzedeleri ikinci bir mağduriyetle karşı karşıya bırakmıştır. Konut teslimleri hızlansa da konteyner kentlerde kalan ailelerin taşınma ve yeni hayata uyum süreci için ciddi bir sosyal destek mekanizması oluşturulmamıştır.

    Eğitim alanında Diyarbakır’da depremde hasar gören 20 okul yıkılmış, bu okulların yerine ve kalıcı konutların inşa edildiği bölgelerde 1.190 derslikli 70 okul tamamlanmış, 1.259 derslikli 70 okulun inşası ise devam etmektedir. Bu projelerin tamamlanmasıyla derslik kapasitesinin yüzde 15–17 oranında artacağı ifade edilse de sahadaki ilerleme hızı ve tamamlanma tarihleri belirsizdir. 467.725 öğrenci ve 24.865 öğretmenin görev yaptığı kentte merkez ile kırsal arasındaki eşitsizlik sürmekte, öğrenciler konut taşınmalarıyla birlikte ulaşım ve devamsızlık sorunları yaşamaktadır.

    GAZİANTEP

    Gaziantep’in İslâhiye ve Nurdağı ilçelerinde kalıcı konutların bir kısmı teslim edilmiş olsa da altyapı ve ulaşım sorunları çözülememiştir. İslâhiye’de bugüne kadar yaklaşık 6.300 konutun yüzde 80’i teslim edilmiş, ancak dönüşüm bekleyen riskli binalar halk için tehdit olmaya devam etmektedir. Nurdağı’nda ise hâlen 300 hane konteynerlerde yaşamak zorunda bırakılmaktadır. Bu tablo, hızlı konut teslimatlarıyla övünen ekonomi politikalarının uzun vadeli sosyal planlama ve adil kaynak dağılımını ihmal ettiğini göstermektedir.

    Eğitim alanında da sorunlar derindir. Nurdağı’nda hâlen 5 konteyner okul eğitim verirken, İslâhiye’de birleştirilmiş sınıflar, ücretli öğretmenlerin yoğunluğu ve kadro yetersizliği devam etmektedir. Gaziantep merkez ve diğer ilçelerde ise yıkılan okulların yerine yenileri yapılmadığı için öğrenciler ikili eğitim yapmak zorunda kalmaktadır. Geçici ve güvencesiz istihdam politikalarıyla düşük ücretle çalıştırılan öğretmenler ve destek personeli, kamusal eğitimin ne kadar geri plana itildiğinin somut göstergesidir. Bu nedenle kamu kaynaklarının ayrıcalıklı projelere değil, halkın barınma, eğitim, sağlık ve sosyal hizmet ihtiyaçlarına yöneltilmesi hayati önem taşımaktadır.

    ELÂZIĞ

    6 Şubat depremleri Elâzığ’ı çevre illere göre daha sınırlı etkilemiş olsa da 2020 depreminden yorgun çıkan yapı stoku nedeniyle kentte ciddi sorunlar yaşanmıştır. Kentsel dönüşüm çalışmalarının yüzde 70’inin tamamlandığı açıklanmış, 2025 Ocak itibarıyla 27.716 konutun teslim edildiği, 11.336 konutun ise yapım aşamasında olduğu duyurulmuştur. Ancak teslim edilen konutlarda altyapı sorunları sürmekte, konteyner kentler ancak bu ayın başında tamamen boşaltılabilmiştir. Bu süreç, dar gelirli yurttaşlar açısından barınma hakkının güvence altına alınmadığını göstermektedir.

    Deprem sonrası Elâzığ’da 8 okulun yeniden inşası sürmektedir. Resmî açıklamalarda “40’tan fazla yeni okul” ve “yaklaşık 400 dersliğin 2 yıl içinde devreye gireceği” belirtilmiştir. 2025 başında 7 okul eğitime başlamış, 14 okulda (260 derslik) yapım devam etmektedir. Ancak sahadaki ilerleme ile açıklanan veriler arasındaki farklılık, sürecin şeffaf yürütülmediğini göstermektedir. Bugün Elâzığ’da 647 okul ve kurum, 5.960 derslik, 9.041 öğretmen ve 110.381 öğrenci bulunmaktadır. Rakamlar derslik başına ortalama 18,5 öğrenci gibi makul bir görünüm verse de özellikle kırsal bölgelerde sınıflar kalabalık, ulaşım ve taşımalı eğitim sorunları belirgindir. Rehber öğretmen ve psikososyal destek hizmetleri ise deprem sonrası ihtiyaçlara kıyasla oldukça yetersizdir.

    Elâzığ’da eğitime ilişkin projeler rakamsal olarak umut verici gösterilse de sahadaki tablo bu iyimserliği doğrulamamaktadır. Konut teslimlerinin gecikmesi, okulların inşaatlarının uzaması, ihalelerin ve ödeneklerin belirsizliği eğitim hakkını zedelemektedir. Konteyner kentlerin hızla kapatılması, ailelerin yeni barınma alanlarına taşınmasını zorunlu kılarken öğrenciler için okul değişiklikleri ve ulaşım maliyetleri gibi yeni eşitsizlikler yaratmıştır. Öğrencilerin yaşadığı psikolojik travmalar ve öğretmenlerin barınma ve çalışma koşulları ise göz ardı edilmektedir. 

    FİZİKİ YAPI VE BARINMA SORUNLARI 

    Depremin üzerinden geçen üç yıl sonunda, “geçici” olarak planlanan barınma alanlarının denetimsiz gettolara dönüşmesi, bölgedeki en ciddi sosyal risklerden birini oluşturmaktadır. Konteyner kentlerdeki ortak alanların asayiş ve güvenlik denetiminden uzak kalması; madde bağımlılığı, şiddet vakaları ve çocuk güvenliği risklerini beraberinde getirmiş; bu alanlar çocuklar için güvenli oyun ve sosyalleşme bölgeleri olmaktan çıkmıştır.

    Eylül 2025 sonrası hızlanan kalıcı konut teslimlerinde yaşamın sürekliliği göz ardı edilmektedir. Yol, su ve internet gibi temel altyapı hizmetlerinin konutlarla eş zamanlı tamamlanmaması ve okul inşaatlarının konut projelerinin çok gerisinde kalması, yeni taşınan aileleri imkânsız tercihlere zorlamaktadır.

    Aileler, yeni evlerine geçseler dahi çocuklarını kilometrelerce uzaktaki konteyner okullara göndermek zorunda kalmakta; bu durum hem yüksek servis maliyetleri nedeniyle ekonomik bir yük yaratmakta hem de ulaşım zorluğu nedeniyle çocukların eğitimden kopmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak, fiziksel mekanların teslimi bir çözüm sunmamakta; altyapısız yerleşim ve denetimsiz barınma alanları, depremzede öğrencilerin eğitim hakkını fiilen engellemeye devam etmektedir.

    EĞİTİMİN DURUMU VE ÖĞRENCİLERİN SORUNLARI

    6 Şubat depremlerinden etkilenen illerde, özellikle ilkokul kademesinde “öğrenme yoksulluğunun” derinleştiğini gözlenmektedir. Deprem döneminde eğitime başlayan çocukların okuma-yazma ve temel matematik becerileri, Türkiye ortalamasının kritik düzeyde gerisindedir.

    Deprem döneminde ilkokula başlayan çocukların okuma-yazma ve temel matematik becerilerinde Türkiye ortalamasının kritik düzeyde gerisinde kalması, bir neslin temel becerilerden yoksun kalma riskini kanıtlamaktadır. Bu akademik yıkım, özel gereksinimli öğrenciler (otizm, bedensel engel vb.) için çok daha ağır seyretmektedir; rehabilitasyon süreçlerinin durma noktasına gelmesi ve bölgedeki Rehberlik ve Araştırma Merkezleri (RAM) kapasitesinin yetersizliği, bu çocukların gelişimsel gerileme yaşayarak eğitim sisteminden tamamen kopmasına neden olmaktadır.

    Bu tabloya ek olarak, çevresel yıkımın fiziksel etkileri de bölgede kronik bir halk sağlığı sorununa evrilmiştir. Okul bahçelerine komşu moloz döküm sahaları ve kontrolsüz yıkımlardan kaynaklanan asbest sorunu, çocuklarda artan astım, bronşit ve ağır alerjik reaksiyon vakalarıyla birleşerek 2025/26 eğitim döneminde devamsızlık oranlarını tetikleyen en temel faktör haline gelmiştir.

    Sağlık sorunları nedeniyle okuldan uzak kalan öğrenciler için eğitim hakkı erişilemez bir hal alırken, bölgedeki okullar çocuklar için güvenli bir gelişim alanı olmaktan çıkıp hastalık riski taşıyan mekanlar algısına dönüşmüştür.

    EĞİTİM EMEKÇİLERİNİN DURUMU 

    Deprem bölgesinde barınma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik somut adımların atılmaması, bölgedeki eğitim sistemini ciddi bir nitelikli iş gücü kaybıyla karşı karşıya bırakmıştır. Deneyimli öğretmen kadrosu, konteynerlerde sürdürülen niteliksiz yaşam koşulları ve sosyal olanakların yokluğu nedeniyle tayin haklarını kullanarak bölgeden ayrılmaktadır. Bu kitlesel gidiş, okulların büyük oranda mesleğe yeni başlayan aday öğretmenlerle veya güvencesiz istihdam edilen ücretli öğretmenlerle idare edilmesine neden olmaktadır.

    Okulun kültürel sürekliliğini sağlayan, öğrenci ve veli profiline hâkim olan tecrübeli eğitimcilerin kaybı, kurumların kurumsal hafızasını yok etmektedir. Bu durum, eğitimde niteliği düşürmekle kalmayıp, okulları sadece ders anlatılan mekanlara indirgemekte; pedagojik rehberlik ve kurumsal sahiplenme duygusunu zayıflatmaktadır.

    Eğitim emekçilerinin yaşadığı bu kriz, ekonomik ve psikolojik bir “tükenmişlik sendromu” ile derinleşmektedir. Mevcut yüksek enflasyonist ortamda, deprem bölgesindeki zorlu çalışma koşulları için ödenen tazminatların sembolik ve komik rakamlarda kalması, öğretmenlerin emeğinin değersizleştirilmesine yol açmıştır. Üç yıldır konteyner yaşamının bir “norm” olarak eğitimcilere dayatılması, insanca yaşam hakkının ihlali boyutuna ulaşmıştır.

    GENEL DEĞERLENDİRME

    Depremle birlikte eğitim hakkına ulaşımdaki eşitsizlikler giderek derinleşmiştir. Bu süreçte deprem öncesine göre yüz binlerce çocuk eğitim dışında kalmış, devamsızlık oranları yükselmiştir. Konteynerlerde ders gören öğrenciler ciddi akademik kayıplar yaşamaktadır.

    Kamusal eğitim politikası terk edilmiştir. Bağış adı altında alınan kayıt ücretleri, geçici istihdam modelleri ve konteyner okullarda kalıcılaştırılan eğitim uygulamaları, iktidarın kamusal eğitimin gereğini yerine getirmediğini göstermektedir. Elektrik, su ve internet kesintileri yaygın biçimde devam etmektedir. Rant ve talan politikaları mülkiyet hakkını gasp etmektedir. Acele kamulaştırmalar, rezerv alan ilanları ve TOKİ eliyle yürütülen projeler açıkça halkın mülkünü gasp etmektedir. Özellikle Hatay’da demografinin değiştirilmesine yönelik politikalar yürütüldüğüne ilişkin ciddi kaygılar bulunmaktadır.

    İnşaat alanları ve inşaat malzemeleri taşıyan kamyonların geçtiği güzergâhlarda gerekli tedbirler alınmadığı için öğrenci ve eğitim emekçilerinin yaşamına yönelik ciddi tehditler söz konusudur. Kontrolsüz yıkım, enkaz kaldırma ve inşaat faaliyetleri nedeniyle hava kirliliği ciddi bir soruna dönüşmüştür. Toz, asbest ve diğer zararlı partiküller öğrenciler ve eğitim emekçileri başta olmak üzere tüm yurttaşların solunum yolu hastalıklarını artırmakta, kronik rahatsızlıkları tetiklemektedir.

    Deprem bölgelerindeki üniversiteler, fiziki yıkım ve altyapı sorunlarının yanı sıra barınma ve ulaşım krizi nedeniyle eğitim-öğretimi sağlıklı biçimde sürdürememektedir. Üniversite öğrencilerinin önemli bir kısmı hâlâ yurt yetersizliği nedeniyle konteynerlerde, akrabalarının yanında ya da yüksek kiralarla güvencesiz koşullarda barınmak zorunda kalmaktadır. Derslik ve laboratuvarların hasarlı olması akademik faaliyetleri kısıtlarken, öğretim elemanlarının barınma ve geçim sorunları nitelikli eğitim üretimini zayıflatmaktadır.

    TALEPLERİMİZ

    • Konteyner okullar kademeli olarak kapatılmalı, yerlerine depreme dayanıklı, altyapısı tamamlanmış, ihtiyaca uygun sayıda ve donanımda kalıcı okul binaları yapılmalıdır.
    • Tüm kademelerde her öğrenciye ücretsiz bir öğün yemek, temiz içme suyu, kırtasiye, dijital erişim ve ulaşım desteği sağlanmalıdır.
    • Öğrenciler ve eğitim emekçileri için psikososyal destek ve rehberlik hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır.
    • Tüm eğitim emekçileri için kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalı; TYP ve diğer geçici istihdam modelleri yerine kadrolu temizlik ve destek personeli istihdam edilmelidir. Eşit işe eşit ücret ilkesi uygulanmalı, iş sağlığı ve güvenliği eksiksiz sağlanmalıdır.
    • Norm kadro adaleti sağlanmalı, branş dışı görevlendirmelere son verilmelidir. Barınma sorunu yaşayan eğitim emekçileri için lojman ve kira desteği hayata geçirilmelidir.
    • MESEM uygulamalarına ve çocuk emeği sömürüsüne son verilmelidir.
    • Çocukların mevsimlik tarım işçisi olarak çalıştırılmasına derhal son verilmelidir. Ancak bu sorun devam ettiği sürece bu çocukların eğitim hakkı güvence altına alınmalı; göç ettikleri bölgelerde telafi eğitim programları uygulanmalı, gezici öğretmenlik ve mobil okul uygulamaları hayata geçirilmeli, ücretsiz ulaşım, barınma ve sosyal destek sağlanarak eğitimden kopmaları önlenmelidir.
    • Kamu kaynaklarının kullanımında devlet okulları önceliklendirilmelidir. Özel okullara verilen teşvikler ve kamu protokolleri durdurulmalı; bu kaynaklar kamusal, bilimsel, laik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim için devlet okullarına aktarılmalıdır.
    • Millî Eğitim Bakanlığı’nın cemaat, dernek ve vakıflarla yaptığı bütün protokoller iptal edilmelidir.
    • Kamu harcamalarında şeffaflık, toplumsal denetim ve hesap verebilirlik sağlanmalıdır.
    • Acele kamulaştırma ve rezerv alan uygulamaları derhal durdurulmalı; okul ve şantiye çevrelerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri eksiksiz olarak alınmalıdır.
    • Başta deprem bölgeleri olmak üzere ülke genelinde halkın insanca yaşanabilir, güvenli ve sağlıklı barınma hakkı güvence altına alınmalıdır.

    SONUÇ 

    Deprem bölgelerindeki eğitim tablosu, yalnızca bir doğal afetin yıkımı değildir; siyasi tercihlerle derinleştirilen bir eşitsizlik rejiminin sonucudur. Çocuklar konteyner sınıflara, okullarımız şantiye koridorlarına sıkıştırılırken; kamu kaynakları rant odaklı projelere akıtılmış, “acele kamulaştırma” ve rezerv alan uygulamalarıyla yurttaşların mülkiyet ve barınma hakkı aşınmıştır. Üç yılın sonunda hâlâ ikili öğretim, kalabalık sınıflar, hijyen ve personel eksikliği, öğretmen güvencesizliği konuşuluyorsa, sorun “imkânsızlık” değil, siyasi irade eksikliğidir.

    Eğitim Sen olarak açıkça söylüyoruz: Kamusal eğitimin gereği olarak her öğrenci için ücretsiz bir öğün yemek, her okul için güvenli ve şeffaf altyapı, her öğretmen için güvenceli istihdam derhal sağlanmalıdır. Bu ülkenin çocuklarını konteynerlere, geleceğini şantiyelere mahkûm etmeyeceğiz. Bugün atılmayan her adım, yarın telafisi mümkün olmayan ağır sonuçlar yaratacaktır.

    Eğitim Sen, emekçilerin ve halkın yanında, kamunun yararı ve toplumsal adalet için bu sürecin takipçisi ve örgütleyicisi olmaya devam edecektir.

    The post 6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Deprem Bölgesinde Eğitimin Durumu appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2025/2026 Eğitim-Öğretim Yılı Birinci Yarıyıl Raporu https://egitimsen.org.tr/2025-26-egitim-ogretim-yili-birinci-yariyil-raporu/ Thu, 15 Jan 2026 10:26:32 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=70317 2025/’26 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 16 Ocak Cuma günü sona erecek ve iki haftalık yarıyıl tatili başlayacaktır. 2025/26 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı, eğitimde çözüm bekleyen köklü sorunların gölgesinde sona ermektedir. Yüz binlerce öğretmenin atama beklediği, mevcut öğretmenlerin ağır iş yükü ve ekonomik sıkıntılar altında görev yaptığı, okullarda personel yetersizliği ile temizlik ve hijyen sorunlarının çözülmediği […]

    The post 2025/2026 Eğitim-Öğretim Yılı Birinci Yarıyıl Raporu appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2025/’26 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 16 Ocak Cuma günü sona erecek ve iki haftalık yarıyıl tatili başlayacaktır. 2025/26 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı, eğitimde çözüm bekleyen köklü sorunların gölgesinde sona ermektedir. Yüz binlerce öğretmenin atama beklediği, mevcut öğretmenlerin ağır iş yükü ve ekonomik sıkıntılar altında görev yaptığı, okullarda personel yetersizliği ile temizlik ve hijyen sorunlarının çözülmediği koşullarda eğitim öğretim yapılmıştır.

    Son yıllarda Türkiye’deki eğitim politikalarında yaşanan piyasa merkezli ve laiklik karşıtı dönüşüm, eğitimi kamusal bir hak olmaktan çıkararak piyasacı, tek din–tek mezhep referanslı ve merkeziyetçi bir yapıya dönüştürmüştür. Bu dönüşüm sadece eğitim sistemini değil; öğrenciler, öğretmenler ve toplumun tamamı üzerinde çok katmanlı ve derin etkiler yaratmıştır. Eğitim, toplumsal eşitliğin ve kamusal yararın bir aracı olmaktan uzaklaştırılmış, piyasanın ihtiyaçlarına ve siyasi iktidarın ideolojik yönelimlerine göre şekillenen bir araç hâline getirilmiştir.

    MEB ÖRGÜN EĞİTİM İSTATİSTİKLERİ IŞIĞINDA EĞİTİMİN DURUMU

    MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) yaklaşık 16 milyon 906 bin öğrenci bulunmaktadır. Toplam 74 bin 40 (önceki 75 bin 467) eğitim kurumu/okulu içinde devlete ait kurum/okul sayısı 59 bin 336 (önceki 61 bin 111) iken, özel okulların sayısı 14 bin 700 (önceki 14 bin 352) dir.

    Devlet okullarında okuyan öğrenci sayısı 15 milyon 336 bin 143 (önceki 15 milyon 849 bin 271) özel okullarda okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 539 bin 579 (önceki 1 milyon 631 bin 192); Açık öğretimde okuyan öğrenci sayısı ise 954 bin 777 (önceki 1 milyon 229 bin 802)’dir.

    OKUL ÖNCESİ EĞİTİM’de toplam öğrenci sayısı 1 milyon 741 bin 314’tür. Okul öncesinde 10 bin 383 (önceki 12 bin 46) devlet okulu; 7 bin 271 (önceki 6 bin 820) özel okul (yüzde 41) faaliyet yürütmektedir. Okul öncesi eğitimde devlet okullarının oranı yüzde 59 (önceki yüzde 64) iken, özel öğretimin oranı son yıllarda gözlenen artışla birlikte 41’e (önceki yüzde 36)’ya çıkmıştır.

    MEB örgün eğitim istatistiklerinde “Toplum Temelli Kurumlar” adıyla yer alan ve çoğunu Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 4-6 yaş grubu çocuklara yönelik dini eğitim veren fiili ‘sıbyan mektepleri’nin oluşturduğu kurumların sayısı 6 bin 459 (önceki 5 bin 306) bu kurumlarda eğitim alan çocukların sayısı bir önceki yıla göre yüzde 33 artışla 163 bin 26 (önceki 122 bin 506)’dır.

    İLKOKULDA 22 bin 980 (önceki 23 bin 163) devlet okulunda 5 milyon 358 bin 49 (önceki 5 milyon 294 bin 471) öğrenci; 2 bin 119 (önceki 2 bin 82) özel okulda 346 bin 434 (önceki 349 bin 915) öğrenci eğitim görmektedir.

    ORTAOKULDA 16 bin 649 (önceki 16 bin 617) devlet okulunda 4 milyon 729 bin 514 öğrenci (önceki 4 milyon 794 bin 493); 2 bin 228 özel okulda (önceki 2 bin 232); 356 bin 376 öğrenci (önceki 366 bin 51) eğitim görmektedir. 

    ORTAÖĞRETİMDE (Genel+Mesleki Ortaöğretim+Din Öğretimi) 9 bin 338 devlet okulunda (önceki 9 bin 285) 3 milyon 865 bin 1 öğrenci (önceki 4 milyon 159 bin 331); 3 bin 82 özel ortaöğretim kurumunda (önceki 3 bin 218) 509 bin 34 öğrenci (önceki 562 bin) eğitim görmektedir. Açık öğretim lisesinde okuyan öğrenci sayısı 954 bin 777 (önceki 1 milyon 75 bin 550)’dir.

    Türkiye çapında devlet ve özel okullarda toplam 1 milyon 187 bin 403 (önceki 1 milyon 168 bin 896) öğretmen görev yapmaktadır. Devlet okullarında 388.825’i kadrolu, 20.605’i sözleşmeli olmak üzere 409 bin 430 erkek (yüzde 41); 556.337 kadrolu 43.904’ü sözleşmeli olmak üzere 600 bin 241 kadın (yüzde 59) öğretmen görev yapmaktadır. Devlet okullarında görev yapan toplam öğretmen sayısı 993 bin 397’dir. Devlet okullarında 64 bin 509 (önceki 44 bin 421) sözleşmeli öğretmen çalışmaktadır.

    Türkiye’de yıllardır çok ağır çalışma koşulları altında ve özveriyle görev yapan eğitim emekçilerinin yaşam koşulları giderek ağırlaşırken, boş kadro olmasına rağmen, uzunca bir süredir eğitim kurumlarına genel idari hizmetler, teknik personel ve yardımcı hizmetler sınıfında memur alımı yapılmamaktadır. Bu durum özellikle yardımcı hizmetli istihdamında “dışarıdan hizmet satın alma” yöntemi ile taşeron çalıştırma uygulamalarının artmasına neden olmuştur.

    Okullarda yardımcı hizmetlerin büyük bölümü İŞKUR’un 9 aylık sürelerle istihdam edilen Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP) personeli ya da yine İŞKUR bünyesinde başlatılan İşgücü Uyum Programı (İUP) gibi geçici personel istihdamı üzerinden yapılmaktadır.

    TÜRKİYE’DE ÖĞRENCİ BAŞINA YAPILAN EĞİTİM HARCAMALARI 

    OECD’nin her yıl Eylül ayı içinde yayınladığı Bir Bakışta Eğitim Raporu’na göre 2025 raporunda Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamalar OECD ortalamasının hala çok altında seyretmektedir. Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamaların OECD ortalaması ile karşılaştırmalı verileri şu şekildedir.

    İLKÖĞRETİM: Türkiye’de ilköğretim düzeyinde öğrenci başına yıllık yapılan harcama 3.914 ABD doları (önceki 4.036 ABD Doları) iken ilköğretimde OECD ortalaması yıllık 10.812 ABD doları (önceki 9.923 ABD Doları). Türkiye’nin ilköğretimde öğrenci başına harcamasının OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 36‘sı düzeyinde (önceki yüzde 40) olduğunu göstermektedir.

    ORTAÖĞRETİM: Ortaöğretimde Türkiye’de öğrenci başına yıllık yapılan harcama 3.914 ABD doları (önceki 4.793 ABD doları). Ortaöğretimde OECD ortalaması yıllık 11.932 ABD doları (önceki 11.400). Ortaöğretim kademesinde Türkiye’nin eğitim harcaması, OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 33’ü (önceki yüzde 42) kadardır.

    YÜKSEKÖĞRETİM: Yükseköğretimde öğrenci başına yıllık yapılan harcama 7.698 ABD doları (önceki 10.366 ABD Doları). Yükseköğretimde OECD ortalaması yıllık 15.102 ABD doları (önceki 17.559 ABD Doları). Türkiye, yükseköğretimde OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 51’i (önceki yüzde 60) kadar harcama yapmaktadır.

    Türkiye’nin eğitim kademelerine göre öğrenci başına yaptığı harcama, OECD ortalamasının oldukça altındadır. Özellikle ilköğretim ve ortaöğretimde bu fark daha belirgindir. Bu rakamlar, Türkiye’nin eğitime daha fazla yatırım yapması gerektiğini ve harcamaların OECD ülkeleri seviyesine yükseltilmesi gerektiğini göstermektedir.

    2020 yılında Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne ayrılan bütçe 10,1 milyar TL; 2021’de 11,9 milyar TL, 2022’de 20,6 milyar TL; 2023’te 41,7 milyar TL ve 2024’te 82,6 milyar TL olmuştur. 2025’in ilk 9 ayında 53 milyar TL civarında bir artış söz konusuyken yılsonu 90 milyar TL’nin üzerine çıkması beklenmektedir. Söz konusu artış eğiliminin 2026’da artarak devam etmesi ve genel eğitime ayrılması gereken kaynakların önemli bir kısmının yine dini eğitime ayrılması şaşırtıcı olmayacaktır.

    “2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyıl Raporu”nun tamamı için tıklayınız.

    Basın toplantısını izlemek için tıklayınız.

    The post 2025/2026 Eğitim-Öğretim Yılı Birinci Yarıyıl Raporu appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2025 Yılında Eğitimde Neler Oldu? https://egitimsen.org.tr/2025te-egitimde-neler-oldu/ Tue, 30 Dec 2025 12:58:37 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=70167 Türkiye’de eğitim sistemine yönelik yapısal sorunlar ve bu sorunlara yönelik çözümsüzlük politikaları 2025 yılında da ısrarla sürdürüldü. 2025 yılı, eğitim alanının iktidarın siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda “piyasacı” ve “dini eğitim” merkezli uygulamalarla kuşatıldığı bir yıl oldu. Eğitim Sen olarak, eğitimin kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ticarileşmesine ve dinselleşmesine karşı yürüttüğümüz mücadele, 2025 yılının temel eksenini oluşturdu. […]

    The post 2025 Yılında Eğitimde Neler Oldu? appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    Türkiye’de eğitim sistemine yönelik yapısal sorunlar ve bu sorunlara yönelik çözümsüzlük politikaları 2025 yılında da ısrarla sürdürüldü. 2025 yılı, eğitim alanının iktidarın siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda “piyasacı” ve “dini eğitim” merkezli uygulamalarla kuşatıldığı bir yıl oldu. Eğitim Sen olarak, eğitimin kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ticarileşmesine ve dinselleşmesine karşı yürüttüğümüz mücadele, 2025 yılının temel eksenini oluşturdu.

    2025 yılı, eğitim alanına yönelik olarak hayata geçirilen çok yönlü saldırı ve tehditler özellikle laik bilimsel eğitim anlayışına açıkça meydan okunduğu bir yıl oldu. 2024 yılında eğitimin niteliğinde yaşanan gerileme devam ederken, eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamaları belirgin şekilde arttı. Özellikle Diyanet İşler Başkanlığı ve dini tarikat ve cemaatlerin kurduğu dernekler Millî Eğitim Bakanlığı ile imzaladığı protokoller üzerinden okullarda laik eğitim karşıtı faaliyetleri yaygınlaştırdılar.

    Sınav odaklı eğitim, okulların fiziki altyapı ve donanım eksikliklerinin sürmesi, kalabalık sınıflar sorunu, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, çocuklara yönelik taciz ve istismar vakalarının artması, mülakata dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulamasının sürmesi, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu vb. gibi çok sayıda sorun eğitim sisteminin belli başlı sorunları olarak 2025 yılına damgasını vurdu.

    Türkiye’de eğitim sisteminin müfredat, ders kitapları ve uygulama alanları itibarıyla çocukların, etnik köken, dil, din ve inanç ayrımcılığı ile karşı karşıya olduğu biliniyor. Ülkedeki etnik, dilsel, kültürel çeşitlilik ve inanç çeşitliliği, eğitim programlarında ve ders kitaplarında neredeyse hiç yansıtılmadı. 2025 yılında özellikle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili farklı olan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajlarını ortadan kaldıracak adımlar bu yöndeki taleplere rağmen ısrarla atılmadı.

    Türkiye’nin eğitim sisteminde geçmişten günümüze etkisini hissettiren ırkçı, şoven, milliyetçi ve cins ayrımcı söylemler, “manevi değerler” adı altında eğitimin bütün kademelerinde dini eğitimin yaygınlaştırılması gibi uygulamalar egemen ideolojinin yoğun baskısı ve denetimi altında hayata geçirildi.

    Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda var olan farklı inançları, kimlikleri ve mezhepleri yok sayan ırkçı, gerici ve dinci anlayış; bu kesimleri ve onların meşru taleplerini görmezden gelmeyi sürdürmektedir. Türkiye’nin kamusal, laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicilinde olumlu anlamda en küçük bir ilerleme yaşanmadı. 2025 yılında siyasi iktidar ve MEB eğitimde somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek yerine, eğitimde yaşanan kaosu derinleştirecek adımlar atmayı tercih etti.

    ÇOCUKLARA VE HAKLARINA YÖNELİK TEHDİTLER ARTTI

    Türkiye’de çocuklar; 2025 yılında da sağlık, eğitim, güvenlik ve sosyal koruma alanlarında ciddi ihlallerle karşı karşıya kaldı. Çocuk yaşta evlilikler, cinsel istismar, çocuk işçiliği ve tutuklamalar devam etti. Ekonomik kriz, yoksulluk ve sosyal politikaların yetersizliği, en ağır bedeli çocuklara ödetti. Türkiye’de yaklaşık 2,3 milyon çocuk işçi bulunurken bu yıl 91 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. İSİG verilerine göre, son 12 yılda iş cinayetlerinde hayatını kaybeden çocuk sayısı en az 770 oldu.

    2025 yılında milyonlarca kız çocuğu hâlâ eğitimden, sağlıktan, güvenli yaşamdan ve özgürlükten mahrum bırakıldı. Yoksulluk, cinsiyetçilik, dinselleştirme ve otoriter politikalar; kız çocuklarının yaşamlarını doğrudan belirledi. Eğitim, sağlık, katılım ve adalet alanlarında yaşanan her ihlal, bir kuşağın geleceğinin gasp edilmesi anlamına geldi.

    2025 yılı itibariyle 611 bin 612 çocuk örgün eğitim dışında ve bunun yaklaşık yarısı kız çocuğu.  Net okullaşma oranı 5 yaşta yüzde 84,3; ilkokulda yüzde 95; ortaokulda yüzde 91,5; ortaöğretimde yüzde 88’dir. Bu oranların ardındaki sınıfsal ve bölgesel eşitsizlik çok daha derin. Kırsal bölgelerde, yoksul hanelerde ve göçmen topluluklarda yaşayan kız çocukları eğitimden dışlanıyor. 2025 yılında geçici koruma altındaki kız çocuklarının sadece yüzde 48,86’sı okula gidebildi. 

    ÖĞRENCİLERİN BESLENME VE BARINMA SORUNLARI DERİNLEŞTİ

    2025 yılı, ekonomik sorunların ve halkın yaşadığı geçim krizinin eğitim üzerindeki yıkıcı etkilerinin en somut görüldüğü yıl oldu. Eğitim Sen’in yıl boyunca meydanlarda dile getirdiği “Okullarda bir öğün ücretsiz yemek ve temiz su” talebi, MEB tarafından yine görmezden gelindi. Derinleşen yoksulluk nedeniyle binlerce öğrenci okula aç gitmek zorunda kalırken, yetersiz beslenme kaynaklı sağlık sorunları ve öğrenme güçlükleri sık sık kamuoyu gündemine geldi.

    Barınma krizi ise üniversite öğrencilerinden sonra ortaöğretim düzeyine kadar indi. KYK yurtlarının yetersizliği ve fahiş kira artışları, öğrencileri tarikat ve cemaat yurtlarına mahkûm etme politikasının bir parçası olarak sürdürüldü.

    OKULLARDA TEMİZLİK, HİJYEN VE DESTEK PERSONELİ YETERSİZLİĞİ 

    2025 yılı boyunca okullarda temizlik ve hijyen sorunları sürekli gündem oldu. Türkiye genelinde 60 bini aşkın devlet okulunda 49 bin 578 kadrolu temizlik personeli görev yaparken, diğer okullar dışarıdan hizmet satın alarak ya da İŞKUR personeli görevlendirilerek okul temizliği sorununu çözmeye çalıştı.

    2025 yılında Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP) kapsamında 70 bin temizlik (ve güvenlik) personeli alımı yapıldı. Eğitim kurumlarında ihtiyaç kadar personel görevlendirilmemesi nedeniyle pek çok okulda ciddi temizlik sorunları yaşandı. Bazı okullarda tek bir temizlik görevlisi dahi bulunmazken, sınıflar öğretmenler ve öğrenciler tarafından temizlendi. Okulların temizlik işlerinin velilerin sırtına yüklenmesi veya öğretmenler ile öğrencilere yaptırılmaya çalışılması, kamusal eğitimin iflasının bir başka göstergesi oldu.

    EĞİTİM HARCAMALARI YİNE VELİLERİN SIRTINA YIKILDI

    Anayasa’ya göre parasız olması gereken temel eğitim, 2025 yılında tarihin en maliyetli dönemini yaşadı. Okul kayıtlarından “bağış” adı altında alınan ücretler, kırtasiye malzemelerindeki fahiş artışlar, servis ücretleri ve yemek masrafları eğitim maliyetlerini karşılanamaz düzeye getirdi.

    MEB bütçesinin büyük kısmını zorunlu harcamalara ayırması ve eğitim yatırımlarına ayrılan payın sürekli azaltılması nedeniyle okulların temel ihtiyaçlarının sık sık velilerden toplanan paralarla karşılanmasına neden oldu.

    OKULDA ŞİDDET, TACİZ VE İSTİSMAR VAKALARI 

    2025 yılı, okulların sadece fiziksel olarak değil, sosyal ve psikolojik olarak da güvensiz hale geldiği bir yıl oldu. Okullarda artan şiddet olayları, sadece polisiye tedbirlerle çözülmeye çalışılırken, sorunun temelindeki sosyoekonomik nedenler ve liyakatsiz yönetim anlayışı olduğu yeterince tartışılmadı.

    Çocuklara yönelik taciz ve istismar vakalarının cemaat bağlantılı yapılarda ve okul çevrelerinde artış göstermesi karşısında etkili bir koruma mekanizması işletilmemiştir. ÇEDES ve benzeri projelerle pedagojik formasyonu olmayan kişilerin okullara sokulması bu riski daha da artırdı. Çocukların korunması için bilimsel rehberlik hizmetleri ve uzman kadroların artırılması talepleri karşılıksız bulmadı. 2025, çocuk haklarının kâğıt üzerinde kaldığı, okulların güvenli liman olma özelliğini yitirdiği bir yıl olarak hafızalara kazındı.

    “TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ” UYGULAMALARI EĞİTİMDE TAHRİBAT YARATTI 

    2024-2025 eğitim öğretim yılı itibarıyla kademeli olarak hayata geçirilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”, eğitimin bilimsel ve laik temellerine yönelik en kapsamlı saldırı aracı oldu. Maarif modeli bilimi, sanatı ve felsefeyi dışlayan, evrensel değerler yerine dini referansları ve “inanç temelli eğitimi” merkeze alan ideolojik bir inşa olarak karşımıza çıktı. Müfredatın “sadeleşme” adı altında içeriğinin boşaltılması, öğrencilerin bilişsel gelişimini engellemiş ve eğitim sistemini iktidarın siyasal projelerinin uygulama sahasına çevirdi.

    Maarif modeli iktidarın “tek din, tek mezhep” anlayışını kurumsallaştırırken; düşünen, eleştiren ve sorgulayan bireyler yerine biat eden nesiller yetiştirmeyi amaçladığını somut olarak gösterdi.

    OKULLARDA DİNSELLEŞME VE ÇEDES UYGULAMALARI 

    “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi, 2025 yılında okulların içine kadar giren dini yapılanmaların ana damarı oldu. Manevi danışman adı altında pedagojik formasyonu olmayan din görevlilerinin rehberlik hizmetlerini üstlenmesi, okullardaki eğitim ortamını tamamen ortadan kaldırmıştır.

    ÇEDES ve benzeri projelerle “manevi danışman” sıfatıyla pedagojik formasyonu olmayan kişilerin okullara girmesi, laik eğitim ilkesini ağır biçimde zedeledi. Eğitim Sen, bu projelerin çocukların psikolojik güvenliğini tehdit ettiğini ve tarikat/cemaatlerle imzalanan protokollerin derhal iptal edilmesi gerektiğini her platformda savunmaya devam etti. Ülkenin dört bir yanında yaşanan ÇEDES uygulamalarına karşı açıklamalar, eylem ve etkinlikler düzenledi. 

    ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN MEŞRULAŞTIRILMASI VE MESEM UYGULAMALARI 

    2025 yılı, Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) üzerinden çocuk emeği sömürüsünün “beceri eğitimi” adı altında kurumsallaştığı bir yıl oldu. Devlet eliyle sermayeye ucuz iş gücü sağlayan bu sistem, çocuk işçiliğini yasal bir kılıfa büründürüldü. Öğrencilerin “çırak” adı altında ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması sonucu yaşanan iş kazaları ve çocuk ölümleri, eğitim sisteminin çocukların yaşam hakkını dahi koruyamadığını bir kez daha gösterdi. MESEM kapsamında çalıştırılan sık sık çocukların iş cinayetlerine kurban gitmesi ve ağır çalışma koşullarında fiziksel/psikolojik şiddete maruz kalması devam etti.

    Çocukların okulda olması gereken yaşta fabrikalara sürülmesine karşı çıkarak çocuk işçi merkezleri haline getirilen MESEM uygulamasına son verilmesini ve nitelikli bir mesleki eğitim programı oluşturulması talepleri 2025 yılında sık sık gündem oldu.

    TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ MÜCADELESİ 

    2025 yılında MEB, toplumsal cinsiyet eşitliğini bir hedef olmaktan çıkarıp, bu kavramı müfredattan ve okul uygulamalarından tamamen tasfiye etmeye çalıştı. Bu alandaki bilimsel çalışmalar “zararlı akımlar” kategorisine sokularak, eğitim politikalarında toplumsal eşitlik idealinden tamamen uzaklaşıldı. Kadın-erkek eşitliğini “fıtrat” ve “ailevi değerler” adı altında ikincilleştiren politikalar, kız çocuklarının eğitim hakkını ve geleceğini tehdit eder hale geldi.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) sendikamızın toplumsal cinsiyet eşitliği dersi kararını hedef alan suçlayıcı açıklamalarına karşı eşitlik mücadelesinin bilimsel ve pedagojik bir gereklilik olduğu, cinsiyetçi kalıpların çocukların gelişimine zarar verdiği gerçeği sık sık gündeme geldi. Cinsiyetçi eğitim anlayışının kadına yönelik şiddeti körüklediği ve “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” ilkesinin eğitimden başlayarak savunulması gerektiğini sürekli vurgulandı.

    GÜVENLİ OKUL VE DEPREM GERÇEĞİ 

    6 Şubat 2023’te K. Maraş merkezli olarak yaşanan ve yıkıcı sonuçları olan iki büyük depremin ardından, 23 Nisan’da İstanbul’da yaşanan 6,2 büyüklüğündeki deprem, sonrasında İzmir ve Balıkesir’de sık sık yaşanan depremler ve artçı şoklar, okul binalarının dayanıksızlığını tekrar gündeme getirdi.

    Siyasi iktidar, bugüne kadar deprem riskine karşı somut adımlar atmak bir yana, doğal afetin büyük bir felakete dönüşmesine neden olacak politika ve uygulamalarına devam etti. Son olarak Bolu Kartalkaya’da yaşanan yangın felaketinde görüldüğü gibi, felaketlerin sorumlularını korumak için bütün koruma kalkanları devreye sokuldu.

    Zamanında gerekli önlemler alınmaması, atılması gereken adımların atılmaması nedeniyle yaşanan deprem ve yangın gibi felaketler sonrasında öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin can güvenliği sorunu gündeme geldi. Eğitim kurumları, sadece eğitim-öğretimin sürdürüldüğü yerler değil, aynı zamanda çocukların ve eğitim emekçilerinin günlerinin büyük bir kısmını geçirdiği alanlar olması nedeniyle bu alanların deprem ve yangın gibi felaketlere ne kadar hazır olduğu, dolayısıyla can güvenliği açısından ne kadar güvenilir olduğu tartışması geçtiğimiz yıl içinde sık sık yapıldı.

    MEB ve YÖK’ün okul ve üniversite binalarının deprem dayanıklılık raporlarının şeffaf bir şekilde paylaşılması ve Kanal İstanbul gibi rant projeleri yerine kaynakların güvenli okullar için harcanmasını talepleri sürekli olarak gündeme getirildi.

    KAMUSAL, BİLİMSEL, DEMOKRATİK, LAİK, CİNSİYET EŞİTLİKÇİ VE ANADİLİNDE EĞİTİM TALEPLERİ YİNE KARŞILIKSIZ KALDI 

    2025 yılı, eğitimde en temel evrensel hakların görmezden gelindiği ve kamusal eğitim taleplerinin bizzat siyasi iktidar eliyle bastırıldığı bir yıl oldu. Eğitim Sen’in yıllardır savunduğu “kamusal, bilimsel, demokratik, laik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim” ilkeleri, 2025 yılında hayata geçirilen müfredat değişiklikleri ve idari düzenlemelerle açıkça hedef alındı.

    Kamusal eğitime ayrılması gereken bütçenin dini vakıf ve cemaatlere, özel okul sahiplerine aktarılması; eğitimin sınıfsal bir uçuruma dönüşmesine neden oldu. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında dayatılan yeni programlar, bilimi ve evrensel değerleri dışlayarak dogmatik bir eğitim yapısını kurumsallaştırırken, öğretmenlerin mesleki özerkliğini ve öğrencilerin eleştirel düşünme ve sorgulama alanlarını büyük ölçüde daralttı.

    PROJE OKULLARINDAKİ TASFİYE VE NORM KADRO SORUNU 

    2025 yılında proje okulları, liyakatin tamamen terk edildiği ve siyasi kadrolaşmanın merkezi haline getirildiği birer “tasfiye operasyonu” sahasına dönüştü. Çok sayıda öğretmen ikamet adresinin uçak uzağına yer alan okullara adeta sürgün edildi. Kıdemli ve deneyimli öğretmenler “norm kadro fazlası” ilan edilerek okul dışına itilirken, yerlerine herhangi bir nesnel kriter gözetilmeksizin siyasi referanslı atamalar yapıldı. Yaşanan hukuksuzluk mahkeme kararları ile de tescillendi. Başarılı okulların kurumsal hafızasını yok eden öğretmen rotasyonları ve keyfi atamalar, bu okulların niteliğini ciddi şekilde aşındırdı.

    Norm kadro belirleme süreçlerindeki şeffaf olmayan uygulamalar, 2025 yılında binlerce öğretmenin görev yerinin rızası dışında değiştirilmesine neden oldu. Okulların ihtiyacı olan kadrolar boş tutulurken, mevcut kadroların “proje” kılıfı altında yandaş sendika üyeleriyle doldurulması, eğitimde çalışma barışını kökünden sarstı. Bu durum, sadece öğretmenlerin özlük haklarını değil, aynı zamanda öğrencilerin eğitim sürekliliğini ve okul iklimini de ağır bir tahribata uğrattı. 

    EĞİTİM EMEKÇİLERİNİN EKONOMİK SORUNLARI 

    2025 yılı, eğitim emekçilerinin alım gücünün en dip noktayı gördüğü yıl oldu. Yoksulluk sınırının çok altında kalan maaşlar, artan kira maliyetleri ve hayat pahalılığı karşısında öğretmenler barınma ve beslenme gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz hale geldi.

    Son yıllarda olduğu gibi 2025’te de öğretmenlerin toplumdaki saygınlığı ve mesleki itibarları ciddi biçimde erozyona uğradı. Ekonomik koşullar refah seviyesini düşürürken; maaş artışları artan yaşam maliyetlerini (barınma, gıda, ulaşım vb.) karşılamaktan uzak kaldı. Türkiye’de görev yapan eğitim ve bilim emekçileri, OECD ülkeleri arasında ekonomik, sosyal ve özlük haklar açısından son sıralarda yer almayı sürdürdü. Türkiye’de göreve yeni başlayan bir öğretmen on yıl önce maaşıyla 14 çeyrek altın alabiliyorken, 2025’te maaşıyla 5 çeyrek altın bile alamaz hale geldi.

    ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNİN DEĞERSİZLEŞMESİ VE KARİYER BASAMAKLARI

    Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) üzerinden dayatılan kariyer basamakları uygulaması, 2025 yılında öğretmenler arasındaki ayrışmayı ve hiyerarşiyi derinleştirdi. “Eşit işe eşit ücret” ilkesi fiilen ortadan kaldırılırken; öğretmenler uzman, başöğretmen ve aday öğretmen gibi kategorilere ayrılarak mesleki dayanışma parçalandı. Kariyer basamakları uygulaması öğretmenler arasında eşitsizlik ve ayrışma yarattı. Deneyim ve birikim göz ardı edilerek, öğretmenlerin mesleki gelişimleri ve hakları sınav sonuçlarına indirgendi.

    2025 itibariyle MEB bünyesinde 1 milyon 34 bin öğretmen görev yaparken halen görev yapan Başöğretmen sayısı 249 bin 198, Uzman Öğretmen sayısı 66 bin 658. 2025 itibariyle toplamda kariyer basamaklarının ekonomik avantajlarından yararlanabilen öğretmen sayısı ise sadece 315 bin 856. Halen görev yapmakta olan öğretmenlerin üçte ikisi kariyer basamaklarının eğitim kurumlarında yarattığı ekonomik eşitsizlikler nedeniyle daha düşük maaş alarak mağdur edildi. Kariyer basamakları çok sayıda öğretmen arasında mesleki değersizleştirme anlamına geldi. 

    EĞİTİM DESTEK PERSONELİNİN SORUNLARINA ÇÖZÜM ÜRETİLMEDİ 

    2025 yılında yıllardır süregelen sorunlarına çözüm üretilmeyen bir kesim de eğitim destek personeli oldu. Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan Yardımcı Hizmetler Sınıfı (YHS) çalışanları, uzun yıllardır eğitim kurumlarının asli ve vazgeçilmez emekçileri olarak görev yapıyorlar. Eğitim kurumlarının düzeni, işleyişi ve güvenliği bu emekçilerin özverili çalışmaları sayesinde sağlanıyor. 2025 yılında eğitim destek personelinin, memur ve şeflerin özlük haklarında gereken düzenlemeler yapılmadığı için ciddi adaletsizlikler yaşandı.

    Bugün YHS kadrosunda çalışan emekçilerin önemli bir bölümü; evrak takibi, öğrenci işleri, yazışmaların yürütülmesi, arşivleme, büro hizmetleri ve idari destek gibi doğrudan Genel İdari Hizmetler Sınıfı’nın (GİH) görev tanımına giren işleri yerine getiriyorlar. Buna rağmen hâlâ “yardımcı hizmetler” adı altında sınıflandırıldıklarından, görev ve sorumluluklarıyla uyumlu özlük haklarından mahrum bırakılıyorlar. Bu durum hem eşitlik ilkesine hem de işin niteliğine uygun sınıflandırma anlayışına açıkça aykırı.

    YHS’de çalışan emekçilerin, fiilen GİH kapsamında görev yürüttükleri halde bu haktan mahrum bırakılmaları, uzun yıllardır süren bir mağduriyet yaratmaktadır. Bu mağduriyetin 2025 yılında sürmesi, sadece ekonomik değil; aynı zamanda çalışanların saygınlığı, motivasyonu ve kurumsal aidiyeti açısından da olumsuz sonuçlar doğurdu.

    Eğitim kurumlarının etkin ve verimli işlemesi, sadece öğretmenlerin değil, tüm eğitim emekçilerinin hak ettiği koşullarda çalışmasına bağlıdır. YHS emekçilerinin GİH’e geçirilmesi yönünde atılacak somut bir adım; çalışanların motivasyonunu artıracak, kurumlarda işleyişin daha düzenli ve verimli olmasını sağlayacak ve yıllardır devam eden adaletsizliğin giderilmesine katkı sunacaktır. 

    “TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ” ANGARYAYI ARTTIRDI

    Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin uygulanmaya başlanmasıyla birlikte, öğretmenlerin üzerindeki idari ve bürokratik yük önemli ölçüde arttı. Öğretmenler, ders planlama, öğrenci gelişimini takip etme ve nitelikli değerlendirme gibi temel pedagojik süreçler için gerekli olan zamanı bulamamaktan şikâyet etmeye başladı.

    Merkezi sınavlarda görev alma, kapsamlı evrak işleri ve sayısız rapor hazırlama gibi angarya işler, pek çok branşta öğretmenlerin asli görevleri olan ders uygulamasını dahi ikinci plana itti. Öte yandan, okullarda yetersiz destek personeli (memur ve hizmetli) bulunması, öğretmenleri okulun fiziki düzeni ve idari işleyişi gibi doğrudan eğitimle ilgili olmayan görevlere katkıda bulunmaya zorlamaktadır. Eğitim dışı projelere katılım, tören ve sergi hazırlıkları gibi zorunluluklar da eklenince, artan iş yükü öğretmenlerin mesleki gelişimlerini olumsuz etkilemekte ve tükenmişlik sendromu yaşanmasına neden oldu. 

    ÖĞRETMEN AÇIKLARI VE ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER 

    Türkiye’nin kanayan yarası olan “ataması yapılmayan öğretmenler” sorunu, 2025 yılında uygulanan tasarruf tedbirleri ve mülakat dayatmasıyla daha da kronikleşti. Yüz binlerce genç öğretmen atanmayı beklerken, MEB’in 2025 yılındaki yetersiz atama sayıları eğitim sistemindeki devasa öğretmen açığını kapatmaktan uzak kaldı. Okullarda yüz bine yakın öğretmen açığı bulunmasına rağmen, bu açık asgari ücretin altında çalıştırılan “ücretli öğretmenlik” gibi güvencesiz ve emek sömürüsüne dayalı yöntemlerle geçiştirilmeye çalışıldı.

    Mülakat sisteminin bir torpil mekanizması olarak kullanılması öğretmen adaylarının emeğinin çalınması olarak sık sık ifade edildi. Ataması yapılmayan öğretmenlerin yaşadığı derin umutsuzluk, ekonomik sıkıntılar ve artan intihar vakaları, eğitim sisteminin insani boyutunu yitirdiğinin en somut kanıtı oldu. 2025 yılı, eğitim emekçilerinin güvenceli istihdam talebinin görmezden gelindiği, genç meslektaşlarımızın ise işsizlik ve güvencesizlik kıskacına mahkûm edildiği bir yıl olarak tarihe geçti.

    MİLLİ EĞİTİM AKADEMİLERİ İLE ÖĞRETMEN YETİŞTİRME VE ATAMA SİSTEMİ DEĞİŞTİRİLDİ 

    1 Ocak 2025 tarihinde yürürlüğe giren Milli Eğitim Akademisi, Türkiye’de öğretmen yetiştirme ve istihdam sürecini kökten değiştirerek merkeziyetçi bir yapıya dönüştürdü. Resmi makamlarca öğretmen adaylarının mesleki yeterliliklerini artırma amacıyla kurulduğu iddia edilen bu yapı, gerçekte eğitim fakültelerini işlevsizleştirirken ve öğretmenlik mesleğini evrensel akademik ilkelerden kopararak “devlet memuru” kalıbına sıkıştırdı.

    13 Temmuz 2025’te ilki gerçekleştirilen Akademi Giriş Sınavı (AGS) ile başlayan bu yeni süreç, öğretmen adaylarını eğitim fakültesi mezuniyetinin ardından 14 aya varan ek bir hazırlık sürecine sokarken, pedagojik formasyonu üniversitelerin elinden alarak siyasi iktidarın denetimindeki bir yapıya devretti.

    Milli Eğitim Akademisi uygulaması, sadece öğretmenliğe giriş koşullarını zorlaştırmakla kalmayıp, aynı zamanda güvencesiz istihdamı ve ideolojik kadrolaşma riskini de beraberinde getirdi.  Akademiye kabul edilen sınırlı sayıdaki adaya sağlanan düşük ücretli ve sosyal haklardan yoksun statü, öğretmen emeğinin değersizleşmesine neden olurken; ataması yapılmayan yüz binlerce öğretmenin sistem dışına itilmesine yol açtı.

    2025’TE YÜKSEKÖĞRETİM ALANINDA NELER OLDU? 

    Türkiye’de yükseköğretim sistemi, 2025 yılı itibarıyla akademik özgürlüklerin yok sayıldığı, idari ve mali özerkliğin tamamen tasfiye edildiği tarihsel bir krizin eşiğine getirilmiştir. Üniversiteler, bilimsel bilgi üretim merkezleri olmaktan çıkarılarak, siyasi iktidarın ideolojik hedeflerine hizmet eden ve piyasa dinamiklerine göre şekillenen birer “şirket-kampüs” modeline hapsedilmiştir.

    Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eliyle yürütülen merkeziyetçi politikalar, üniversite bileşenlerinin iradesini gasp eden kayyım rektör atamalarıyla birleşerek, üniversite iklimini demokratik tartışma zemininden koparmış ve otoriter bir yönetim anlayışını kurumsallaştırmıştır.

    Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, 2025 yılında da yükseköğretim alanı, kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ticarileştirilerek sınıfsal ayrımcılığın en derin yaşandığı alanlardan biri haline gelmiştir. Kamu üniversitelerine ayrılan bütçenin bilimsel araştırmalar yerine sadece zorunlu harcamalara ve dini projelere kanalize edilmesi, yükseköğretimi “parası olanın” erişebildiği bir lüks haline getirmiştir. Özellikle vakıf üniversitelerinde birer ticari işletme mantığıyla sürdürülen eğitim süreçleri hem öğrencileri müşteri pozisyonuna itmiş hem de akademik emeği güvencesizleştirerek üniversitelerin bilimsel saygınlığını ciddi anlamda aşındırmıştır.

    Üniversitelerdeki dinselleştirme kuşatması, temel eğitimdeki müfredat operasyonlarının bir uzantısı olarak yükseköğretim kürsülerine kadar uzanmıştır. Bilimin evrensel kriterleri yerine dini referansların akademik çalışmaların merkezine yerleştirilmeye çalışılması, yaradılış teorisi gibi bilim dışı söylemlerin sempozyumlar aracılığıyla meşrulaştırılması, laik ve bilimsel eğitim anlayışına vurulan en ağır darbelerden birisi olmuştur. Akademik özgürlüğün yerini itaat kültürünün aldığı bu yeni yapıda, eleştirel düşünce sistematik olarak baskı altına alınmış muhalif akademisyenler mobbing, soruşturma, sürgün ve görevden alma mekanizmalarıyla susturulmaya çalışılmıştır.

    Öğrencilerin beslenme, barınma, ulaşım, eğitim gibi en temel ihtiyaçlarının karşılanmadığı, idari, teknik ve yardımcı personelin başta tayin hakkı olmak üzere özlük haklarının yok sayıldığı, emeğin değersizleştirildiği, akademik özerkliğin, özgür bilimin olmadığı bir ortamda gerçek anlamda bir yükseköğretimden söz etmek mümkün değildir.

    ÖĞRENCİLERİN YAŞAM MÜCADELESİ: BARINMA VE BESLENME KRİZİ

    2025 yılında üniversite öğrencileri için eğitim, akademik bir süreçten ziyade bir “hayatta kalma mücadelesi” haline gelmiştir. KYK yurtlarının yetersizliği, özel yurt fiyatlarının ve ev kiraların yüksekliği nedeniyle on binlerce öğrenci barınma kriziyle karşı karşıya kaldı. Yetersiz beslenme sorunu okul kantinlerindeki fahiş fiyatlar ve ücretsiz yemek hakkının tanınmamasıyla derinleşmiş; bu ekonomik yük çok sayıda öğrencinin kayıt dondurmasına veya eğitim hayatını yarıda bırakmasına neden oldu.

    ÜNİVERSİTELERDE DİNSELLEŞME VE YAŞAM TARZINA YÖNELİK MÜDAHALELER

    Yükseköğretim kurumları, 2025 yılında da bilimin ve laikliğin kalesi olmaktan uzaklaştırılmaya çalışıldı. YÖK ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan protokoller çerçevesinde, kampüslerde bilimsel kriterlerle bağdaşmayan dini temelli etkinlikler ve “manevi danışmanlık” adı altındaki uygulamalar yaygınlaştı. Üniversitelerdeki sosyal etkinliklerin kısıtlanması ve yaşam tarzına yönelik dolaylı müdahaleler, gençlerin özgür akademik ortamını ve sosyal yaşamını daraltan sistematik bir politikaya dönüştürüldü.

    LİSANS EĞİTİMİ SÜRESİNİN KISALTILMASI VE YAPISAL DÖNÜŞÜM TEHLİKESİ

    YÖK tarafından gündeme getirilen lisans eğitim süresinin 4 yıldan 3 yıla düşürülmesine yönelik tartışmalar, 2025 yılının en çok konuşulan yapısal değişiklik başlıklarından biri oldu. Sendikamız bu modelin akademik niteliği derinlemesine sarsacağını, öğrencilerin kültürel ve sosyal gelişim alanlarını yok ederek onları sadece piyasanın ihtiyaç duyduğu “hızlı ve ucuz iş gücü” haline getireceğini savundu. Ayrıca, hukuk fakülteleri gibi kritik bölümlerde başarı barajının esnetilmesi, nitelikli eğitim hakkına vurulan bir darbe olarak kayıtlara geçti.

    YÜKSEKÖĞRETİMDE ÇÜRÜME: YOLSUZLUK, MOBBİNG VE HUKUKSUZLUK KISKACI

    2025 yılı, üniversitelerin bilimsel üretim merkezleri olmaktan hızla uzaklaştığı; ihale yolsuzlukları, taciz iddiaları ve sistematik mobbing uygulamalarının akademik hayatı felç ettiği bir yıl olarak dikkat çekti.

    Siyasi iktidarın sadakat testinden geçerek göreve getirilen rektörlerin yönetimindeki üniversiteler, liyakatin tamamen dışlandığı, keyfiyetin ise kural haline geldiği kurumlara dönüştü.  YÖK’e yapılan çok sayıda yolsuzluk ve usulsüzlük şikâyeti, “cezasızlık politikası” gereği sonuçsuz bırakılırken; bu durum hukuksuz uygulamaların faillerini daha da cesaretlendirdi.

    2025 yılında basına yansıyan adrese teslim akademik kadro ilanları ve akraba kayırmacılığı (nepotizm) örnekleri, üniversitelerin kamusal niteliğinin nasıl aşındırıldığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

    KAYYIM REKTÖRLER VE AKADEMİK ÖZERKLİĞE YÖNELİK AĞIR KUŞATMA

    Üniversitelerin demokratik ve özerk yapısı, 2025 yılında da rektör atama sistemindeki antidemokratik yöntemlerle baskı altına alınmaya devam etti. “Kayyım rektör” uygulamaları, üniversite bileşenlerinin iradesini yok sayarak akademik kurulları işlevsizleştirdi. Özellikle Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ gibi kurumlarda simgeleşen direnişlere yönelik disiplin soruşturmaları ve baskılar arttı. Demokratik haklarını kullanan Eğitim Sen üyesi akademisyenlere yönelik idari sürgün ve mobbing uygulamaları, 13-b/4 maddesi üzerinden birer cezalandırma aracına dönüştürüldü.

    19 MART OPERASYONU SONRASINDA ÜNİVERSİTELERDE BASKI VE SORUŞTURMALAR ARTTI 

    İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu’nun Ekrem İmamoğlu ve beraberindeki 28 kişinin diplomasını iptal etmesiyle başlayan süreç, Türkiye’de kurumların özerkliğini yitirerek siyasal müdahale araçlarına dönüştüğünün bir kanıtı oldu. Üniversitelerin ve yargının siyasallaştığı koşullarda rakibi hukuk eliyle saf dışı bırakma çabası toplumda ve üniversitelerde geniş bir yankı uyandırdı.

    Bu baskı iklimine karşı, 23 yıllık iktidarın getirdiği ekonomik ve sosyal krizlerin merkezinde yaşayan üniversite gençliği öncülüğünde büyük bir direniş dalgası başladı. 19 Mart’ta Beyazıt Kampüsü’ndeki barikatları yıkan öğrenciler; barınma ve beslenme sorunları, niteliksiz eğitim, kayyım rektör baskıları ve geleceksizlik kaygılarına karşı demokratik geleceklerini savunmak üzere sokağa çıktı. Gençliğin ateşlediği bu mücadele kıvılcımı kısa sürede halkın geniş kesimlerine yayılarak, rejimin “itaat eksenli” toplum kurgusuna karşı kolektif bir adalet talebine dönüştü.

    Sendikamız bu süreçte sadece bir dayanışma çağrısı yapmakla kalmayıp, üniversitelerin bilim ve özgür düşünce alanları olarak kalabilmesi için iş bırakma eylemiyle mücadelenin öznesi oldu. İktidarın bu demokratik tutumu Eğitim Sen MYK üyelerine yönelik dava ve ev hapsi cezalarıyla baskılama girişimi, muhalefeti bütünüyle tasfiye etme stratejisinin bir parçası olarak ortaya çıktı. Ancak tüm soruşturma ve engellemelere rağmen, Eğitim Sen’in “İnsan, Toplum, Doğa Yararına Üniversite” ilkesini savunan sendikal halkın eşit yurttaşlık ve demokrasi talebiyle birleşerek güçlenmeye devam etmektedir. 

    YÜKSEKÖĞRETİMİ DİNSELLEŞTİRME KUŞATMASI

    Temel eğitimdeki “Maarif Modeli” kuşatmasına paralel olarak, yükseköğretim alanı da 2025 yılında yoğun bir dinselleştirme operasyonuna maruz bırakıldı. Üniversite kampüsleri; evrim teorisini reddeden, bilim dışı “yaradılış” teorilerini akademik kılıf altında öven sempozyumlara ev sahipliği yaptı.

    YÖK ve Diyanet İşleri Başkanlığı iş birliğiyle düzenlenen “umre ödüllü” yarışmalar ve ilahiyat fakülteleriyle yürütülen “Değerler Eğitimi” projeleri, yükseköğretimde laiklik karşıtı doğrudan saldırı niteliği taşıdı. Bilimsel özgürlüğün kalesi olması gereken üniversiteler, siyasi iktidar-YÖK-tarikat üçgeninde kuşatılarak, rasyonel düşünceden koparılmış ve adım adım dogmatik yaklaşımların uygulama sahası haline getirildi.

    GÜVENCESİZLİK VE HAK GASPININ MERKEZİ: VAKIF ÜNİVERSİTELERİ

    2025 yılı, vakıf üniversitelerinde çalışan eğitim ve bilim emekçileri için “modern kölelik” koşullarının derinleştiği bir yıl oldu. Vakıf üniversiteleri, eğitim kurumundan ziyade kâr odaklı ticari işletmeler gibi yönetilmeye devam etti.

    Devlet üniversitelerindeki meslektaşlarıyla aynı akademik yükümlülükleri taşıyan akademisyenlerin “eşit işe eşit ücret” ve özlük hakları talepleri, sözleşme yenilememe tehdidi ve mobbing ile bastırılmaya çalışıldı. Özlük, demokratik, ekonomik ve sendikal örgütlenme haklarını talep eden kimi vakıf üniversitesi akademisyeninin işlerine haksız ve hukuksuz şekilde son verildi.

    Vakıf üniversitelerinde güvencesiz istihdam rejimi, akademik özgürlüğü imkânsız hale getirirken; vakıf üniversitelerindeki bilim emekçileri, mali ve demokratik haklar açısından ağır bir ayrımcılığa ve psikolojik tacize (mobbing) tabi tutuldu.

    ÜNİVERSİTELERDE İDARİ PERSONELİN HAK GASPI VE ÇALIŞMA BARIŞININ BOZULMASI

    2025 yılında yükseköğretim sisteminde yaşanan kriz, sadece akademik kadroları ve öğrencileri değil, üniversitelerin işleyişini sağlayan ancak her zaman emeği görünmez bırakılan idari, teknik ve yardımcı personeli de derinden etkiledi.

    Üniversitelerin sessiz çoğunluğu olan idari, teknik ve yardımcı hizmetler personeli, 2025 yılında da özlük hakları bakımından “üvey evlat” muamelesi görmeye devam etti. Yıllardır çözülmeyen tayin ve nakil hakkı sorunu, aile bütünlüklerini bozdu ve personeli liyakatsiz atamalar karşısında çaresiz bıraktı.

    Akademik personele yönelik yapılan “Geliştirme Ödeneği ve Yükseköğretim Tazminatı” gibi iyileştirmelerin idari personele yansıtılmaması, üniversitelerdeki çalışma barışını zedeledi. Sendikamız bu ayrımcılığa karşı “Yükseköğretim kolektif bir emeğin ürünüdür, ayrımcılık son bulmalıdır” talebini yükseltti.

    2026 YILINDA EĞİTİM HAKKI MÜCADELESİNİ BİRLİKTE BÜYÜTELİM!

    Türkiye, eğitim sisteminin niteliği açısından OECD ülkeleri içinde en alt sıralardaki yerini koruyor. Eğitim alanı, 2026 yılında girerken ülkemizde derinleşen sınıfsal uçurumun ve sosyal eşitsizliğin en çıplak biçimde hissedildiği ana mecra olmayı sürdürüyor.

    Eğitimde yıllardır biriken ve çözüm bekleyen yapısal sorunlar, Millî Eğitim Bakanlığı’nın önceliğinin sorunları çözmek değil, eğitim sistemini siyasal-ideolojik hedefler doğrultusunda yeniden biçimlendirmek olduğunu açıkça gösterdi. Eğitim kurumları hız kesmeden sürdürülen dinselleştirme ve ticarileştirme politikaları sonucunda, bilimsel bilgi üretim merkezi olmaktan çıkarılarak piyasacı ve ideolojik birer aygıta dönüştürüldü.

    Bilimin rehberliğinden uzaklaşan, okul öncesinden yükseköğretime kadar her kademede inanç sömürüsünü referans alan ve piyasa ilişkilerine teslim edilen bir eğitim sisteminin genç kuşaklara sunabileceği hiçbir gelecek yoktur.

    Eğitim Sen olarak, başta eğitim ve bilim emekçileri olmak üzere, ülkesinin ve çocuklarının yarınlarından endişe duyan tüm kesimleri 2026 yılında eğitim hakkı mücadelesini her zamankinden daha kararlı bir şekilde büyütmeye çağırıyoruz!

    The post 2025 Yılında Eğitimde Neler Oldu? appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2026 Yılı Eğitim Bütçesi: Eğitim Emekçilerinden ve Eğitim Hakkından Tasarruf Sermayeye Kaynak Aktarma Bütçesidir! https://egitimsen.org.tr/2026-yili-egitim-butcesi-egitim-emekcilerinden-ve-egitim-hakkindan-tasarruf-sermayeye-kaynak-aktarma-butcesidir/ Mon, 17 Nov 2025 10:38:45 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=69745 2026 yılı için eğitime ayrılan toplam bütçe 2 trilyon 896 milyar TL olarak açıklandı ve bu rakam bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 34’lük bir artışa işaret ediyor. Ancak ağır ekonomik kriz koşullarında bu artış, eğitim sisteminin en temel ve zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmiyor. Bu bütçe, okulların en basit ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzak olduğu […]

    The post 2026 Yılı Eğitim Bütçesi: Eğitim Emekçilerinden ve Eğitim Hakkından Tasarruf Sermayeye Kaynak Aktarma Bütçesidir! appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2026 yılı için eğitime ayrılan toplam bütçe 2 trilyon 896 milyar TL olarak açıklandı ve bu rakam bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 34’lük bir artışa işaret ediyor. Ancak ağır ekonomik kriz koşullarında bu artış, eğitim sisteminin en temel ve zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmiyor. Bu bütçe, okulların en basit ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzak olduğu gibi, eğitim emekçilerinin insanca yaşam talebine de hiçbir yanıt vermiyor. Yıllardır yoksulluk sınırının çok altında ücretlerle yaşamaya zorlanan eğitim emekçileri, kira, ulaşım ve temel tüketim giderleri karşısında her ay daha da yoksullaşıyor.

    MEB ve Yükseköğretim Bütçe Payları ve Milli Gelire Oranları

    İktidar, her bütçe döneminde eğitime “en yüksek payı” ayırdığını iddia etmeyi alışkanlık haline getirmiş olsa da, gerçekler bu söylemin tam tersini göstermektedir. Eğitime ayrılan bütçenin millî gelire oranı OECD ortalaması olan yüzde 5’in yarısına bile ulaşmazken, son 23 yılda MEB bütçesinin merkezi bütçeye ve milli gelire oranında kayda değer bir artış yaşanmamıştır.

    MEB bütçesinin merkezi bütçedeki payının büyük görünmesinin nedeni iktidarın eğitime önem vermesi değildir; MEB bütçesinin %83’ü zorunlu harcamalara ayrılmıştır. Buna karşın 2026 MEB bütçesinde mal ve hizmet alımının payı yüzde 7; sermaye giderleri yüzde 8,26; dini vakıf ve derneklerin de aralarında bulunduğu kâr amacı gütmeyen kuruluşlara aktarılan cari transferlerin payı ise yüzde 1,98’dir.Bu tablo açıkça göstermektedir ki eğitime yönelik gerçek yatırım, yani çocukların, okulların ve eğitim emekçilerinin geleceği adına ayrılması gereken kaynaklar yok denecek kadar sınırlıdır.

    Yüksek enflasyon nedeniyle bütçedeki artış gerçekte bir iyileşme sağlamamakta; doğrudan eğitim hizmetlerine ayrılması gereken kaynaklar okulların temel gereksinimlerini bile karşılamaya yetmemektedir. Türkiye’de okullar bugün kırtasiye, temizlik, bakım ve onarım gibi en temel giderlerini kayıt sırasında talep edilen bağışlarla ve velilerden düzenli olarak toplanan aidatlarla karşılamaya zorlanmaktadır. Bu tablo, kamusal eğitimin fiilen tasfiye edildiğini ve velilerin cüzdanına dayalı bir eğitim modelinin kurumsallaştığını göstermektedir. Bunun sonucunda geçim sıkıntısı yaşayan aileler çocuklarının eğitim masrafları nedeniyle daha da zorlanırken eğitim bir hak olmaktan çıkarken, sınıfsal eşitsizlikler daha da derinleşmiştir.

    2026 yılı Eğitim bütçesi, iktidarın yıllardır tekrarladığı “rekor artış” söyleminin bir propaganda aracından ibaret olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Eğitime ayrılan pay, merkezi yönetim bütçesi içinde yıllar içinde gerilemeye devam etmiş; artış gibi sunulan rakamlar enflasyonun ve yoksullaşmanın üzerini örten bir perdeye dönüşmüştür. Bu bütçede eğitim sistemindeki eşitsizlikleri azaltacak, yoksul çocukların temel ihtiyaçlarını karşılayacak, deprem bölgesindeki tahribatı giderecek, eğitim emekçilerinin hızla eriyen ücretlerini telafi edecek tek bir düzenleme bile bulunmamaktadır.

    Bugün Türkiye’de bütçenin dili nettir: Tasarruf öğrencilerden ve eğitim emekçilerinden yapılmaktadır. Yeni okul ve derslik yapımı yok denecek kadar sınırlıdır; bilimsel-teknolojik altyapıya yönelik kaynaklar yetersizdir; tüm öğrencilere bir öğün sağlıklı ücretsiz yemek ve temiz su sağlanması hayata geçirilmemiştir. Deprem bölgesinde eğitim hâlâ olağanüstü koşullarda sürerken, özel ve güçlü bir eğitim bütçesi oluşturulmamış; eğitim emekçilerinin ve öğrencilerin yaşadığı sorunları çözmeye yönelik hiçbir iyileştirme gündeme dahi alınmamıştır.

    Öte yandan Diyanet’e, vakıf ve tarikatlara aktarılan doğrudan ve dolaylı kaynaklar büyümeye devam etmektedir. Dini vakıf, dernek, tarikat ve cemaatlerin kurumlarıyla yapılan protokollerle okullara müdahale eden ideolojik yönelim, bütçede de kendisini göstermekte; laik ve bilimsel eğitim ilkesi daha da geri plana itilmektedir. Kamusal kaynaklar, çocukların eşit ve nitelikli eğitim hakkını güçlendirmek yerine, iktidarın ideolojik hedeflerine ve sermaye çevrelerinin çıkarlarına yönlendirilmektedir.

    Bu veriler ışığında 2026 Eğitim Bütçesi; eğitim hakkını genişleten değil daraltan, kamusal eğitimi güçlendiren değil tasfiye eden, öğrencilerin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan uzak, eğitim emekçilerinin insanca yaşam ve güvenceli çalışma taleplerini yok sayan siyasal bir tercihler bütünüdür. Bu bütçe, kamusal, bilimsel, laik, anadilinde ve cinsiyet eşitlikçi eğitim talebine yanıt vermediği gibi, eğitimi bir hak olmaktan çıkarıp piyasanın insafına ve siyasal müdahalelere teslim eden bir anlayışın ürünüdür.

    “Eğitim Sen 2026 Yılı Eğitim Bütçesi Değerlendirme Raporu”nun tamamı için tıklayınız.

    Basın toplantısını izlemek için tıklayınız.

    The post 2026 Yılı Eğitim Bütçesi: Eğitim Emekçilerinden ve Eğitim Hakkından Tasarruf Sermayeye Kaynak Aktarma Bütçesidir! appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    MEB’in Örgün Eğitim İstatistikleri Kamusal Eğitimde Yaşanan Tasfiye Sürecini Tüm Açıklığıyla Yansıtmaktadır! https://egitimsen.org.tr/mebin-orgun-egitim-istatistikleri-kamusal-egitimde-yasanan-tasfiye-surecini-tum-acikligiyla-yansitmaktadir/ Tue, 30 Sep 2025 14:25:44 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=69322 Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) 2024/’25 eğitim öğretim yılsonu örgün eğitim istatistikleri açıklanmıştır. MEB’in resmi verileri, kamusal eğitimin adım adım tasfiye edilerek, özel öğretimin ve dini eğitim veren okulların teşvik edildiğini, eğitimde yaşanan ticarileşme ve dinselleştirme uygulamalarının artarak yaygınlaştığını bütün yönleriyle ortaya koymaktadır. Türkiye’de okul ve derslik sayısı öğrenci sayısına paralel ve ihtiyaca yanıt veren düzeyde […]

    The post MEB’in Örgün Eğitim İstatistikleri Kamusal Eğitimde Yaşanan Tasfiye Sürecini Tüm Açıklığıyla Yansıtmaktadır! appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) 2024/’25 eğitim öğretim yılsonu örgün eğitim istatistikleri açıklanmıştır. MEB’in resmi verileri, kamusal eğitimin adım adım tasfiye edilerek, özel öğretimin ve dini eğitim veren okulların teşvik edildiğini, eğitimde yaşanan ticarileşme ve dinselleştirme uygulamalarının artarak yaygınlaştığını bütün yönleriyle ortaya koymaktadır.

    Türkiye’de okul ve derslik sayısı öğrenci sayısına paralel ve ihtiyaca yanıt veren düzeyde değildir. Okullarda ikili eğitim, birleştirilmiş sınıf ve taşımalı eğitim uygulamaları sürmektedir. Kalabalık sınıflarda eğitim hem öğretmenler hem de öğrencilerin sağlığı açısından önemli bir sorundur. Okulların fiziki yapı ve donanım açısından yaşadığı eksiklikler sağlıklı bir eğitim hizmetinin verilmesini güçleştirmektedir.

    MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) yaklaşık 16 milyon 906 bin öğrenci bulunmaktadır. Toplam 74 bin 40 (önceki 75 bin 467) eğitim kurumu/okulu içinde devlete ait kurum/okul sayısı 59 bin 336 (önceki 61 bin 111) iken, özel okulların sayısı 14 bin 700 (önceki 14 bin 352)’dir.

    Devlet okullarında okuyan öğrenci sayısı 15 milyon 336 bin 143 (önceki 15 milyon 849 bin 271) özel okullarda okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 539 bin 579 (önceki 1 milyon 631 bin 192); Açık öğretimde okuyan öğrenci sayısı ise 954 bin 777 (önceki 1 milyon 229 bin 802)’dir.

    OKUL ÖNCESİ eğitimde toplam öğrenci sayısı 1 milyon 741 bin 314’tür. Okul öncesinde 10 bin 383 (önceki 12 bin 46) devlet okulu; 7 bin 271 (önceki 6 bin 820) özel okul (yüzde 41) faaliyet yürütmektedir. Okul öncesi eğitimde devlet okullarının oranı yüzde 59 (önceki yüzde 64) iken, özel öğretimin oranı son yıllarda gözlenen artışla birlikte 41’e (önceki yüzde 36)’ya çıkmıştır. MEB örgün eğitim istatistiklerinde “Toplum Temelli Kurumlar” adıyla yer alan ve içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 4-6 yaş grubu çocuklara yönelik dini eğitim verdiği kurumların sayısı 6 bin 459 (önceki 5 bin 306) bu kurumlarda eğitim alan çocukların sayısı bir önceki yıla göre yüzde 33 artışla 163 bin 26 (önceki 122 bin 506)’dır.

    İLKOKULDA 22 bin 980 (önceki 23 bin 163) devlet okulunda 5 milyon 358 bin 49 (önceki 5 milyon 294 bin 471) öğrenci; 2 bin 119 (önceki 2 bin 82) özel okulda 346 bin 434 (önceki 349 bin 915) öğrenci eğitim görmektedir.

    ORTAOKULDA 16 bin 649 (önceki 16 bin 617) devlet okulunda 4 milyon 729 bin 514 (önceki 4 milyon 794 bin 493) öğrenci; 2 bin 228 (önceki 2 bin 232) özel okulda 356 bin 376 (önceki 366 bin 51) öğrenci eğitim görmektedir.

    ORTAÖĞRETİMDE (Genel+Mesleki Ortaöğretim+Din Öğretimi) 9 bin 338 (önceki 9 bin 285) devlet okulunda 3 milyon 865 bin 1 (önceki 4 milyon 159 bin 331) öğrenci; 3 bin 82 (önceki 3 bin 218) özel ortaöğretim kurumunda 509 bin 34 (önceki 562 bin) öğrenci eğitim görmektedir. Açık öğretim lisesinde okuyan öğrenci sayısı 954 bin 777 (önceki 1 milyon 75 bin 550)’dir.

    Türkiye çapında devlet ve özel okullarda toplam 1 milyon 187 bin 403 (önceki 1 milyon 168 bin 896) öğretmen görev yapmaktadır. Devlet okullarında 388.825’i kadrolu, 20.605’i sözleşmeli olmak üzere 409 bin 430 erkek (yüzde 41); 556.337 kadrolu 43.904’ü sözleşmeli olmak üzere 600 bin 241 kadın (yüzde 59) öğretmen görev yapmaktadır. Devlet okullarında görev yapan toplam öğretmen sayısı 993 bin 397’dir. Devlet okullarında 64 bin 509 (önceki 44 bin 421) sözleşmeli öğretmen çalışmaktadır.

    RESMİ İSTATİSTEKLER EĞİTİMDEKİ ACI TABLOYU İTİRAF ETMEKTEDİR!

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı 2024/’25 eğitim öğretim yılı yılsonu örgün eğitim istatistikleri, Türkiye’de iktidarın eğitime bakışını, eğitimdeki yönelimleri ve yaşanan dönüşümü açık biçimde gözler önüne seriyor. Veriler, kamusal eğitimin giderek daraltılıp, özel öğretim ve dinci gerici kurumların öne çıkarıldığını göstermektedir.

    Devlet Okulları Azalıyor, Özel Okullar Artıyor

    Toplam öğrenci sayısı 16 milyon 906 bin civarındadır. Ancak devlet okullarının sayısı son bir yılda 61 bin 111’den 59 bin 336’ya düşerken, özel okul sayısı 14 bin 352’den 14 bin 700’e yükselmiştir. Yani kamu okulları azalırken, özel okul sayısı artmaktadır. Öğrenci sayılarında da benzer bir tablo vardır. Devlet okullarındaki öğrenci sayısı yarım milyondan fazla azalırken, açık ortaöğretimde öğrenci sayısı ise 1 milyonu bulmaktadır. Bu durum, milyonlarca gencin örgün eğitimden koparıldığını ve nitelikli eğitim hakkından mahrum bırakıldığını göstermektedir.

    İlkokul ve ortaokulda devlet ve özel okul öğrenci sayılarında büyük bir artış olmasa da genel tablo devlet okullarındaki öğrenci sayısının azaldığı yönündedir. Ortaöğretimde ise durum daha çarpıcıdır: devlet okullarındaki öğrenci sayısı ciddi biçimde azalmış, açık lise öğrenci sayısı 1 milyona dayanmıştır. Açık lise, özellikle yoksul ailelerin çocuklarının örgün eğitimden dışlanmasının en önemli göstergelerinden biridir.

    Okul Öncesi Eğitimde Özelleşme ve Dinselleşme

    Okulöncesi eğitimde de benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Devletin okulöncesi kurumlarının sayısı azalırken özel okul sayısı artmış, özel öğretimin oranı yüzde 41’e çıkmıştır. Daha dikkat çekici olan ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yürüttüğü 4-6 yaş dini eğitim kurumlarıdır. Bir yılda bu kurumların sayısı 5 bin 306’dan 6 bin 459’a yükselmiş, devam eden çocuk sayısı da yüzde 33 artış göstermiştir. Yani laik-bilimsel okulöncesi eğitim yerine dinci gerici kurumlar yaygınlaştırılmakta, çocuklar oyun çağında ideolojik bir yönlendirmeye tabi tutulmaktadır. 

    Öğretmenler Güvencesizleştiriliyor

    Öğretmen sayılarına ilişkin veriler de eğitimdeki eşitsizliği ve güvencesizliği açığa çıkarmaktadır. Türkiye genelinde 1 milyon 187 bin öğretmen görev yaparken, devlet okullarındaki öğretmenlerin 64 bini sözleşmelidir. Geçen yıl 44 bin olan sözleşmeli öğretmen sayısının bu yıl 64 bine çıkması, güvencesiz istihdamın hızla arttığını göstermektedir. Kadrolu, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik uygulamaları öğretmenler arasında ayrımcılık yaratmakta, emeği değersizleştirmekte, iş barışını bozmakta ve eğitimin niteliğini doğrudan olumsuz etkilemektedir.

    Kamusal Eğitim Açık Tehdit Altındadır!

    Tüm bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, kamusal eğitimin sadece zayıflatılmadığı, aynı zamanda sistemli bir biçimde tasfiye edildiği görülmektedir. Devlet, kendi okullarını kapatıp özel öğretimi teşvik ederken, Diyanet’in, tarikat ve cemaat yapılarının okulöncesinden itibaren eğitim sürecinde etkin hale gelmesine izin verilmektedir. Öte yandan öğrencilerin önemli bir kısmı örgün eğitimden dışlanarak açık öğretime yönlendirilmekte, öğretmenler ise güvencesiz istihdama mahkûm edilmektedir.

    Eğitim, hak olmaktan çıkarılmakta; piyasanın ve dinci gerici kurumların etkisine terk edilmektedir. Bu durum, geleceğin eşit, özgür, eleştiren ve sorgulayan bireylerinin yetişmesini engelleyen, toplumun demokratikleşme sürecini kesintiye uğratan ciddi bir tehdit anlamına gelmektedir.

    Bu nedenle bugün eğitim hakkından herkesin eşit koşullarda yararlanmasını savunmak sadece bir eğitim politikası tercihi değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur. Eğitim hakkının savunusu, çocukların geleceğini, üstün yararını ve toplumun özgür yarınlarını koruma mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.

    The post MEB’in Örgün Eğitim İstatistikleri Kamusal Eğitimde Yaşanan Tasfiye Sürecini Tüm Açıklığıyla Yansıtmaktadır! appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2024 Yılında Eğitimde Neler Oldu? https://egitimsen.org.tr/2024-yilinda-egitimde-neler-oldu/ Mon, 30 Dec 2024 13:41:16 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=66366 Türkiye’de eğitim sistemine yönelik sorunlar ve yaşanan sorunlara yönelik çözümsüzlük politikaları 2024 yılında da ısrarla sürdürüldü. 2024’te eğitim alanında yaşanan ağır sorunlar ve saldırılar, başta öğrencilerimiz, öğretmenler, idari teknik personel, yardımcı hizmetliler ve veliler olmak üzere, toplumun geniş kesimlerini her zamankinden daha çok etkiledi. 2024 yılı, eğitim alanına yönelik çok yönlü saldırı ve tehditlerin olduğu, […]

    The post 2024 Yılında Eğitimde Neler Oldu? appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    Türkiye’de eğitim sistemine yönelik sorunlar ve yaşanan sorunlara yönelik çözümsüzlük politikaları 2024 yılında da ısrarla sürdürüldü. 2024’te eğitim alanında yaşanan ağır sorunlar ve saldırılar, başta öğrencilerimiz, öğretmenler, idari teknik personel, yardımcı hizmetliler ve veliler olmak üzere, toplumun geniş kesimlerini her zamankinden daha çok etkiledi.

    2024 yılı, eğitim alanına yönelik çok yönlü saldırı ve tehditlerin olduğu, özellikle laik bilimsel eğitim anlayışına açıkça meydan okunan bir yıl oldu. 2024 yılında eğitimin niteliğinde yaşanan gerileme devam ederken, eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamaları belirgin şekilde arttı. Özellikle Diyanet İşler Başkanlığı ve dini tarikat ve cemaatlerin kurduğu dernekler, Millî Eğitim Bakanlığı ile imzaladıkları protokoller üzerinden, okullarda laik eğitim karşıtı faaliyetleri yaygınlaştırdılar.

    Sınav odaklı eğitim, okulların fiziki altyapı ve donanım eksikliklerinin sürmesi, kalabalık sınıflar sorunu, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, çocuklara yönelik taciz ve istismar vakalarının artması, mülakata dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulamasının sürmesi, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu vb. gibi çok sayıda sorun, eğitim sisteminin belli başlı sorunları olarak 2024 yılına damgasını vurdu.

    Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakılırken, eğitimin temel sorunlarına yönelik çözümsüzlük politikaları 2024 yılında bizzat iktidar ve Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) eliyle yapılan yasal düzenlemeler ve fiili dayatmalar eşliğinde sürdürüldü. Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda attığı adımlar, çeşitli vakıf ve derneklerle iş birliği halinde hayata geçirilen ‘piyasacı’ ve ‘dini eğitim’ merkezli uygulamalar, başta öğrenciler olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkiledi.

    2024 yılında toplumsal yaşamın her alanında görülen cinsiyetçilik ve cinsiyetçi uygulamaların en yoğun görüldüğü alanların başında eğitim alanı ve okullar geldi. Eğitimde cinsiyetçilik ve cins ayrımcı uygulamaların okullarda etkili şekilde üretilmeye devam ettiği görüldü. Geleneksel cinsiyet rolleri aile, okul, hukuk, ahlak, din ve medya tarafından sistemli bir şekilde çocuklara ve topluma aktarılmaya/dayatılmaya çalışıldı.

    Türkiye’de eğitim sisteminin müfredat, ders kitapları ve uygulama alanları itibarıyla çocukların, etnik köken, dil, din ve inanç ayrımcılığı ile karşı karşıya olduğu biliniyor. Ülkedeki etnik, dilsel, kültürel çeşitlilik ve inanç çeşitliliği, eğitim programlarında ve ders kitaplarında neredeyse hiç yansıtılmadı. 2024 yılında özellikle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili farklı olan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajlarını ortadan kaldıracak adımlar bu yöndeki taleplere rağmen ısrarla atılmadı.

    Türkiye’nin eğitim sisteminde geçmişten günümüze etkisini hissettiren ırkçı, şoven, milliyetçi ve cins ayrımcı söylemler, manevi değerler adı altında eğitimin bütün kademelerinde dini eğitimin yaygınlaştırılması gibi uygulamalar egemen ideolojinin yoğun baskısı ve denetimi altında hayata geçirildi. Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda benimsenen tekçi anlayış, farklı inanç, kimlik ve mezhepleri yok saymayı, onları ve taleplerini görmezden gelmeyi sürdürdü. Türkiye’nin kamusal, laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicilinde olumlu anlamda en küçük bir ilerleme yaşanmadı. 2024 yılında siyasi iktidar ve MEB, eğitimde somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek yerine, eğitimde yaşanan kaosu derinleştirecek adımlar atmayı tercih etti.

    2024 yılı, eğitim alanında önemli tartışmaların yaşandığı, öğrenci hakları ve öğretmenlerin çalışma koşulları açısından kritik gelişmelerin olduğu bir yıl oldu. Eğitimde “piyasa” ve “dinselleşme” merkezli dönüşüm, müfredat değişiklikleri, Öğretmenlik Meslek Kanunu, ÇEDES projesi üzerinden eğitimde dinselleşme uygulamaları ve mesleki eğitim merkezleri (MESEM) üzerinden çocuk işçiliğinin artışı 2024 yılına damga vuran başlıca gelişmeler olarak karşımıza çıktı.

    ÇOCUKLARA VE HAKLARINA YÖNELİK TEHDİTLER ARTTI  

    Türkiye’de yaşayan çocuklar, ağır ekonomik sorunların da etkisiyle sağlıklı gıdaya, suya, eğitime erişmekte ciddi engellerle karşılaşırken, çocuk yaşta zorla evlendirmeler, çocuklara yönelik istismar vakaları artarak devam etti.

    Türkiye’de eğitim alanında yaşanan laiklik ve bilim karşıtı değişiklikler doğrudan çocukları hedef alan içerikte gerçekleşti. Çok sayıda çocuk ekonomik nedenlerle okulu terk etmek zorunda kalırken, çocuk işçiliği ve suça sürüklenen çocukların sayısı artmaya devam etti.

    Okul çağında olmasına rağmen yüz binlerce çocuk okula devam etmedi. 4+4+4 sistemine geçildikten sonra 12 yıl eğitim zorunlu olmasına rağmen çocukların büyük bir kısmı ortaokuldan itibaren okulu bırakmaya başladı. MEB’in son yayınladığı örgün eğitim istatistiklerine göre 2022-2023’te ortaokulu bitiren öğrenci sayısı 1 milyon 293 bin 22 iken geçen yıl bu çocukların 1 milyon 29 bin 423’ü liseye başladı. Geçen yıl liseye hiç başlamadan eğitimi bırakan öğrenci sayısı 263 bin 599 oldu.

    Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi sonrasında artan çıraklık ve stajyerlik uygulamaları gibi çok sayıda düzenleme, çocukların eğitimden uzaklaşmasına ve işçi olarak çalışma yaşamına sürüklenmesine neden oldu. Eğitimin bütün kademelerine damgasını vuran ve temel amacı yoksul ailelerin çocuklarını sermayeye ucuz iş gücü kaynağı olarak sunmak olan acımasız bir eğitim politikası izlendi. Çocukları örgün eğitim dışına iten politikalar ve devletin patronlara yönelik çırak ve stajyer çalıştırmayı kolaylaştıran düzenlemeler yaşanan sorunları daha da derinleştirdi.

    Çalışan çocukların bir bölümü tarım sektöründe ucuz iş gücü, bir bölümü de ücretsiz aile işçisi olarak çalıştırıldı. Ayrıca anadilinde eğitim alamayan öğrencilerin okulda başarısız olarak eğitim dışına itilmeleri de okulu erken yaşta terk etmelerine neden oldu. Artan yoksulluk ve işsizlik nedeniyle aileleriyle birlikte göç etmek zorunda kalan çocuklar göç ettikleri şehirlerde çocuk işçi olarak çalışmak zorunda bırakıldı.

    MÜFREDAT DEĞİŞİKLİKLERİ EĞİTİM SİSTEMİNİ OLUMSUZ ETKİLEDİ

    2024 yılında “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla açıklanan yeni müfredat değişiklikleri, laik ve bilimsel eğitime yönelik tartışmaları beraberinde getirdi. Yeni müfredatta, din ve değerler eğitiminin ağırlığı artırılırken, fen bilimleri, felsefe ve tarih gibi derslerde dini referansların öne çıktığı görüldü. Bu değişiklikler, laik eğitim anlayışından uzaklaşıldığı ve öğrencilerin eleştirel düşünme becerilerinin sınırlandığı eleştirilerine yol açtı. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konuların müfredatta yeterince yer almaması, eğitimde ayrımcılığı derinleştiren bir unsur olarak değerlendirildi.

    Yeni müfredatta dini ve milli değerlerin ön plana çıkarılmasıyla, eleştirel düşünceye ve bilimsel yaklaşımlara daha az yer verildiği görüldü. Eğitimde çeşitliliği teşvik etmek yerine, tek tip bir düşünce yapısının benimsetilmeye çalışılmasının eğitimde eşitsizliği artıracağı, özellikle dezavantajlı kesimlerin daha fazla zarar görmesine neden olacağı eleştirileri yapıldı.

    MEB’in ‘yeni müfredatı’, düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, itiraz etmeyen nesiller yetiştirmek amacıyla hazırlandı. Öğretim programlarında bilimsel eğitim ile ilgili olan pek çok nokta özenle ‘sadeleştirme’ ya da ‘ayıklamaya’ tabi tutulurken, tek adam rejiminin bütün hedeflerini açık ve gizli (örtük) amaç ve değerler üzerinden ders kitaplarına yerleştirerek kendilerince ‘dini’ ve ‘milli’ bir müfredat oluşturuldu ve 2024-2025 eğitim öğretim yılı başından itibaren 1., 5. ve 9. sınıflarda uygulanmaya başlandı.

    ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ KANUNU, TÜM ELEŞTİRİLERE RAĞMEN UYGULANMAYA BAŞLADI 

    2024 yılında öğretmenlerin, eğitim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin sorunları Millî Eğitim Bakanlığı’nın yine gündeminde olmadı. Eğitim ve bilim emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük hakları ve geleceğine yönelik talepler görmezden gelinirken, insanca yaşam ve insan onuruna yakışır ücret talepleri yok sayıldı.

    Öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran, öğretmenlerin ekonomik sorunlarına çözüm üretmeyen, eşit işe eşit ücret ilkesini ortadan kaldıran, öğretmenler arasındaki ayrımcılığı ve eşitsizliği derinleştiren Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) düzenlemesi bütün itirazlara rağmen TBMM’de yasalaşarak yürürlüğe girdi.

    ÖMK’nin en tehlikeli düzenlemelerinden birisi olan Öğretmen Akademisi ile öğretmenlerin iktidarın siyasal çizgisinde yetiştirilmesi ve ideolojik olarak şekillendirilmesi hedeflendi. Üniversiteden öğretmen diploması alarak mezun olan öğretmenlerin MEB tarafından ikinci kez eğitime alınması yoğun eleştiri konusu oldu. Eğitimde bilimsel ve laik temellerin zayıflatıldığı, bunun yerine değerler eğitimi adı altında dinsel ve milli söylemlerin ön plana çıkarıldığı yeni müfredata uygun öğretmen profili oluşturmak hedeflendi.

    Türkiye’de aynı işi yaptıkları halde farklı statü ve maaş kaleminde çalışmak zorunda kalan öğretmenler arasında halen var olan aday, sözleşmeli, kadrolu, ücretli öğretmen ayrımına uzman öğretmen ve baş öğretmen gibi yenilerini eklenirken, eğitim sisteminin rekabetçi ve eleyici yapısına öğretmenlik mesleği de eklendi.   

    EĞİTİMDE TİCARİLEŞTİRME POLİTİKALARI DEVAM ETTİ

    Toplumsal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, eğitim alanı da kamusal ve toplumsal işlevlerinden ayrıştırılarak, ‘serbest piyasa mekanizmasına göre ‘rekabetçi’ bir mantıkla biçimlendirilen büyük bir ‘ekonomik sektöre’ dönüştürüldü. Eğitimde yaşanan çok yönlü ticarileşme ve eğitim hizmetlerinin adım adım özelleştirilmesi anlamına gelen çok sayıda uygulama, 2024 yılında belirgin şekilde arttı.

    Eğitimde yaşanan ticarileştirme ve özelleştirme uygulamaları, kimi zaman açık, ama çoğunlukla gizli olarak yapıldı. Bir taraftan eğitimin büyük bir bölümü zamanla birer ‘ticari işletme’ haline getirilen devlet okullarında sürdürülürken, diğer yandan eğitimin kamusal finansmanının tasfiye edilmesi yoluyla yoksul halkın eğitim finansmanı içindeki payı arttı.

    2024 yılında kamusal eğitim adım adım zayıflatılırken kamu kaynakları özel okullara aktararak özel öğretimin büyük ölçüde devlet desteği ile güçlendirilmesi politikası benimsendi.  MEB’in açıkladığı son örgün eğitim istatistikleri, devlete ait ilkokul ve ortaokul sayısının azaldığını, özel ilkokul, ortaokul ve lise sayısının ve bu okullara yönlendirilen öğrenci sayısının dikkat çekici bir şekilde artmaya başladığını gösterdi.

    Velilerin çocuklarını özel okullara yöneltmesinde devlet okullarında verilen eğitimin niteliğinin zayıflatıldığı, devlet okullarında yoğun dinselleşme pratiklerinin hayata geçirildiği görüldü. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar gibi pek çok neden birçok velinin özel okullara yönelmesini beraberinde getirdi.

    EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRME POLİTİKALARI YOĞUNLAŞTI

    2024 yılında Türkiye’nin eğitim sistemi en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullarda dinselleşme hızla artarak kaygı verici boyuta ulaştı. MEB’in geçmişte eğitimin dinselleştirilmesi hedefiyle Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli dini vakıf ve derneklerle ortak yürüttüğü projeler ve imzalanan ‘iş birliği’ protokolleri, okulları çeşitli cemaat, tarikat ve dini grupların etkinlik ve faaliyet alanı haline getirdi. İmam hatip okulları olmak üzere, bazı okullarda karma eğitim karşıtı uygulamalar hayata geçirildi.

    MEB’in merkezi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, yerellerde ise İl müftülükleri başta olmak üzere, büyük çoğunluğu dini cemaatlerin uzantısı olan kimi vakıf ve derneklerle çeşitli konu başlıkları altında imzalanan iş birliği protokolleri, eğitim sisteminin büyük bir kuşatma ile karşı karşıya olduğunu gösterdi. Özellikle ÇEDES (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum) projesi, 2024 yılı boyunca eğitim alanında laiklik tartışmalarının merkezinde yer aldı. Proje kapsamında, din görevlilerinin okullarda “manevi danışman” sıfatıyla rehberlik yapması ve öğrencilerle etkinlikler düzenlemesi, eğitim sisteminde dini referansların güçlendiğini gösterdi. ÇEDES projesinin laik eğitim anlayışına aykırı olduğu itirazlarına rağmen, okullarda öğrencilere yönelik dini dayatmalar daha önce hiç olmadığı kadar arttı. Kırsal bölgelerde tarikat ve cemaatlerin okullardaki etkinlikleri belirleyici hale gelirken, bu durum eğitimde giderek artan ideolojik ayrışmayı beraberinde getirdi.

    DEPREM BÖLGELERİNDE EĞİTİM SORUNLARINA ÇÖZÜM ÜRETİLMEDİ

    Deprem bölgelerinde eğitimde normalleşme çabaları, 2024 yılı boyunca yetersiz kaldı. Birçok okulda eğitim, konteyner sınıflarda ve geçici yapılar içinde devam etti. Öğretmen eksikliği, altyapı sorunları ve psikososyal destek yetersizliği, depremzede öğrencilerin eğitim hakkını olumsuz etkiledi. Kalıcı okul inşaatlarının yavaş ilerlemesi, çocukların uzun süre eğitim kaybı yaşamasına neden oldu. Depremden etkilenen bölgelerdeki birçok öğrenci, maddi imkansızlıklar eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamadı. Öğrencilerin barınma ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarının karşılanamaması, eğitim sürecini olumsuz etkiledi.

    Depremden en çok etkilenen Hatay, Adıyaman, Malatya ve Kahramanmaraş gibi illerde pek çok okul tamamen yıkıldı ya da kullanılamaz hale geldi. Okulların yeniden inşası sürecinin yavaş ilerlemesi, yüz yüze eğitimin başlamasını geciktirdi. Bu süreçte, bölgede eğitim alamayan on binlerce öğrenci, uzaktan eğitim imkanına da tam anlamıyla erişemedi. Örneğin, Hatay’da yıkılan okulların yerine geçici konteyner sınıflar kurulsa da bu yapıların yetersizliği ve altyapı eksiklikleri, sağlıklı bir eğitim sürecinin önüne geçti.

    ÖĞRENCİLERİN BESLENME VE BARINMA SORUNLARI ARTTI

    2024 yılı ekonomik krizin ve artan hayat pahalılığının etkisiyle birçok aile, çocuklarının yeterli beslenmesini sağlamakta zorlandığı bir yıl oldu. Çocuklar için beslenmenin önemli olduğu koşullarda süt, yumurta, peynir, zeytin vb. gibi temel gıda ürünlerinin fiyatı 3-4 kat arttı. Dünyanın her yerinde gıda fiyatları düşerken, Türkiye’de gıda enflasyonu zirve yaptı. Bu koşullarda çocuklarına her gün ayrı bir beslenme hazırlamak durumunda kalan aileler eti, sütü, meyveyi, kuruyemişi geçelim yumurtayı, peyniri ve zeytini bile alamaz hale geldi.

    Türkiye, OECD ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ilk sıradaki yerini 2024’te de korudu. Son dönemde çok hızlı artan yoksullaşma Türkiye’de önce en hassas durumdaki çocukları etkiledi. Devlet okullarında kantin fiyatlarının yükselmesi, öğrencilerin sağlıklı beslenme hakkını doğrudan etkiledi. Bu süreçte, “Her Öğrenciye Bir Öğün Ücretsiz Yemek” kampanyası, öğrencilerin en temel ihtiyacı olarak öne çıktı.

    Üniversite öğrencileri açısından barınma sorunu büyüyerek devam etti. Yurt kapasitelerinin yetersiz kalması ve özel yurt ücretlerinin artışı, öğrencilerin barınma hakkına erişimini zorlaştırdı. Yetersiz barınma olanakları nedeniyle birçok öğrenci, eğitim hayatını sürdüremedi ya da kayıt dondurmak zorunda kaldı.

    OKULLARDA TEMİZLİK VE HİJYEN SORUNU YAŞANDI 

    2024 yılında eğitime damga vuran bir diğer gelişme 2024/24 eğitim öğretim yılı başından itibaren okullarda temizlik ve hijyen sorunlarının artması oldu. Daha önce okullarda İŞKUR bünyesinde Toplum Yararına Çalışma (TYP) bünyesinde 42 bin geçici temizlik personeli istihdam ediliyorken, Eylül ayı başında program değişikliği yapılarak yine İŞKUR bünyesinde haftada üç gün personel istihdamına dayanan İşgücü Uyum Programı (İUP) başlatıldı.

    Okullarda üç gün istihdam edilen İUP personeli için sadece sağlık sigortası yapılırken, ücret yerine “cep harçlığı” ödenmesi yapıldı. Bu durum devletin kendi yasalarını yok sayarak sigortasız işçi çalıştırma anlamına gelirken, çok sayıda okulda temizlik görevlisi bulunmaması eğitim emekçileri ve velilerin yoğun tepkisine neden oldu.

    Kamuda tasarruf tedbirleri çerçevesinde başlatılan bu uygulama sonucunda ülke genelinde çok sayıda okulda temizlik ve hijyen sorunları ortaya çıktı. Okullarda yaşanan temizlik sorunları ve hijyen eksikliği nedeniyle yeni salgın hastalıklara kapı aralandı. MEB tepkiler sonucunda okullarda 30 bin yeni personel istihdam edileceğini açıkladı ancak çok sayıda okulda temizlik veliler tarafından yapıldığı görüldü. 

    EĞİTİM HARCAMALARININ YÜKÜ YİNE VELİLERİN SIRTINA YIKILDI 

    Eğitim sistemi, her geçen yıl daha fazla paralı hale getirilirken milyonlarca öğrenci velisi çocuklarını okutabilmek için bütçelerine göre çok yüksek rakamlarla harcama yapmak zorunda bırakıldı. Geçtiğimiz yıllar içinde devlet okullarına ihtiyaç kadar ödenek ayrılmaması, kaçınılmaz olarak öğrenci velilerinin eğitimin finansmanına doğrudan katılımını beraberinde getirdi. Başta ‘gönüllü bağış’ adı altında toplanan kayıt parası olmak üzere, hemen her okulda çok sayıda kalemde para toplanarak eğitim harcamaları büyük ölçüde velilerin sırtına yıkıldı.

    Ülkemizde halkın büyük bölümünün asgari ücret ya da asgari ücrete yakın bir ücretle çalıştığı dikkate alındığında 2024 yılı velilerin öğrencilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakta oldukça zorlandığı, özellikle birden fazla çocuğu okula gidecek olan dar gelirli velilerin zorunlu ihtiyaçları dahi karşılamadığı bir yıl oldu. Devlet okullarına, yurtlarına ayrılmayan eğitim bütçe kaynakları eğitim yatırımları yerine özel okullara çeşitli adlar altında transfer edildi.

    İkamet adresine kayıt yaptırılan öğrencilerin velilerinden daha az “kayıt ücreti” ya da “bağış” istenirken, ikamet dışında kalan bir okula kayıt yaptırılan öğrencilerin velilerinden yüksek miktarlarda bağış talep edildi. Okulun bulunduğu konumda yaşayan öğrenci velilerinin ekonomik durumuna göre daha fazla bağış istendiği durumlar yaşandı. Çocuğunu çevresinden duyduğu bilinen bir öğretmenin sınıfına kaydettirmek isteyen velilerden öğretmen seçimi için ayrıca yüksek ücretler talep edildi. Bunların dışında velilerden ‘ihtiyaç maddeleri’ listesi adı altında ‘A4 kâğıdı, kâğıt havlu, sıvı sabun, tuvalet kâğıdı’ vb. gibi ürünler talep edildi.

    2024-2025 eğitim öğretim yılı başında bir okul çantasını doldurmanın toplam maliyeti, öğrencinin sınıf seviyesine ve ihtiyaçlarına bağlı olarak değişiklik gösterdi. İlkokul öğrencisi için temel kırtasiye malzemeleri, çanta ve diğer gereksinimler hesaba katıldığında toplam maliyet 3.000 TL ila 5.000 TL arasında değişti. Ortaokul ve lise öğrencileri için bu maliyet 6.000 TL’yi geçti. Teknolojiye yönelik ihtiyaçlar (tablet, hesap makinası vb) eklendiğinde bu rakam 10.000 TL’nin üzerine çıktı. Eğitim masraflarındaki artışlar, özellikle düşük gelirli ailelerin çocuklarının eğitime erişim imkanlarını ciddi anlamda tehdit etti. Birçok aile, yaşanan hayat pahalılığı nedeniyle çocuklarının en temel okul ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale geldi.

    OKULDA ŞİDDET CAN ALMAYA DEVAM ETTİ 

    Toplum olarak hayatımızın her aşamasında evde, sokakta, iş yerlerinde her gün karşı karşıya kaldığımız şiddet olgusunun uzun süredir okullarımızı da sarmalamış olması, 2024 yılında çok sayıda eğitim emekçisinin şiddetin hedefi haline gelmesine neden oldu. Toplum olarak hayatımızın her aşamasında yer alan şiddet olgusu, eğitim yuvaları olan okulları ve öğretmenleri hedef alarak can kayıpları ve yaralanmaların yaşanmasına neden oldu.

    İstanbul’un Eyüp ilçesinde bulunan özel bir okulda görev yapan Millî Eğitim Bakanlığı’ndan emekli öğretmen İbrahim Oktugan bir öğrencisi tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırı sonrasında hayatını kaybetmesi üzerine, ülke çapında yüzbinlerce eğitim emekçisi iş bırakarak alanlara çıktı ve yaşanan şiddeti protesto etti. Okulda yaşanan cinayete gösterilen kitlesel tepkiye rağmen MEB okulda yaşanan şiddet olaylarının önüne geçmek için somut bir öneri ya da politika geliştirmedi.

    Milli Eğitim Bakanlarının yaptığı açıklamalarla eğitim sisteminde yaşanan olumsuzlukların temel nedeni olarak öğretmenleri göstermesi, CİMER uygulamasının velilerin elinde bir sopaya dönüştürülmesi, MEB’in eğitimde yaşanan tüm sorunlara çözüm üretmek yerine öğretmeni ve idarecileri veli ve öğrenci karşısında tek muhatap olarak bırakması, okulda şiddetin artmasına zemin oluşturmayı sürdürdü.

    OKULLARDA ÜCRETLİ ÖĞRETMENLER ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA ÇALIŞTIRILDI 

    Ülkemizde iş hayatını düzenlemek için devlet tarafından yapılan en önemli düzenlemelerden biri de hiç şüphesiz asgari ücret uygulamasıdır. Ülkemizde 4857 sayılı İş Kanunun 39. Maddesi gereği devlet tarafından belirlenen asgari ücretin altında çalışanlara aylık ücret verilemeyeceği, bu kurala uymayanlara ise ceza uygulandığı bilinmesine rağmen, bizzat Millî Eğitim Bakanlığı tarafından devlet okullarında bu yasaya aykırı hareket edildi.

    2024 yılı için devletin asgari ücret olarak belirdiği rakamın net 17 bin 2 lirayken ücretli öğretmenler bir ayda sigortalı gün sayısı en fazla 15-16 iş günü oldu. Ülke çapında sayıları 90 binin üzerinde olan ücretli öğretmenler yıl boyunca en fazla 16 bin lira ücret alabilirken, ellerine geçen ücret asgari ücretin altında kaldı. 2024 yılı sonunda ücretli öğretmenlere Kasım ayı ders ücretleri bir ay gecikmeli olarak ödendi.

    ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER SORUNU SÜRDÜ 

    Geçtiğimiz yıllar içinde her yıl KPSS sınavına giren öğretmenler küçük bir kısmının ataması yapılırken, ataması yapılmayan öğretmenler işsiz öğretmenler ordusuna katıldı. 2024 yılında KPSS’de öğretmenlik alan bilgisi sınavına 470 bin kişi girerken, yıl içinde sadece 19 bin 980 sözleşmeli öğretmenin atması yapıldı. Ataması yapılmayan yarım milyonu aşkın öğretmen var iken 2024 yılında da öğretmen açıkları kapatılmadı ve ataması yapılmayan öğretmenler sorunu çözülmedi.

    Geçtiğimiz 23 yılda KPSS’ye giren her 100 öğretmenden sadece 15’inin ataması yapıldı. Ataması yapılmayan ve her geçen yıl sayıları artan işsiz öğretmenler ya tekrar sınava girmek ya da başka alanlarda çalışmak zorunda bırakıldı. Ataması yapılmayan öğretmenlerin zorunlu olarak meslekleri dışında işler yapmaya zorlanması ve meslekleri ile ilgisi olmayan alanlarda çalışmak zorunda bırakılması sorunu 2024 yılında da sürdü. 

    2024’TE YÜKSEKÖĞRETİM ALANINDA NELER YAŞANDI? 

    2024 yılı, bir süredir devam eden ve üniversiteyi üniversite yapan ilke ve değerlerin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasını hedefleyen gelişmelerin devam ettiği bir yıl oldu. OHAL KHK’leri ile başlatılan akademik tasfiye sürerken, hukuksuz disiplin soruşturmaları, cezalandırma, işten atma pratikleri devam etti. Akademik ve bilimsel üretim yapılamaz hale getirilen üniversitelerin içinin boşaltılması süreci hız kesmiyor.

    Üniversite rektörlerinin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması, rektörlerin üniversite bileşenlerine, akademik özgürlüğe, etik ilkelere ve topluma karşı değil, sadece siyasi iktidara karşı sorumluluk taşımasına neden oldu. Anayasa Mahkemesi’nin Haziran ayında rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından atanması uygulamasının iptaline karar vermişti. Bu süreçte Anayasa Mahkemesinin kararları tanınmayarak Temmuz, Eylül ve son olarak Aralık aylarında CB Erdoğan tarafından çeşitli üniversitelere rektörler atandı. Ehliyet ve liyakatin, hukuk ilkelerinin yerini üniversite yönetimlerinin keyfi ve hukuksuz uygulamaları aldı. Üniversitelerde partizan kadrolaşma, kişiye özel adrese teslim kadro ilanları artarak sürdü. Alanın bilgisine sahip olmayanlar sadece iktidara yakınlıkları üzerinden üniversitelerin ve yükseköğretim kurumlarının yönetim kademelerine getirildi.

    Derinleşen çoklu kriz ortamı ve yoksulluk kıskacında temel haklarından mahrum kalan bir kesim de üniversite öğrencileri. Ekonomik kriz ve geçim sıkıntısı barınma, beslenme ve ulaşım gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını her geçen gün daha da zorlaştırırken geniş kesimlerin eğitime erişimini engelliyor. Bu durumun somut göstergeleri mevcut: 2024 yılında üniversiteye yerleşmeye hak kazanan yüz binlerce öğrencinin üniversitelere kayıt yaptırmadığı, yüz binlercesinin de kaydını yenilemeyerek okullarını terk ettiği bir dönemden geçiyoruz. Şehir dışındaki üniversitelerin tercih edilmesinden kaçınma eğilimleri artarken, öğrenciler erken dönemde işçileştirilerek ucuz emek ordusunun bir ferdi haline getiriliyor. İşsizlik ve gelecek kaygısı üniversite öğrencilerinin günlük hayatının normal bir parçası artık.

    2024 yılı üniversitelerde ihale yolsuzlukları, taciz, mobbing ve hukuksuz uygulamaların yaşandığı bir yıl oldu. Siyasi iktidarın çizgisinde hareket eden rektörlere dair YÖK’e yapılan şikayetler sonuçsuz kaldığından üniversitelerdeki keyfi ve hukuksuz uygulamaların faillerinin yaptıkları hukuksuzluklar arttı.

    Eğitimdeki uygulamalara benzer olarak yükseköğretim alanında da dinselleştirme pratikleri hız kazandı. Üniversitelerde evrim ve bilim karşıtı yaradılış teorisini öven sempozyumlar yapıldı. YÖK öncülüğünde umre ödüllü yarışmalar organize edildi. Eğitimde pedagojik yaklaşımlar hiçe sayılarak müftülük ve ilahiyat fakülteleri iş birliğinde din ve değerler eğitimi altında dinselleştirme pratiklerini yaygınlaştıran etkinliklere tanıklık ettik. Siyasi iktidar, YÖK, dini tarikat ve cemaatler iş birliği içerisinde laik ve bilimsel eğitimden daha da uzaklaşıldı.

    Vakıf üniversitelerindeki hak ihlallerinin yaşandığı bir başka alan olarak öne çıktı. Güvencesiz istihdam edilen öğretim elemanları sözleşme yenilememe baskısı altında sessizliğe zorlanmaktadır. Vakıf üniversitesindeki eğitim ve bilim emekçileri, devlet üniversitesindeki eğitim ve bilim emekçileri ile aynı akademik sorumlulukları taşımalarına rağmen vakıf üniversitelerindeki eğitim ve bilim emekçilerinin mali, özlük ve demokratik hakları hala devlet üniversitelerindeki eğitim ve bilim emekçileriyle aynı düzeye getirilmedi. Bu yönde talepler ile süren akademisyenlerin işine son verildi.

    Üniversiteler Arası Kurul’un doçentlik kriterlerini yap boz tahtasına çevirmesi ve kriterlerde akıl, bilim ve hukukla bağdaşmayan değişikliklere gitmesi ağır hak ihlallerine yol açtı. Özellikle sürekli değiştirilen kriterler geçmişe etki yasağı ve makul geçiş süreci öngörülmesi ilkelerine aykırılıklar barındırmaktadır. Nitelikten çok niceliği ilke edinen söz konusu kriterler nedeniyle paralı kongreler, atıf çeteleri, para karşılığı yazılan tezler ve yayınlar sorunu derinleşti.

    50/d, 33/a, 35 gibi maddelerle istihdam edilen araştırma görevlileri arasında görev ve haklar açısından yapılan ayrımcılıklar sürdü. Doktorasını tamamlamış araştırma görevlileri ek koşul aranmaksızın görevlerinde yükselmeli ve unvanlarının hak ettiği kadrolara güvenceli biçimde atanması yönündeki talepler karşılıksız kaldı.

    Üniversitelerdeki idari ve teknik personelin hakları ve talepleri görmezden gelinirken, bu arkadaşlarımız ağır biçimde ayrımcı uygulamalara maruz kaldı.  Rektörlerin aşırı yetkilerinden birisini düzenleyen 2547 sayılı kanunun 13-b/4 maddesinin iptal edilmesi talepleri karşılanmazken, bu madde ile rektörlerin akademik ve idari/teknik personeli keyfi biçimde sürgün edebilmesi, görev yerini değiştirebilmesi engellenmedi. Rızası dahilinde görev yeri değiştirilen idari ve teknik personel, görevlendirildiği birimdeki ek ödemelerden faydalanmalıdır. Üniversite yöneticilerinin yolsuzluklarına direnen mali ve idari birimlerdeki personelin maruz kaldığı baskı ve yıldırma politikalarına son verilmelidir. Eğitim ve bilimsel üretim, üniversitenin tüm çalışanlarının kolektif emeğinin ürünüdür. Bu sebeple tüm üniversite idari ve teknik personeline “yükseköğretim tazminatı” adı altında maaş iyileştirmesi yapılmalıdır. “Geliştirme ödeneği”nin akademik personel de dahil olmak üzere adil bir şekilde idari personele de dağıtılması gerekmektedir.

    2024 yılında yükseköğretime ayrılan bütçenin yetersiz kalması nedeniyle birçok üniversitede servis ve yemek hizmetleri durma noktasına geldi. Neredeyse tüm üniversitelerde yemekhane ücretlerine fahiş zamlar zam yapıldı ve beslenme hakkı yok sayıldı. Barınma ve yurt sorununa bir türlü çözüm üretilmemesi nedeniyle çok sayıda öğrenci kayıt dondurmak ya da üniversite öğretimini yarım bırakmak zorunda kaldı. Geçtiğimiz üç yıl içinde bir milyonu aşkın öğrenci ekonomik nedenlerle okulu bıraktı. 

    2025 YILINDA EĞİTİM HAKKI MÜCADELESİNİ GÜÇLENDİRELİM 

    Türkiye, eğitimde nitelik ve memnuniyet açısından OECD ülkeleri içinde son sıralardaki yerini koruyor. Yapılan araştırmalar, ülkedeki sınıfsal eşitsizliğin en net şekilde eğitim alanı üzerinden görmek mümkün. Toplumda giderek derinleşen sınıfsal ve kültürel ayrışma, eğitim sisteminin büyük ölçüde dini kurallara göre düzenlenmesi, yeni eğitim müfredatının hemen her derste dini kurallar ve referansları temel alan bir içerikte hayata geçirilmesi, eğitim alanında yaşanan ve toplumun geleceğini yakından ilgilendiren büyük kuşatma ile karşı karşıyayız.

    Eğitim sisteminde yıllardır yaşanan ve katlanarak artan sorunlar, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir amacının olmadığını açıkça gösteriyor. Okullarda yaşanan yoğun dinselleşme ve eğitimi ticarileştirme uygulamaları okullarımızı eğitim yuvası olmaktan hızla uzaklaştırıyor.

    Eğitim sisteminde yaşanan dönüşüm, iktidarın siyasal-ideolojik hedeflerinden, ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal koşulların gelişiminden ayrı değildir. Bugün karşımızda iki seçenek var; eğitim sistemi ve okullar ya tamamen egemen ideolojiye teslim edilecek ya da sistemin eğitim üzerinden kendi çıkarlarına göre biçimlendirmek istediği çocuk ve gençlerimizin gerçek anlamda kamusal, bilimsel, laik, demokratik ve cins ayrımcı olmayan bir içerikte ve temel bir insan hakkı olan anadilinde eğitim ilkesi çerçevesinde eğitim alması için mücadele edilecektir.

    Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, okul öncesinden üniversiteye kadar bilimin değil, dini inanç sömürüsünün referans alındığı bir eğitim sisteminin çocuklarımıza, öğrencilerimize verebileceği hiçbir şey yoktur. Eğitim Sen olarak ülkenin ve çocuklarının geleceğinden endişen eden herkesi kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için birlikte mücadeleye, eğitim hakkı mücadelesini güçlendirmeye çağırıyoruz.

    The post 2024 Yılında Eğitimde Neler Oldu? appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2023/2024 Eğitim-Öğretim Yılı 1. Yarıyıl Değerlendirmesi https://egitimsen.org.tr/2023-2024-egitim-ogretim-yili-1-yariyil-degerlendirmesi/ Thu, 18 Jan 2024 09:12:58 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=63917 2023/24 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 19 Ocak Cuma günü sona erecek ve iki haftalık yarıyıl tatili başlayacaktır. MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) 17,5 milyon öğrenci bulunmaktadır. Toplam 75 bin 19 eğitim kurumu/okulu içinde devlete ait kurum/okul sayısı 60 bin 734 (yüzde 81) iken, özel okulların sayısı 14 bin 281 […]

    The post 2023/2024 Eğitim-Öğretim Yılı 1. Yarıyıl Değerlendirmesi appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2023/24 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 19 Ocak Cuma günü sona erecek ve iki haftalık yarıyıl tatili başlayacaktır. MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) 17,5 milyon öğrenci bulunmaktadır. Toplam 75 bin 19 eğitim kurumu/okulu içinde devlete ait kurum/okul sayısı 60 bin 734 (yüzde 81) iken, özel okulların sayısı 14 bin 281 (yüzde 19)’dir. Devlet okullarında okuyan öğrenci sayısı 15 milyon 887 bin 296 (yüzde 80), özel okullarda okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 578 bin 233 (yüzde 8); açık öğretimde okuyan öğrenci sayısı ise 2 milyon 346 bin 654 (yüzde 12)’dir.

    Türkiye çapında devlet ve özel okullarda toplam 1 milyon 139 bin 673 öğretmen görev yapmaktadır. 2022/23 eğitim öğretim yılı sonu itibariyle devlet okullarında görev yapan öğretmenlerin sayısı 974 bin; özel okullarda çalışan öğretmenlerin sayısı 132 bin civarındadır. 14 Mayıs 2023 seçimleri öncesinde atamaları yapılan ve 1 Eylül’de göreve başlatılan 45 bin öğretmen de eklendiğinde, devlet okullarında görev yapan öğretmenlerin sayısı 1 milyon 19 bine ulaşmaktadır.

    2023/2024 eğitim öğretim yılının ilk yarısında sözleşmeli istihdam edilen öğretmen sayısı 50 bin 182’dir. Devlet okullarında ek ders karşılığı çalıştırılan ve tamamı asgari ücretin altında ücret alan ücretli öğretmenlerin sayısı 90 bine yakındır.

    Türkiye’de yıllardır çok ağır çalışma koşulları altında ve özveriyle görev yapan eğitim emekçilerinin yaşam koşulları giderek ağırlaşırken, boş kadro olmasına rağmen, uzunca bir süredir eğitim kurumlarına genel idari hizmetler, teknik personel ve yardımcı hizmetler sınıfında memur alımı yapılmamaktadır. Bu durum okullarda ‘dışarıdan hizmet satın alma’ yöntemi ile taşeron çalıştırma uygulamalarının artmasına neden olmuştur.  Devlet okullarının üçte ikisinde kadrolu yardımcı yardımcı hizmetli bulunmamakta, okullarda yardımcı hizmetlerin büyük bölümü İŞKUR’un 9 aylık sürelerle istihdam edilen Toplum Yararına Çalışma Programı (TYP) personeli ya da geçici personel istihdamı üzerinden yapılmaktadır. 

    EĞİTİMDE YAŞANAN SORUNLAR ARTMIŞTIR

    Eğitimde yaşanan sorunlar her geçen yıl katlanarak artmakta, Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) bu sorunlara kalıcı çözümler üretmek yerine bütün enerjisini eğitimi dinselleştirmeye ve piyasalaştırmaya harcamaktadır.

    Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da eğitim sorunu, ülke ekonomisinde yaşanan sorunların ardından halkın en öncelikli sorunları arasında üst sıralarda yer almaktadır. Türkiye’de çocuklar okula aç gitmekte, yeterli beslenememekten kaynaklı fiziksel ve zihinsel gelişimleri sağlıklı olmamaktadır. Yine çocuk ve gençlerimizi eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere, kız çocukları ve kırsal kesimde yaşayan çocuklar açısından eğitime erişim konusunda yaşanan sorunlar sürmektedir.

    2023/24 eğitim öğretim yılının ilk yarısı bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizliklerin derinleştiği, çocukların eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamaması, eğitime erişimde yaşanan sorunlar ve anadilinde eğitim gibi en temel sorunların varlığını sürdürdüğü bir dönem olmuştur. 6 Şubat depremleri deprem bölgesinde eğitim öğretimde yaşanan sorunların daha da ağırlaşmasını beraberinde getirmiştir. Deprem nedeniyle birçok okul yıkılmış ve hasar görmüştür. Yıkılmayan, az hasarlı olan ve nisan ayında açılan okullara, eylülde başlanan tadilat nedeniyle eğitim öğretim aksamış çok sayıda öğrenci bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Orta hasarlı bazı okulların durumu hala belirsizliğini korumaktadır.

    Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda attığı adımlar, okul öncesi eğitimden başlayarak eğitimin bütün kademelerinde Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli vakıf ve derneklerle iş birliği halinde hayata geçirilen ÇEDES benzeri proje ve protokoller, başta öğrencilerimiz olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkilemeyi sürdürmektedir.

    2023/’24 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamalarının tüm hızıyla sürmüştür. Okulların fiziki altyapı ve donanım eksiklikleri giderilmemiş, kalabalık sınıflar, ikili öğretim ve taşımalı eğitimden kaynaklı sorunlara çözüm üretilmemiştir.

    MEB’in eğitim hakkı ve eğitime erişimde benimsediği piyasacı, rekabetçi ve ayrıştırıcı eğitim politikaları artarak devam etmekte, kamu kaynakları çeşitli teşvikler üzerinden özel okullara aktarılmaktadır. Türkiye’de özel öğretimin örgün eğitim içindeki payı 2002’de yüzde 1,9 iken, 2023’te yüzde 9,3’e yükselmiştir. Özel okulların devlet okullarına oranı ise yüzde 23,5’a ulaşmış durumdadır.

    Milyonlarca çocuk ve gencimiz kalıcı yaz saati uygulaması nedeniyle zifiri karanlıkta okula gitmek, akşam geç saatlerde okuldan eve dönmek zorunda bırakılmıştır. ‘4 gün iş, bir gün okul’ sloganıyla patronlara ucuz iş gücü kaynağı olarak sunulan meslek lisesi öğrencileri Mesleki Eğitim Merkezleri’nde (MESEM) çocuklarımız can güvenliği olmadan çalıştırılmaktadır.

    Öğretmen açıkları, mülakata ve arşiv araştırmasına dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulaması sürmektedir. Öğretmenlik Meslek Kanunu ile “eşit işe eşit ücret” uygulamasına aykırı adımlar atılmış, aynı işi yapan öğretmenler kariyer basamakları üzerinden faklı ücretlendirilerek ayrıştırılmıştır. Bugüne kadar KPSS’ye giren her 100 öğretmenden 85’inin ataması yapılmamış, ataması yapılmayan öğretmenlerin sadece yüzde 15’inin ataması gerçekleştirilmiştir. Yeterli öğretmen ataması yapılmadığı için ataması yapılmayan öğretmenler sorunu gibi çok sayıda sorun eğitim sisteminin çözüm bekleyen sorunları olarak geçtiğimiz öğretim yılında damgasını vurmuştur.

    Ülkedeki etnik, dilsel, kültürel çeşitlilik ve inanç çeşitliliği, eğitim programlarında ve ders kitaplarında neredeyse hiç yansıtılmamaktadır. Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda benimsenen tekçi anlayış, farklı inanç, dil, kimlik ve mezhepleri yok saymayı, onları ve taleplerini görmezden gelmeyi ısrarla sürdürmektedir. Türkiye’nin kamusal, laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicilinde herhangi bir değişiklik olmamıştır.

    Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili farklı olan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etmektedir.

    ÇOCUKLARA VE ÇOCUK HAKLARINA YÖNELİK TEHDİTLER SÜRMÜŞTÜR 

    Türkiye’de eğitim ve sağlık sisteminden kadın politikalarına kadar her alanda çocukların yararını değil, kendi çıkarlarını düşünen mevcut sistem; çocuklarımızın sahip olduğu heyecan, merak ve yaratıcılıktan açıkça korkmaktadır. Bu nedenle toplumsal yaşamdan dışlanarak aile içine hapsedilen kadınlar ve çocuklar devlet politikaları ile sosyal yaşamdan uzaklaştırılmaktadır.

    Türkiye’de eğitim sisteminin müfredat, ders kitapları ve uygulama alanları itibarıyla çocuklar, sık sık etnik köken, dil, din ve inanç ayrımcılığı ile karşı karşıya kalmakta, farklı kimlik ve inanca sahip olan çocuklara yönelik ayrımcı uygulamalar sürmektedir. Türkiye 1995 yılında Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin bazı önemli maddelerine çekince koyarak çocuklar arasında etnik köken, din ya da kültüre dayalı ayrımcılık yapılmasını meşrulaştırmıştır.

    Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi başta olmak üzere, çıraklık ve stajyerlik uygulamaları gibi çok sayıda düzenleme, çocukların eğitimden uzaklaşmasına ve işçi olarak çalışma yaşamına sürüklenmesine neden olmuştur. Çalışan çocukların bir bölümü tarım sektöründe ucuz iş gücü, bir bölümü de ücretsiz aile işçisi olmaktadır. Kız çocukları da benzer nedenlerle eğitim öğretimden uzaklaşarak iş gücüne kayıt dışı olarak katılmaktadır. Ayrıca anadilinde eğitim alamayan öğrencilerin okulda başarısız olarak eğitim dışına itilmeleri de okulu erken yaşta terk etmelerine neden olmaktadır. Artan yoksulluk ve işsizlik nedeniyle aileleriyle birlikte göç etmek zorunda kalan çocuklar göç ettikleri şehirlerde çocuk işçi olarak çalışmak zorunda bırakılmaktadır.

    Türkiye’de çocuk haklarına yönelik olarak ortaya çıkan karanlık tablo, çocuk haklarının ülkemizde sadece kâğıt üzerinde kaldığını göstermektedir. Eğitim ve yaşam hakkı başta olmak üzere, Türkiye’de çocukların en temel haklarının tehdit altında olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

    EĞİTİM HARCAMALARININ YÜKÜ VELİLERİN SIRTINA YIKILMIŞTIR

    Eğitim sistemi, her geçen yıl daha fazla paralı hale getirilirken milyonlarca öğrenci velisi çocuklarını okutabilmek için bütçelerine göre çok yüksek rakamlarla harcama yapmak zorunda kalmaktadır. Halkın ödediği vergileri, halkın ihtiyaçları için harcamaktan kaçınanlar, herkesin eşit ve parasız olarak yararlanması gereken eğitim hakkını para ile satmaya çalışanlar bu durumun öncelikli sorumlusudur.

    Devletin eğitim harcamalarına yaptığı katkı yıllar içinde istikrarlı bir şekilde azalırken, halkın cebinden yaptığı eğitim harcamalarının payı istikrarlı artmaya devam etmektedir. Türkiye’nin ‘eğitime en çok payı ayırıyoruz’ söyleminin gerçeği yansıtmadığını görmek için halkın cebinden yaptığı eğitim harcamalarının artış seyrine bakmak yeterlidir.

    Kamu kaynaklarının devlet okulları için kullanılması yerine özel okullara teşvik adı altında aktarılması, eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ve okullar arasındaki nitelik farklarını daha da derinleştiren bir işlev görmektedir. Bu durum okulları sadece devlet okulu-özel okul şeklinde ayrıştırmakla kalmamış, aynı zamanda zenginle yoksula ayrı ayrı ‘devlet okulu’, hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna ya da başarı düzeyine göre farklı sınıflar oluşturulmasının önünü açmıştır.

    Herkese eşit ve parasız eğitim hakkı hayata geçirilmeden, bunun için ülke çapında kamusal eğitim uygulamaları için somut adımlar atılmadan, son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle satın alım gücü ciddi anlamda azalan, çocuklarını okula aç göndermek zorunda bırakılan halkının cebinden yaptığı eğitim harcamalarındaki artışı durdurabilmek mümkün değildir.

    Kamusal eğitim, siyasal iktidarın ve bir bütün olarak devlet aygıtının hem sınıfsal hem de demokratik talepleri karşılaması için zorlandığı, eğitim hizmetinin herkes için eşit, parasız, nitelikli ve ulaşılabilir olmasını ifade eden bir kavramdır. Bir ülkede herkesin eşit koşullarda yararlanabileceği bir eğitim hakkından bahsedebilmek için eğitimin fiziksel ve ekonomik yönden de erişilebilir olması gerekir. Eğitime erişim hakkını düzenleyen her türlü ulusal/uluslararası yasa/sözleşme, devletlere bu hakkın ayrım yapılmaksızın sağlanması yükümlülüğünü vermektedir.

    Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, her adımın paralı hale geldiği bir eğitim düzeninde velinin de öğrencinin de eğitimcinin de kendi haklarını elde etmesini tek yolu, hiç kimseyi dışlamayacak, herkes için gerçek anlamda eşit bir eğitim düzenin kurulmasıdır. Bunun için tüm eğitim masraflarının devlet tarafından üstlenildiği, zenginle fakirin aynı eğitimi aldığı koşulların oluşturulması gerekmektedir.

    ÖĞRENCİLERİN BESLENME SORUNU ÇÖZÜM BEKLEMEKTEDİR

    2023/’24 eğitim öğretim yılının ilk yarısında öne çıkan sorunlardan birisi öğrencilerin beslenme sorununa ilişkin olmuştur. Türkiye’de çok sayıda öğrenci okula kahvaltı yapmadan gitmekte, yine birçok öğrencinin okulda yemek yemeden günü tamamladığı ve eve döndüğü görülmektedir.

    Derinleşen ekonomik kriz, hız kesmeden devam eden zamlar, gerçek enflasyonun üç haneli rakamlara ulaşması ve alım gücünün gün geçtikçe düşmesi mutfaktaki yangını büyütürken artık temel besin gıdalarına dahi ulaşmak zorlaşmıştır. Çocuklar için beslenmenin önemli olduğu koşullarda süt, yumurta, peynir, zeytin vb. gibi temel gıda ürünlerinin fiyatı 3-4 kat artmıştır. Bu koşullarda çocuklarına her gün ayrı bir beslenme hazırlamak durumunda kalan aileler eti, sütü, meyveyi, kuruyemişi geçelim yumurtayı, peyniri ve zeytini bile alamaz hale gelmiştir.

    Sağlıklı beslenme alışkanlığının çocukların sadece büyüme ve gelişiminde değil, okul başarısı üzerinde de son derece etkili olduğu bilinmektedir. Yetersiz ve dengesiz beslenen öğrencilerin dikkat süreleri kısalmakta, algılamaları azalmakta, zaman zaman öğrenme güçlüğü ve davranış bozuklukları gelişebilmekte ve bu ve benzeri nedenlerden kaynaklı olarak okul başarıları belirgin düzeyde düşebilmektedir.

    Türkiye, OECD ülkeleri arasında çocuk yoksulluğunda ilk sıradadır. Son dönemde çok hızlı artan yoksullaşma Türkiye’de önce en hassas durumdaki çocukları vurmuştur. Türkiye’de bugün her 5 çocuktan biri derin yoksulluk sorunları ile yüzleşmekte, yeterli ve besleyici gıdaya ulaşamamaktadır.

    MEB, çocuklarımızın sağlıklı gelişimi ve eğitim sürecinin sağlıklı işlemesi için öğrencilerin beslenme sorununu çözmek için ayrı bir bütçe ayırmak durumundadır. Taşımalı eğitim yapan okullarda bile öğrencilerin beslenme sorunları çözülmüş değildir. Alım gücünün giderek düşmesi ve yoksullaşmanın artması ile birlikte öğrencilerin okuldaki beslenme sorununun bir an önce çözülmesi gerekmektedir. Eğitim Sen olarak talebimiz okullarda en az bir öğün ücretsiz yemek uygulamasının hayata geçirilmesi için gerekli adımların bir an önce atılmasıdır.

    KALICI YAZ SAATİ UYGULAMASI EĞİTİMİ OLUMSUZ ETKİLEMEKTEDİR

    Elektrik şirketlerinin karını arttırmak amacıyla hayata geçirilen kalıcı yaz saati uygulaması 7 yıldır sürmektedir. Kalıcı yaz saati uygulaması nedeniyle öğrencilerimiz gün doğmadan, zifiri karanlıkta uyanıp evden çıkmak zorunda kalmaktadır. Benzer şekilde akşam geç saatlerde eve dönmektedir.

    Özellikle ikili öğretim yapan okullarda öğrencilerimiz ve kadın eğitim emekçileri kısa kış günlerinde, henüz gün doğmadan, karanlık sokaklarda, ciddi anlamda can güvenliği endişesiyle yola çıkmak zorunda bırakılmıştır. Öğrencilerimiz sabahları uykularını yeterince alamamakta ve kahvaltı yapamamaktadır. Öğrencilerin karanlıkta okula gitmek zorunda bırakılması nedeniyle çok sayıda öğrenci okula gelmek istemediklerini, ilk dersleri dinleyemediklerini ve anlatılanlarını belirtmektedir. Uykularını yeterince alamadıkları için sabah karanlığında güne başlayan öğrencilerin büyük bölümü ilk derslerde uyuklamakta ve derse yeterince katılamamaktadır.

    Kalıcı yaz saati uygulamasının hiçbir tasarruf sağlamadığı ispatlanmış olmasına rağmen, böylesine anlamsız bir uygulamadaki ısrarın nedenini anlamak mümkün değildir. Eğitim Sen olarak kısa ve soğuk kış günlerinde öğrencilerin karanlığa mahkûm olmamaları için sabit yaz saati uygulaması inadından vazgeçilerek yaz saati-kış saati uygulamasına geri dönülmesini talep ediyoruz.

    MESEM’LER ÖĞRENCİLERİMİZİN CAN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDİYOR 

    2021 yılının aralık ayında 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu’nda yapılan değişikliklerle mesleki eğitim merkezlerinin yaygınlaştırılması ve meslek lisesi öğrencilerinin işletmelerde ucuz iş gücü olarak çalıştırılmasının önü açılmıştır. Çocukların ucuz iş gücü olarak kullanılarak kamu kaynaklarının sermayedarlara aktarılmasının bir yolu şeklinde tasarlanan MESEM’ler uygulamanın başladığı günden bu yana çocukları çarklarında öğüten bir sistem haline gelmiştir.

    MEB verilerine göre 1 milyon 324 bin 840 öğrenci bu program çerçevesinde kayıtlıdır. MESEM’in çarkları, çocukların bir gün okula gittiği diğer günler belirlenen sanayi işletmesinde staj adı altında çalıştırılması şeklinde işlemektedir. Uygulama kapsamında çocuklara asgari ücretin üçte biri oranında staj ücreti verilirken, bu ücretin üçte ikisi kamu kaynaklarından karşılandığı için çocukların emeği, çocukların emeği, patronlara bizzat siyasi iktidar tarafından adeta peşkeş çekilmektedir.

    MESEM’ler sermayeye iş güvenliksiz, kuralsız, güvencesiz eleman yetiştirme alanları yaratılması gibi pek çok sorun barındırmaktadır. Meslek lisesi öğrencilerinin staj uygulamalarının işverenin insafına bırakıldığı uygulamaların yarattığı en büyük sorunsa yukarıda örnekleri verilen can kayıpları, kazalar ve meslek hastalıklarıdır. MESEM projesi iş yerlerinin ağır ve tehlikeli işler kapsamında araştırılması, iş yerlerindeki makinelerin iş sağlığı ve güvenliği kanunu çerçevesinde denetlenmesi ve iş kazalarıyla ilgili sorumlular hakkındaki hukuki sürecin takip edilmesi 16 yaş altı çocukların staj adı altında denetimsiz, kontrolsüz, tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde çalıştırılması yasakken, çocuklar iş cinayetlerinde yaşamını yitirmeye devam etmektedir. Eylül ayından bugüne kadar 7 çocuk MESEM kapsamında çalışırken yaşamını yitirmiştir. Yaşanan can kayıpları, kazalar ve hastalıklar MESEM programını ve bu program kapsamındaki iş yerlerinin denetlenmesi gerektiğini göstermektedir.

    Öğrencilerin okul ve iş hayatını birlikte sürdürecekleri üzerinden yapılan propagandaya rağmen MESEM uygulaması, meslek lisesi öğrencilerini zorunlu eğitimden, örgün eğitimden uzaklaştırma anlamını taşımaktadır. Devletin zorunlu eğitim kapsamındaki çocukları “beceri eğitimi” adı altında işverene ucuz iş gücü olarak sunması kabul edilemez. Eğitim hakkının tamamen yok sayıldığı, fırsat eşitliği perdesi altında sürdürülen piyasa merkezli eğitim modelinin geldiği nokta çocuk haklarına, çocukların eğitim hakkına meydan okumak anlamına gelmektedir. Çocuk işçiliğinin devlet eliyle meşrulaştırılması anlamı taşıyan bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir.

    ÇEDES PROJESİ LAİK EĞİTİM VE LAİK YAŞAMA YÖNELİK AÇIK BİR TEHDİTTİR!

    Türkiye’nin eğitim sistemi en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullarda dinselleşme hızla artarak kaygı verici boyuta ulaşmış durumdadır. MEB’in geçmişte eğitimin dinselleştirilmesi hedefiyle Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli dini vakıf ve derneklerle ortak yürüttüğü projeler ve imzalanan ‘iş birliği’ protokolleri, okulları çeşitli cemaat, tarikat ve dini grupların etkinlik ve faaliyet alanı haline getirmiştir.

    Eğitim Sen, geçmişten bugüne eğitimin bütün kademelerinde eğitimin niteliğini yükseltmek, çocukların özgür ve sağlıklı bireyler olarak yetiştirilmesi için somut adımlar atılması gerektiğini savunmaktadır. Ancak MEB, bugüne kadar yaptığı gibi, din ve inanç alanı gibi son derece hassas bir konuda okulları Diyanetin, dini dernek ve vakıfların temel faaliyet alanları haline getirmiştir.

    Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı ortaokullar ve imam hatip okulları, Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı il/ilçe spor müdürlükleri/gençlik merkezleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Diyanet Gençlik Merkezleri iş birliğinde yürütülmekte olan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi” (ÇEDES Projesi) laik eğitim anlayışına açıktan meydan okuma anlamına gelmektedir. ÇEDES Projesi iktidarın eğitim sistemini kendi siyasal-ideolojik çizgisi doğrultusunda biçimlendirme hedefinin en son ve kapsamlı örneğidir.

    2021/’22 eğitim öğretim yılında 48 ilde uygulanan ÇEDES protokolü, 2022/’23-eğitim öğretim yılından itibaren 81 ilde ve tüm okullarda uygulanmaya başlamıştır. 2023/24 eğitim öğretim yılında ÇEDES faaliyetleri belirgin şekilde artmış durumdadır. Proje kapsamında ‘manevi danışman’ olarak görevlendirilen imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kuran kursu hocaları, MEB’e bağlı okul öncesi, ilkokul ve ortaokullarda öğrencilere ‘değerler eğitimi’ vermeye başlamıştır.

    Türkiye’nin dört bir yanındaki okullarda öğrenciler ÇEDES kapsamında cami gezilerine ve namaza götürülmekte, öğrencilere mezarlık temizliği yaptırılmakta, din görevlileri okullara gelerek dini konularda seminerler vermektedir.  Yakın geçmişte hayata geçirilen ÇEDES uygulamalarından bazıları şunlardır:

    • Muğla’nın Menteşe ilçesinde, ÇEDES projesi kapsamında öğrenciler Menteşe İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından mezarlık temizliğine götürülmüş ve ilçe milli eğitim müdürlüğü sosyal medya hesabından öğrencilerin mezarlıkları temizlerken çekilmiş fotoğraflarını paylaşmıştır.
    • ÇEDES projesi kapsamında İzmir, Eskişehir, Aydın (Söke), Adıyaman (Tut), Batman (Gercüş), Bursa (Orhaneli), Tekirdağ (Şarköy), Muğla (Dalaman), Niğde, Mardin, Muş, Sakarya, Elâzığ ve pek çok farklı ilde öğrencilerle cami ziyaretleri gerçekleştirilmiş ve toplu namaz etkinlikleri yapılmıştır.
    • Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde henüz örgün eğitim çağına dahi gelmemiş, soyutlama yeteneği gelişmemiş okul öncesi eğitimdeki çocuklara cami imamı “yardımseverlik ve merhamet” sunumu yapmıştır. Oyun çağındaki çocuklara cami imamının seslenmesi veliler tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır.
    • Bursa’nın Gürsu ilçesindeki okullarda Gürsu İlçe Müftülüğü tarafından okullarla ortak yürütülen ÇEDES projesi kapsamında Hacı Huriye Tinç Ortaokulu öğrencilerine müftülük tarafından program düzenlenmiştir.
    • Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde Nene Hatun Anaokulu öğrencileri, kandil dolayısıyla Dilovası Merkez Camisi’ni ziyaret etmiş, ÇEDES kapsamında ilçede bulunan ortaokuldan 35 öğrenci Gebze Çoban Mustafa Paşa Camisi’ni öğretmenleri eşliğinde ziyaret etmiştir.

    Millî Eğitim Bakanlığı’nın, il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin, mülki amirlerin resmi ya da gayri resmi herhangi bir kurum, kuruluş ve kişilerle imzaladığı, imzalayacağı ÇEDES ve benzeri kapsamında, okullarda yapılacak etkinliklere öğrencilerin katılması velilerin yazılı onayı ve iznine tabidir. Okullarda pedagojik yeterliliği bulunmayan kişilerin ders saatinde veya teneffüslerde sınıfa, okulun toplantı, konferans, spor, sosyal etkinlikler düzenleyerek öğrencilere ‘manevi danışmanlık” yapması kabul edilemez. Müfredatta yazılı eğitim öğretim faaliyetleri dışında ve milli eğitim mevzuatında yer almayan sosyal etkinliklere (sosyal kulüp faaliyetleri, belirli gün ve hafta vb. faaliyetler dışındaki etkinliklere) velilerin onayı olmadan öğrencilerin katılımının teşvik edilmesinin yasal dayanağı yoktur.

    Mecliste 2024 MEB bütçesi görüşmeleri sırasında Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “tarikat ve cemaatlerle protokol yapmaya devam edeceğiz” sözleri yıllardır eğitim sisteminde yaşanan “dinselleşme” uygulamalarının bakanlık politikası olduğunun itirafı olmuştur. Söz konusu konuşmanın hemen ardından ülkenin dört bir yanından doğrudan laik eğitimi ve laik yaşam tarzını hedef alan haberler peş peşe gündeme gelmiştir.

    Ordu’nun Altınordu ilçesindeki bir lisede Işık Cemaati’ne ait kitapların bir okul müdürü tarafından ücretsiz dağıtılmasına sendikamız tarafından itiraz edilmesi üzerine okul müdürü; “ÇEDES Projesi kapsamında biz zaman zaman dini değerlerin öğretilmesi için böyle kitaplar dağıtıyoruz. Bu Milli Eğitim’in bilgisi kapsamında yapılan bir uygulama” ifadelerini kullanmıştır.

    Mersin’de Hüseyin Polat Özel Eğitim Uygulama Okulu’nda okul müdürü tarafından kadın eğitimcilere yırtmaçlı etek, kısa kollu tişört, yakası açık gömlek giymek gerekçesiyle “uyarı” cezası verilmiştir. Bakanlığın ‘beyaz önlük’ tavsiyesi üzerinden özellikle kadın eğitim emekçilerini hedef alarak “tek tip” kıyafet uygulamasını hayata geçirmek istediği bilinmektedir. Okullarda serbest kıyafet uygulaması sendikamızın uzun süredir savunduğu bir uygulamadır.

    Sendikamız, “beyaz önlük” uygulamasına tek tip kıyafet dayatması nedeniyle karşı çıkarken, uygulama ilk gündeme geldiğinde özellikle kadın öğretmenlere yönelik olarak okul yönetimlerinin ‘bu nasıl kıyafet’ deyip önlük giymeyi dayatabilecekleri uyarısı yapmıştır. Ne Millî Eğitim Bakanlığı’nın ne de liyakatsiz okul müdürlerinin öğretmelerin ne giyip ne giymeyeceğine karışma hakkı yoktur.

    Son olarak Muğla Dalaman’da ÇEDES projesi kapsamında Dalaman İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün okul müdürlerine göndermiş olduğu sesli mesajla okul müdürlerine öğrencilerin ÇEDES projesi kapsamında cuma günü sabah namazına getirilmesi ve sabah namazının kalabalık olması için bütün mesailerini bu işe ayırmaları istenmiştir. Sesli mesajda ayrıca sabah namazına Dalaman Kaymakamı ve belediye başkanının da katılacağı, namaz sonrasında ikram yapılacağı belirtilmiştir.

    Eğitim sisteminde ve genel olarak toplumsal yaşamda iktidarın kendi dünya görüşüne ve yaşam tarzına uygun nesiller yetiştirme yönündeki uygulamaları tüm topluma yönelik fiili bir baskı ve dayatmadır. Okullarda mesai saatlerinin ve okul ders planlarının cuma namazı saatlerine göre düzenlenmek istenmesi, öğretmenlere yönelik tek tip kıyafet dayatması, okullarda dini faaliyetlerin eğitimin önüne geçmesi ve karma eğitim ilkesinin ihlal edilmesi gibi girişimler, bazı illerde okul yönetimlerince velilere dilekçeler imzalatılarak tek cinsiyetli sınıflar oluşturulmak istenmesi ve imam hatip okullarında karma eğitim fiilen kaldırılmış olması eğitim sistemini dini kurallara göre biçimlendirme uygulamalarının sadece birkaçıdır.

    SONUÇ 

    2023/24 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitim alanında yaşanan gelişmeler, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir derdinin olmadığını göstermiştir. Okullarda yaşanan yoğun dinselleşme ve eğitimi ticarileştirme uygulamaları, siyasal-ideolojik hedeflere uygun olarak alınan bilim ve laiklik karşıtı karar ve uygulamalar eşliğinde hayata geçirilmeye devam etmektedir.

    Eğitim alanında yaşanan sorunların çözümü için gerekli adımların atılmadığı, eğitime erişimde yaşanan sorunlar başta olmak üzere eğitimde dayatmacı politikaların sürmesi nedeniyle öğrencilerin ve öğretmenlerin mutsuz olduğu, öğretmenlerin kariyer basamakları üzerinden yapay olarak ayrıştırıldığı, siyasal kadrolaşmanın devam ettiği, eğitim sürecinde farklı dil, kimlik ve inançların dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin başarılı olması mümkün değildir.

    Eğitim sisteminde yaşanan sorunların ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal alanda yaşanan gelişmelerden ayrı ve bağımsız olmadığı açıktır. Eğitim Sen, her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, okul öncesinden üniversiteye kadar bilimin ve laikliğin değil, milliyetçiliğin, ayrımcılığın ve inanç sömürüsünün referans alındığı bir eğitim sisteminde kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için mücadelesini kesintisiz sürdürmeye kararlıdır.

    Basın toplantısını izlemek için tıklayınız.

    The post 2023/2024 Eğitim-Öğretim Yılı 1. Yarıyıl Değerlendirmesi appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    MEB Örgün Eğitim İstatistikleri Analizi https://egitimsen.org.tr/meb-orgun-egitim-istatistikleri-analizi/ Fri, 06 Oct 2023 09:19:02 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=62615 Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yayınladığı 2022/’23 eğitim öğretim yıl sonu örgün eğitim istatistikleri açıklanmıştır. MEB’in resmi verileri, kamusal eğitimin adım adım tasfiye edilerek, özel öğretimin ve dini eğitim veren okulların teşvik edildiğini, eğitimde yaşanan ticarileşme ve dinselleştirme uygulamalarının artarak yaygınlaştığını bütün yönleriyle ortaya koymaktadır. Türkiye’de okul ve derslik sayısı öğrenci sayısına paralel ve ihtiyaca yanıt […]

    The post MEB Örgün Eğitim İstatistikleri Analizi appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yayınladığı 2022/’23 eğitim öğretim yıl sonu örgün eğitim istatistikleri açıklanmıştır. MEB’in resmi verileri, kamusal eğitimin adım adım tasfiye edilerek, özel öğretimin ve dini eğitim veren okulların teşvik edildiğini, eğitimde yaşanan ticarileşme ve dinselleştirme uygulamalarının artarak yaygınlaştığını bütün yönleriyle ortaya koymaktadır.

    Türkiye’de okul ve derslik sayısı öğrenci sayısına paralel ve ihtiyaca yanıt veren düzeyde değildir. Okullarda ikili eğitim, birleştirilmiş sınıf ve taşımalı eğitim uygulamaları sürmektedir. Kalabalık sınıflarda eğitim hem öğretmenler hem de öğrencilerin sağlığı açısından önemli bir sorundur. Okulların fiziki yapı ve donanım açısından yaşadığı eksiklikler sağlıklı bir eğitim hizmetinin verilmesini güçleştirmektedir.

    MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) 17,5 milyon öğrenci bulunmaktadır. Toplam 75 bin 19 eğitim kurumu/okulu içinde devlete ait kurum/okul sayısı 60 bin 734 (yüzde 81) iken, özel okulların sayısı 14 bin 281 (yüzde 19)’dir. Devlet okullarında okuyan öğrenci sayısı 15 milyon 887 bin 296 (yüzde 80), özel okullarda okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 578 bin 233 (yüzde 8); Açık öğretimde okuyan öğrenci sayısı ise 2 milyon 346 bin 654 (yüzde 12)’dir.

    Türkiye çapında devlet ve özel okullarda toplam 1 milyon 154 bin 343 öğretmen görev yapmaktadır. Öğretmenlerin 450 bin 616’sı erkek, 698 bin 585’i kadındır. Devlet okullarında çalışan öğretmenlerin yüzde 41’i (402 bin 351) erkek, yüzde 59’u (566 bin 955) kadındır.

    MEB Örgün Eğitim İstatistikleri Analizi için tıklayınız.

    The post MEB Örgün Eğitim İstatistikleri Analizi appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyılında Eğitimin Durumu https://egitimsen.org.tr/2022-2023-egitim-ogretim-yili-birinci-yariyilinda-egitimin-durumu/ Thu, 19 Jan 2023 09:00:52 +0000 https://egitimsen.org.tr/?p=60063 2022-2023 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 20 Ocak 2023 tarihinde sona erecek ve iki haftalık yarıyıl tatili başlayacak. Eğitim Sen olarak, “2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı 1. Yarıyılında Eğitimin Durumu” hakkında hazırladığımız raporu, bugün Genel Merkezimizde MYK üyelerimizin katılımıyla düzenlediğimiz basın toplantısıyla açıkladık. Genel Başkanımız Prof. Dr. Nejla Kurul’un açıkladığı rapor şöyle: 2022-2023 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı […]

    The post 2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyılında Eğitimin Durumu appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>
    2022-2023 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 20 Ocak 2023 tarihinde sona erecek ve iki haftalık yarıyıl tatili başlayacak. Eğitim Sen olarak, “2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı 1. Yarıyılında Eğitimin Durumu” hakkında hazırladığımız raporu, bugün Genel Merkezimizde MYK üyelerimizin katılımıyla düzenlediğimiz basın toplantısıyla açıkladık.

    Genel Başkanımız Prof. Dr. Nejla Kurul’un açıkladığı rapor şöyle:

    2022-2023 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 20 Ocak 2023 tarihinde sona erecek ve iki haftalık yarıyıl tatili başlayacak. Geçtiğimiz dönem 7 bin 878 resmi, 6 bin 246 özel olmak üzere 14 bin 124 okul öncesi eğitim kurumu; 22 bin 480 resmi, 2 bin 39 özel olmak üzere toplam 24 bin 519 ilkokul; 16 bin 651 resmi, 2 bin 284 özel olmak üzere 18 bin 936 orta okul ve 9 bin 191 resmi, 3 bin 610 özel olmak üzere 12 bin 804 lisede eğitim ve öğretime devam edilmiştir.

    MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) 17,5 milyon öğrenci bulunmaktadır. Toplam 70 bin 383 eğitim kurumu/okulu içinde devlete ait kurum/okul sayısı 56 bin 200 (yüzde 80) iken, özel okulların sayısı 14 bin 179 (yüzde 20)’dur. Devlet okullarında okuyan öğrenci sayısı 15 milyon 839 bin 140 (yüzde 92), özel okullarda okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 578 bin 233 (yüzde 8) olmuştur. Açık öğretimde okuyan 1 milyon 738 bin 198 öğrenci bulunmaktadır.

    Türkiye çapında devlet ve özel okullarda toplam 1 milyon 139 bin 673 öğretmen görev yapmaktadır. Öğretmenlerin 455 bin 294’ü (yüzde 40) erkek, 684 bin 379’u (yüzde 60) kadındır. 2022 yılı itibariyle devlet okullarında çalışan öğretmenlerin sayısı 975 bin 698’dir. 2021/2022 eğitim öğretim yılı sonu itibariyle devlet okullarında 95 bin 773 sözleşmeli öğretmen görev yapmaktadır. Devlet okullarında çalışan öğretmenlerin yüzde 42’si (409 bin 63) erkek, yüzde 58’ü (566 bin 635) kadındır. 

    EĞİTİMDE YAŞANAN SORUNLAR ARTMIŞTIR

    Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakılırken, eğitimin temel sorunlarına yönelik çözümsüzlük politikaları 2022/’23 eğitim öğretim yılının ilk yarısında artarak sürdürülmüştür. Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda attığı adımlar, erken çocukluk eğitiminden (okul öncesi) başlayarak çeşitli vakıf ve derneklerle iş birliği halinde hayata geçirilen ‘dini eğitim’ merkezli uygulamalar, başta öğrenciler olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkilemeyi sürdürmektedir.

    Siyasi iktidar ve MEB’in bilimsel eğitim anlayışını dışlayarak hayata geçirdiği uygulamalar eğitimin niteliğinde yaşanan gerilemeyi hızlandırmıştır. Eğitimde ticarileşme ve eğitimi dinselleştirme uygulamalarının tüm hızıyla sürmesi, okulların fiziki altyapı ve donanım eksikliklerinin giderilmemesi, kalabalık sınıflar, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, çocuklara yönelik taciz ve istismar vakaları devam etmektedir. Öğretmen açıkları, mülakata ve arşiv araştırmasına dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulaması, Öğretmenlik Meslek Kanunu ile “eşit işe eşit ücret” uygulamasına son verilmesi, ataması yapılmayan öğretmenler gibi çok sayıda sorun eğitim sisteminin çözüm bekleyen sorunları olarak geçtiğimiz öğretim yılında da varlığını sürdürmüştür.

    Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da eğitim sorunu, ülke ekonomisinde yaşanan sorunların ardından halkın en öncelikli gündemi olmayı sürdürmektedir. Çocuklar eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamakta, çocuk istismarı anlamına gelen çocuk yaşta evlendirmeyi engelleyen adımlar atılmamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere kız çocukları ve kırsal kesimde yaşayan çocuklar açısından eğitime erişim konusunda yaşanan sorunlar sürmektedir. Bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizlikler, anadilinde eğitim gibi en temel sorunlar iktidarın çözmek bir yana daha da derinleştiği bir yarı yıl geride kalmıştır.

    Eğitim sistemimiz toplumsal cinsiyet eşitliğinden oldukça uzakta ve giderek dinsel içerik kazanan egemen ideolojinin yoğun baskısı ve denetimi altındadır. Toplumsal yaşamın her alanında görülen cinsiyetçilik ve cinsiyetçi uygulamaların en yoğun görüldüğü alanların başında okullarımız gelmektedir. Geçtiğimiz dönemde cinsiyetçilik ve cins ayrımcı uygulamaların özellikle karma eğitim karşıtı uygulamaların devam ettiği görülmüştür. Karma eğitimi hedef alan uygulamalar okul yönetimleri eliyle hayata geçirilirken, il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin sendikamızın ve kamuoyunun tepki göstermesinin ardından gönülsüzce harekete geçmesi dikkat çekicidir.

    Ülkedeki etnik, dilsel, kültürel çeşitlilik ve inanç çeşitliliği, eğitim programlarında ve ders kitaplarında neredeyse hiç yansıtılmamaktadır. Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda benimsenen tekçi anlayış, farklı inanç, dil, kimlik ve mezhepleri yok saymayı, onları ve taleplerini görmezden gelmeyi ısrarla sürdürmektedir. Türkiye’nin kamusal, laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicilini ısrarla sürdürmesi anlaşılır değildir.

    Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili farklı olan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etmektedir. Türkiye’de milyonlarca çocuk ve gencin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanması için gerekli adımlar atılmaz iken, milyonlarca çocuk ve gencimizin ağırlıklı olarak ekonomik sorunlar nedeniyle eğitime erişim hakkını ihlal eden uygulamalar sürmektedir.

    Eğitim, herkese eşit koşullarda sunulması gereken temel bir insan hakkı, aynı zamanda devredilemez ve vazgeçilemez kamusal bir haktır. Kamusal eğitimden uzaklaşıldıkça eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanma olanağının ortadan kalktığı, eğitime erişim başta olmak üzere, pek çok konuda yeni eşitsizliklerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Kamusal eğitimden uzaklaşmanın iki temel sonucu bulunmaktadır: Birincisi, devlet okulu ve özel okullar arasındaki ayrımı, eşitsizliklere yol açacak biçimde derinleştirmektir. İkincisi ise kamusal eğitimin tasfiyesi devlet okullarını da ayrıştırarak zenginle yoksula ayrı ayrı ‘devlet okulu’, hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna ya da başarı düzeyine göre farklı sınıflar/şubeler oluşturulmasının önü açılmıştır.

    Piyasacı eğitim sistemi, yaşamın her düzeyinde rekabeti, hizmetin bedelini ödemeyi, öğrenci ve velilerin ‘müşteri’ haline getirilmesini hedeflemiş, toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri daha da belirgin hale getirmiştir.

    20221-2022 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyılında Eğitimin Durumu raporu için tıklayınız.

    The post 2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı Birinci Yarıyılında Eğitimin Durumu appeared first on Eğitim Sen.

    ]]>